Kurtuluş'ta Ne Oldu, Nasıl Oldu?

KURTULUŞ

 

“Her saniye yaralar, sonuncusu öldürür”

 

Aylardan beri Kurtuluş hareketini her boyutuyla etkilemekte olan kriz bölünmeyle sonuçlanmış durumdadır. Ülkedeki siyasal atmosferin bu denli ısındığı bir dönemde kuşku yok ki her bölünme gibi yaşadığımız bölünme de örgütsel ve politik etki alanımızı daraltmıştır. Kurtuluşçular iddialarından bir adım daha uzaklaşmış, sosyalist sol nezdinde sosyalist demokrasi ve farklılıkların bir arada durabileceği tezi inandırıcılığını biraz daha yitirmiştir. Biz içinde olduğumuz siyasal süreçte örgütsel bir bölünmenin iyi sonuçlar doğurmayacağını biliyoruz. Karşı devrimin giderek artan etkisine verilecek cevabın bölünmek değil devrimci sosyalist güçlerle yan yana gelmek olduğunun farkındayız. Ancak ne yazık ki, yaşanan kriz ortamı, sorunun uygun yol ve yöntemlerle çözümünü olanaksız hale getirmiştir.

Soruna sondan bakıldığında taciz meselesi nedeniyle ortaya çıkmış bir ayrışma görülmektedir. Bu nedenle tartışma bu eksende sürdürülmekte, bir taraf diğer tarafı “taciz işbirlikçisi” olmakla, “kadın sorunu ve sosyalist demokrasiyi reddetmekle” suçlamakta, hatta bu konuda parti dışına yönelik bir propaganda ve ajitasyon çalışması sürdürerek diğer siyasal anlayışlar nezdinde bulunduğumuz zemini mahkum etmeye çalışmaktadır. Öncelikle ifade etmek gerekir ki bu tutum son derece haksız ve adaletsiz bir tutumdur. Her şeyden çok içinde olduğumuz parti zeminine zarar vermiş, politik yapıyı likide ve tasfiye ederek seçim sürecinden partimizin ve emek-barış-demokrasi güçlerinin daha kazançlı çıkmasına engel olmuştur.

Oysa gerçekte yaşanmış olan ayrışma süreci kriz dinamikleriyle yoğrulmuş yaşamımızda bir son noktadır. Örgütsel ve politik planda seyreden kriz dinamikleri hareketin içinde barındırdığı tüm çelişkilerin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Krizler, bir “an” değil bir “süreç” olarak ele alındığında doğru okunabilir. Zaten krizlerin çıkışı da andan çok bir süreç içinde tedrici bir gelişimle mümkündür. Nasıl ki kapitalizmin krizi kapitalizmin iç çelişkilerinin doğal sonucu (üretim araçlarının bireysel mülkiyeti ile üretimin kolektif karakteri) ise ve bu çelişkiler bir süre sonra başka yüzlerle (aşırı üretim nedeniyle ortaya çıkan kâr oranlarında düşme, piyasalarda durağanlaşma, işsizlik vb.) ortaya seriliyor ise bizim yaşamımızda var olan kriz dinamikleri de başka yüzlerle kendini göstermiştir. Kapitalizmin krizi bir zorunluluktur, ancak politik yapılar içinde bu aşılabilir, çözümlenebilir bir meseledir. Ancak bizde, biriken, aşılamayan ve çözümlenemeyen sorunlar bir süre sonra krizin dinamiklerini oluşturmuş ve bir başka biçimde ortaya çıkmıştır.

Aksini iddia etmek idealizme kapı aralamak, sebebi olmayan bir sonuçtan bahsetmektir. Sebebi olmayan bir sonuçtan bahsetmek örgütsel, politik ve de kadrosal düzeyde tam bir uyum içinde iken birden ortaya çıkan taciz meselesinin bütün süreci akamete uğrattığını iddia etmek anlamına gelir. Bu gerçek dışı bir tespittir.

Tüm sistemleri iyi çalışan bir otomobil yolda giderken stop etmiştir, çağrılan tamirci tekerine bir raptiyenin batması nedeniyle aracın stop ettiğini söylemektedir. Böyle tuhaf bir açıklama karşısında, tüm sistemleri iyi çalışan bir otomobilin arıza yapmasına bir raptiyenin neden olamayacağını motordan anlayan anlamayan herkes bilir. Ya tamirci hata ediyordur ya da raptiyenin lastiğe batması motorda var olan bir sorunu açığa çıkarmıştır. O zaman demek ki araç, tüm sistemleri iyi çalışan bir araç değildir. Kurtuluş hareketi yapısal bazı zaafları bünyesinde uzunca bir süredir taşıyagelmiştir. Bunlar uygun koşullar altında –bir raptiyenin batmasıyla- birer kriz dinamiğine hızla dönüşmüştür.

*

Birlikçilik Kurtuluş’un hem güçlü hem de zayıf yanı olagelmiştir. Güçlü yanıdır, zira başka sosyalistlerle yan yana geliş için bir olanak sağlamakta ve bunu reel sosyalizmin inkârı üzerinden tarihsel bir bakışla yapmaktadır. Zayıf yanıdır çünkü kendi içindeki birliğin alacağı hasardan çekinerek temel meselelerin “eylem birliği zemininde tartışılmasını” ertelemekte ya da bu meselelerde anlaşılmış gibi yapmaktadır. Bu yapısal zaaf kendisini her düzlemde başka kriz dinamikleri olarak ortaya sermektedir, bundan sonra da serecektir. Alınmış kolektif kararlara rağmen kolektif içinde Leninist örgüt meselesi, demokrasi, devrimcilik, kadro politikası, çalışma tarzı, yoldaşlık ilişkileri, dayanışma, Kürt sorunu, birlik, işçi sınıfı içinde çalışma vb. başta olmak üzere temel politik meselelerde ortak algılar sağlanamamıştır. Belki de ÖDP’de geçen uzun yıllarda, günlük politika ile uğraşamamış olmaktan kaynaklı reel politiker bir eğilim her türlü tartışma kulvarını tıkamaktadır. Bu meselelerde herkesin aynı bakış açısına sahip olması bir zorunluluk olmadığı gibi, herkesin ayrı bakış açısına sahip olması da bir zorunluluk ya da erdem değildir. Farklı görüşlere rağmen esas mesele, politik eylem birliğinin sağlanabilmesi meselesidir. Bir örgütü örgüt yapan temel unsurların başında gelir. Bu sağlanamadığında ancak entelektüel tartışma kulübü olunabilir. Ancak temel örgütsel meselelerde, Leninist örgüt, demokratik merkeziyetçilik vb. ortak bakış açılarına sahip olunmayınca gerçekte eylem birliği sağlamak da güçleşir. Pratikte uzun bir zamandan beri bu temel Leninist kategoriler bir kenara bırakılmıştır. Karar alma mekanizmalarındaki “uzlaşma” adı altında geliştirilen bir tür “ortalamacı” tutumlar bunun kanıtıdır. Ortalamacılık asla gerçek politik bir tartışmanın ve onun yine bir sonucu olacak olan uzlaşmanın yerine ikame edilemez. Uzlaşma, tartışmanın sonucunda ortaya çıkar ya da çıkmaz. Böyle olmadığı için, gerektiğinde gerçek bir fikri tartışma ve sonuçta çıkanı pratiğe geçirme kültürü yerine fikirler arasında demokrasinin başka biçimlerine başvurmaksızın “kerhen uzlaşma” ile alınan kararların ancak kararın taraftarı olanlarca pratiğe geçirileceği bir kültürel şekillenme meydana gelmiştir. Sonuçta da fikirlerin ortalaması üzerinden yol alınmaya çalışılmıştır.

Bu ortalamacılık bir süre sonra devrimcilik, siyasi mücadele gibi konularda, politik eylem birliği içinde mütalaa edilmesi güç pratikler doğurmaya başlamıştır. Ortalamacılık neden olduğu kadar sonuçtur da, farklı algı ve tarzları bir arada tutmanın yöntemi bu tarzların ortalamasını almak olarak algılanmıştır. Özellikle partinin sokakta tuttuğu alan arttıkça, partili militanlar daha çok kolluk güçleriyle karşılaştıkça, politik risk arttıkça bu farklı yaklaşımlar kendilerini daha kristalize olmuş biçimde göstermişlerdir. NATO eylemlilikleri, 1 Mayıs’ta Taksim çıkışı, mahallelerde yaşanan çatışmalar bu farklı tarzların en kristalize biçimde görüldüğü anlardır.

Bu durumun, demokrasinin zemini olan örgütü paralize ettiği, doğal olarak da her iki sürecin ahenk içinde sürmesini engellediği ortadadır. Sorunları çözümlemek için doğru tartışma yöntemi, salt demokrasi ekseninde değil, demokrasiyi içeren bir devrimci praksis ekseninde (fikri ve eylemsel pratik) yapılabilecek olandı. Bu yapılmamış yapılamamıştır. Bunun yerine iletişimin en ilkel düzeyi olan ve iletişimden ziyade iletmeyi amaçlayan “bana şunu dedi, bunu dedi” biçiminde kodlarla tartışma yapılmaya çalışılmıştır. Böylece tüm tartışmaların ufku “diyenle” “denilen” arasında bir ping pong oyununa ve çevresindeki seyirci güruhuna kadar daralmıştır. Kodlarla tartışmanın sürece tahribat dışında bir katkısı olmamıştır.

Yaşanmakta olan sorunlara rağmen devrimcilik adına olumlu kazanımlar elde edilmiş, gerek politik alanda gerekse sokakta yeni bir tarz oluşturulmaya çalışılmış, parti dost düşman tüm güçlere yavaş yavaş kendini göstermiştir. SDP, kendi varlık gerekçeleri olan temel politik meselelerde önemli adımlar atmaya başlamış, enternasyonalizmin önemli bir mevzisi olmuş, sosyalistlerin birliği için çabalarını artırmış, militan mücadele ile gençliğin ve devrimci güçlerin ilgi odağı haline gelmişti. Kuşkusuz tüm bunlar özveri ve çalışma azmi ile olan şeylerdi.

Bu durum İstanbul’da yıllardır süren statükoyu önemli ölçüde sarsmaya başlamıştı. Ancak diğer yandan, eylem birliği zemininin dışına taşarak kendini örgütleyen ve çoğaltan bir huzursuzluğun ve hoşnutsuzluğun ortaya çıkmaya başladığı izlenmekteydi. Bu hoşnutsuzluk bir yandan alınan kararların, çevre ilişkilerine karşı anti-propagandasını yapmaya dönüşüyor, bir yandan pasif direniş hattı oluşturulmaya çalışılıyor bir yandan da bu hat heterojen ilişkilerle örgütlenmeye çalışılıyordu.

Bu sorunların içinden çıkılması pek zor bir hal alması nedeniyle yapılan Kurtuluşçuların katıldığı merkezi bir toplantı şu saptamaları yapmaktaydı:

(…) Gerek içinde bulunduğumuz olumsuz örgütsel durum, gerekse giderek ağırlaşmaya başlayan politik koşullar örgütümüzün kritik bir eşikte bulunduğunu göstermektedir. Bütün kadrolar böyle bir kritik eşikte ikileme izin vermeyecek biçimde seçim yapmak zorundadır: Ya “bu böyle gitmez” denilerek örgütün temel belgelerinde çerçevesi çizilen bir örgütsel inşa sürecine girilecek, ya da “örgütlü yaşam” adı altında adım adım tasfiye olunacaktır.

Elbette “devrimi anlamsız bir macera”, “sosyalizmi erişilmez bir ütopya” olarak görmeyen hiçbir devrimci kadronun örgütün adım adım tasfiye olmasına boyun eğeceği düşünülemez. Ne var ki, bu haliyle de öngörülen “Leninist parti” hedefine erişilemez.

Örgütümüzün kuruluş sürecinden beri önüne koyduğu “Leninist parti” hedefine erişmesinin biricik yolu, tüzük, program ve kongre kararlarını titizlikle uygulamaktan, içinde bulunduğu yapısal zaafları hızla aşmaktan geçiyor. Leninist parti olma yolunda inşa sürecinin derinleştirmesi ve geliştirmesinin önündeki başlıca temel yapısal zaafları şöyle sıralamak mümkündür:

“Sosyalist demokrasi ile örgütsel liberalizm” arasındaki “sınır çizgisi” silikleşmiş, bir örgütte olması gereken “sınırlar” kaybolmuştur. Sürece “örgüt” adı altında örgütsüzlük egemendir ve parti üyesi olmakla, parti  sempatizanı olmak arasında bir fark kalmamıştır.

“Politik açıklık ile örgütsel ilişkiler” arasındaki “ince çizgi” terkedilmiştir. Üyelerin parti içinde ve bağlı olduğu organlar vasıtasıyla görüşlerini açıklama, yayma hakkı tüzük güvencesindedir. Her üye istediği zaman bu hakkını kullanabilir ve yazılı görüşlerini örgüt içinde “aşağıdan yukarıya” doğru organlar vasıtasıyla yapabilir. Ancak, politik açıklık adına organik ilişkilere özen göstermeyen bir örgütsel yaşam tarzı yaygın bir alışkanlık haline gelmiştir.

Devrimci teori ile devrimci pratik arasındaki diyalektik bütünlük ortadan kalkmıştır. Pek çok sorunda olduğu gibi sosyalist harekete teorik açılımlarıyla yol gösteren, devrimci teori ile devrimci pratiği ustaca birleştirmeyi bilen ender hareketlerden biri olan örgütümüz, bu temel yapısal özelliğini büsbütün yitirecek bir eşiğe sürüklenmiştir. 

Spekülatif ilişkiler politik ilişkilerin önüne geçmiş ve örgütsel yaşamımızı kuşatmaya başlamıştır. Kadroların önemli bir çoğunluğu güncel politika üretmekten, en temel yaşamsal sorunlara zihin yormaktan uzaklaşmış ve apolitik ilişkiler içerisine sürüklenmiştir.

Bütün bunlardan daha önemli ve daha vahim olanı ise üyeler arasında “kader birliği” ve “ortak ruh hali” aşınmış, kadrolar arasında güven ilişkileri zedelenmiş, kolektif gelecek idealleri ve özlemleri, hedefleri ve amaçları muğlaklaşmıştır. (…)

Politik kısmında ise, partinin kuruluş sürecinden beri yürüttüğü demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde, mızrağın sivri ucunu militarizme ve şovenizme yönelttiğini, son dönemde yaşananların partinin politik öngörülerinin ve izlediği çizginin doğruluğunu kanıtladığını tespit ediyordu. Devamında ise, bundan böyle de militarizmin ve şovenizmin etkileri kırılmaksızın ne Kürt sorunu demokratik bir çözüm sürecine girebilir, ne de sınıf mücadelesinin yolu açılabilir tespiti yapılmaktaydı. Önümüzdeki bir yıllık zaman diliminde yine “temel ana halka” olan, militarizme ve şovenizme karşı mücadelenin esas olmasının gerektiği tespiti yapılmaktaydı.

Bu metin hem yaşanmakta olan krize dönük örgütsel saptamalar yapmakta ve hem de krizden çıkış yollarını göstermekteydi. Bu metnin kolektif olarak kabul edilmesi krizden çıkış için bir olanak teşkil etmekteydi.

Bununla birlikte politik olarak Kürt meselesi, militarizm ve şovenizm konularında dünden bu güne farklılaşan yaklaşımların varlığı da görülmekte idi. Öteden beri sorunların en önemlisi olarak tespit ettiğimiz Kürt meselesi, “bizim Kürtlerden başka politikamız yok mu” benzeri söylemlerle, etkisizleştirilmeye başlanmıştı. Sosyalist bir örgütün/partinin varlık meselesi olarak nitelendirebileceğimiz işçi sınıfının örgütlenmesi, bu amaçla sınıf politikalarının üretilmesi, Kürt meselesi karşısında konumlandırılmaya başlanmış, partinin politik meydanları Kürtlerle işçilerin zoraki savaşımına tanık olmaya başlamıştı. Enternasyonalizm ile işçi sınıfı sosyalizmi, ilke ile örgütün savaştırıldığı ve sonunda örgütün tasfiyesi sürecine benzer bir biçimde tehlikeli bir biçimde savaştırılıyordu. Kritik politik koşullarda sol içinde daha etkin olan ulusalcı fay hattının öncü sarsıntıları bizi de yer yer etkilemeye başlamış oldu.

Yukarıdaki saptamalar yapıldığında henüz ortada taciz krizi yoktur. Ama görüldüğü üzere başka boyutta örgütsel ve politik kriz vardır. Yukarıdaki saptamaların hiçbiri laf olsun diye yapılmamıştır. Hatta ortalama bulunarak yapılmış saptamalardır. Gerçekte ise durum çok daha vahimdir. Yapılmış saptamalar, örgütsel düzeyde hem bir sorunun yaşanmakta olduğunu ve hem de yaşanmakta olan sorunun örgütsel ve politik içeriği hakkında bilgi vericidir. Görülmektedir ki kendi içimizde var olan sorunlar politik olduğu kadar örgütsel ve aynı zamanda da devrimcilik algılayışlarına kadar sirayet etmektedir.

İşte taciz meselesi böyle bir akaryakıt istasyonunda çakılan bir kıvılcımdı. Taciz meselesinin gündeme düşmesi ile birlikte yaşadığımız kriz çözülmek bir yana daha ağırlaştı ve daha önceden var olan kriz biçim ve boyut değiştirerek gündeme geldi.

Böyle bir durumda ortaya çıkan taciz meselesi, safları sıkılaştırmanın, daha önceden başlanmış olan örgütlenme sürecini tahkim etmenin de bir aracı haline dönüştürülmüş ve adeta bir cephe yaratılmıştır.

Bu cephe içinde kadın sorununa hassasiyetleri olanlar olduğu gibi, “iç iktidar mücadelesi” verenler, yıllar önce bu “iktidar mücadelesinden” yenik çıkanlar, birbirlerine karşı öfke büyütenler, kendilerine yıllar önce haksızlık yapıldığını düşünenler vardı. Herkes kendi hikayesini anlatarak ve haklılığını savunarak daha önce hiç açılmamış bir davanın mağdurları pozisyonuna çekilerek, ilkesinin belirsiz olduğu cepheye katıldılar. Kadının içine düştüğü mağduriyet durumu adeta “kamunun kullanımına” açılmış oldu.

Bu momentte kendi içindeki yapısal sorunları çözememiş olan, birçok meselede farklı bakışlara sahip olan yapı, merkezi düzeydeki çelişkileri nedeniyle bu süreci doğru bir biçimde yönetemedi. Örgüt karar alamamakta, aldığı kararları bir bütünlük içinde hayata geçirememektedir. Bu vesile ile sorunların daha fazla boyutlanması engellenememiş, örgütsel yapının korunması olanağı kalmamıştır. Örgütsel ilkelerle örgüt adeta birbirlerinin karşıtı şeylermiş gibi tartışılmaya başlanmış, ilkelerden ödün vermektense “örgütten ödün vermenin yeğlenebileceği” açıkça ifade edilmiştir. İlkeler havada asılı duran olgular, önermeler değildir. İlkeler değiştirme dönüştürme mücadelesine hizmet eder bir biçimde nesnel hayatın soyutlamasıdır. Bu nedenle bizim için entelektüel bir hayatın konusu değil, hayatı değiştirme ve dönüştürme amacı olan örgütün pusulasıdır. Yani ilkeler örgüt içinde anlam kazanır. Bu gerçek görülememiş ve ilke ile örgütsel varlık birbirinin karşıtı şeyler gibi ele alınarak örgütlü yapının fedası söz konusu olmuştur.

Bu süreç yukarıdaki belgede saptanmış olduğu gibi, giderek yapının likidasyona uğradığı ve tasfiye olduğu bir süreçtir. Tüm organları felç olmuştur. Komiteler işi gücü bırakıp bu meselenin kurgusal yönleriyle ilgilenmektedirler. Yetmiyormuş gibi her şey faş edilmiş,  sanal âlemde ve sokakta her şey konuşulur hale dönüşmüştür. Likidasyon ve tasfiye yalnızca yapı için geçerli değildir, aynı zamanda yapının dışındaki insanlar da tasfiye rüzgarına yakalanmaktan kurtulamamıştır.

Süreçten itidalle ve daha çok politik mücadeleye çubuğu büken bir tarzla çıkılabilineceğini ifade etmeye çalıştık. Tüm politik ilgimizi yaklaşmakta olan seçim sürecine yönlendirmenin doğru olacağını söyledik. Bu konuda PM’nin aldığı tartışmayı seçim sonrasına bırakma kararı açıkça çiğnendiği gibi meseleyi örtmeye çalışmakla itham edildik. İnternette karşılıklı olarak yapılan, eleştiri dozunu aşan, hakaretlerin, ithamların, devrimci onur ve kişiliklere yönelik saldırıların olması süreci daha da içinden çıkılmaz kılmakla kalmadı kişisel ilişkileri de dinamitledi.

Başlangıçta bir ölçüde politik ve daha çok da örgütsel olmakla birlikte esas itibarıyla güven duygusu, yoldaşlık ilişkileri ekseninde yaşanan yarılma kendini bütün gücüyle hissettirmekteydi. Zemin niteliğini tamamen kaybetmişti. O durumda tasfiye kavramını belgesine yazan bir hareketin katmerli bir kriz ortamından süreçten bir şey olmamış gibi çıkması mümkün değildi. Bu durum görülebilirse, deşifrasyonun önlenmesi için, organların çalışabilmesi için yeni bir olanak yaratılmış olacaktı. Eski makine ile yola devam şansı kalmamış, makine kendini içten içe yiyip bitirmeye başlamıştı. Bu durumda yapılması gereken en iyi şey aklı selimle süreçten sonuçlar elde ederek bu sonuçlar ve yeni öncüller üzerinden yeniden bir “irade yenileme” yapmaya çalışmak olabilirdi.

*

Kurtuluş hareketi likidasyon ve tasfiye sonucu bir bölünme yaşamıştır.

Örgütün içinde bulunduğu yapısal sorunları, örgütsel zaafları, örgütün temel amaçları, politik hedefleri ve ilkeleri doğrultusunda aşma girişimlerini, kolektif çabalarını bir “iç iktidar kavgası” olarak algılayanlar, bu iç iktidar kavgasından galip çıkmak, tutundukları iktidarı korumak için taciz sorununu bulunmaz bir nimet olarak gördüler ve korumak istedikleri iktidarın bir fırsatı olarak değerlendirmek istediler. Bunda başarısız oldukları da söylenemez. Aradan 5 ay geçmesine rağmen bugün bile hâlâ bu konuyu gündemde tutmaları, partinin öncelikli politik sorunu olarak içte ve dışta lanse ederek “devrimci siyasetin” merkezine koymaları başka nasıl açıklanabilir?

Belirtilen toplantıyı üçte-iki çoğunluk terketti. Eğer toplantıyı terkeden bu üçte-iki çoğunluk, azınlık gibi sosyalist demokrasi ve çoğulculuğu içselleştirmemiş olsaydı, o toplantıda her şeye rağmen kalır, istediği kararları alır çıkardı. Bu yaklaşımdan uzak monolitik ve sekter bakış açısı, üçte-iki gibi nitelikli bir çoğunluk toplantıyı terkettiği halde hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edip istediği sonuçları alarak çıkma “kararlılığı”, iktidar hırsı uğruna Kurtuluş’u bölen temel nedendir.

Tüm örgütsel politik sorunlarımızı daha doğru zeminde çözmek varken bu fırsat değerlendirilememiş ve son on yılın kazanımları kaybedilmiştir. Örgütsel zemin parçalanmıştır, likide olmakla kalmamış aynı zamanda tasfiye olmuştur. İçinde zerre kadar bir örgütlü mücadele inancı olan herkes için bu durum olumsuzdur, ancak ilkeden ödün vermemek adına ilkesiz siyaset yaparak yapının temeline dinamit koymaktan çekinmeyenler huzurlu olabilir. Tüm yaşanmışlara karşın dezenformasyon devam etmektedir. Çoğulculuğu dillerinden düşürmeyenler, bölüntülerin parti zemininde yan yana durmaması için bu zemini de dinamitlemeye çalışmaktadırlar. Dedikodu, yalan ve iftira kampanyaları devam etmektedir. Kadınların bölünmesi yetmemiş gibi şimdi de dışa dönük propaganda ile diğer siyasal çevreler ve feministler içinde taraflar oluşturulmaya çalışılmaktadır. Hırsızlık iddialarıyla, tuhaf protesto yöntemleriyle insanlar yıpratılmaya çalışılmaktadır. Örgütlü ve planlı bir izolasyon politikası hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Yaşadıklarımızın hemen hiçbirinin rastlantı olmadığı bizim için açıktır. Ve bu harekatın esas hedefi, demokratik, moral ve ahlaki değerleri ortadan kaldırarak, insanların birbirlerinin yüzlerine bakamayacakları bir ortam yaratmak suretiyle partiyi yok etmektir. Nesnel olarak varılacak yer burasıdır.

SDP’nin kuruluşunda o zaman ayrı duran Kurtuluş bölüntülerinin birliği psikolojik açıdan önemli bir rol oynamıştı. Şimdi yaşanan ayrılığın, az önce yapılan tespitler sürgit devam ettiğinde parti açısından zorlu bir süreci ortaya çıkaracağı açıkça görülüyor. Burada bizim politik pozisyonumuz hakkımızda yapılan “partiden gidecekler” propagandasına karşın partide kalmak, partinin kazanımlarına sahip çıkmak olacaktır. Partiyi sahiplenmek, partinin tasfiyesine karşı durmak ve onu kuruluş öncüllerinde yazıldığı gibi enternasyonalizmin, birliğin, devrim ve sosyalizm mücadelesinin adresi haline getirmek için çalışmak şiarımız olacaktır.

 

KURTULUŞ

 

     

     

Devrim Yolunda

KURTULUŞ

 
     

dergi@devrimyolundakurtulus.net

 
SAYILAR:
      4 2008 ŞUBAT İKİ HALKIN MÜCADELE BİRLİĞİ  
      3 2007 EKİM KÜRT SORUNU TÜRKİYE İŞÇİ SINIFININ SORUNUDUR  
      2 2007 EYLÜL DEVRİM VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ TOPARLANMALI  
      1 2007 AĞUSTOS MİLİTARİZM SANDALINDAKİ KARA DELİK