|
Kurtuluş'ta Ne Oldu, Nasıl Oldu?
KURTULUŞ
“Her saniye yaralar, sonuncusu öldürür”
Aylardan beri Kurtuluş hareketini her
boyutuyla etkilemekte olan kriz bölünmeyle sonuçlanmış durumdadır.
Ülkedeki siyasal atmosferin bu denli ısındığı bir dönemde kuşku yok ki her
bölünme gibi yaşadığımız bölünme de örgütsel ve politik etki alanımızı
daraltmıştır. Kurtuluşçular iddialarından bir adım daha uzaklaşmış,
sosyalist sol nezdinde sosyalist demokrasi ve farklılıkların bir arada
durabileceği tezi inandırıcılığını biraz daha yitirmiştir. Biz içinde
olduğumuz siyasal süreçte örgütsel bir bölünmenin iyi sonuçlar
doğurmayacağını biliyoruz. Karşı devrimin giderek artan etkisine verilecek
cevabın bölünmek değil devrimci sosyalist güçlerle yan yana gelmek
olduğunun farkındayız. Ancak ne yazık ki, yaşanan kriz ortamı, sorunun
uygun yol ve yöntemlerle çözümünü olanaksız hale getirmiştir.
Soruna sondan bakıldığında taciz meselesi
nedeniyle ortaya çıkmış bir ayrışma görülmektedir. Bu nedenle tartışma bu
eksende sürdürülmekte, bir taraf diğer tarafı “taciz işbirlikçisi”
olmakla, “kadın sorunu ve sosyalist demokrasiyi reddetmekle” suçlamakta,
hatta bu konuda parti dışına yönelik bir propaganda ve ajitasyon çalışması
sürdürerek diğer siyasal anlayışlar nezdinde bulunduğumuz zemini mahkum
etmeye çalışmaktadır. Öncelikle ifade etmek gerekir ki bu tutum son derece
haksız ve adaletsiz bir tutumdur. Her şeyden çok içinde olduğumuz parti
zeminine zarar vermiş, politik yapıyı likide ve tasfiye ederek seçim
sürecinden partimizin ve emek-barış-demokrasi güçlerinin daha kazançlı
çıkmasına engel olmuştur.
Oysa gerçekte yaşanmış olan ayrışma süreci
kriz dinamikleriyle yoğrulmuş yaşamımızda bir son noktadır.
Örgütsel ve politik planda seyreden kriz dinamikleri hareketin içinde
barındırdığı tüm çelişkilerin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Krizler,
bir “an” değil bir “süreç” olarak ele alındığında doğru okunabilir. Zaten
krizlerin çıkışı da andan çok bir süreç içinde tedrici bir gelişimle
mümkündür. Nasıl ki kapitalizmin krizi kapitalizmin iç çelişkilerinin
doğal sonucu (üretim araçlarının bireysel mülkiyeti ile üretimin kolektif
karakteri) ise ve bu çelişkiler bir süre sonra başka yüzlerle (aşırı
üretim nedeniyle ortaya çıkan kâr oranlarında düşme, piyasalarda
durağanlaşma, işsizlik vb.) ortaya seriliyor ise bizim yaşamımızda var
olan kriz dinamikleri de başka yüzlerle kendini göstermiştir. Kapitalizmin
krizi bir zorunluluktur, ancak politik yapılar içinde bu aşılabilir,
çözümlenebilir bir meseledir. Ancak bizde, biriken, aşılamayan ve
çözümlenemeyen sorunlar bir süre sonra krizin dinamiklerini oluşturmuş ve
bir başka biçimde ortaya çıkmıştır.
Aksini iddia etmek idealizme kapı aralamak,
sebebi olmayan bir sonuçtan bahsetmektir. Sebebi olmayan bir sonuçtan
bahsetmek örgütsel, politik ve de kadrosal düzeyde tam bir uyum içinde
iken birden ortaya çıkan taciz meselesinin bütün süreci akamete
uğrattığını iddia etmek anlamına gelir. Bu gerçek dışı bir tespittir.
Tüm sistemleri iyi çalışan bir otomobil yolda
giderken stop etmiştir, çağrılan tamirci tekerine bir raptiyenin batması
nedeniyle aracın stop ettiğini söylemektedir. Böyle tuhaf bir açıklama
karşısında, tüm sistemleri iyi çalışan bir otomobilin arıza yapmasına bir
raptiyenin neden olamayacağını motordan anlayan anlamayan herkes bilir. Ya
tamirci hata ediyordur ya da raptiyenin lastiğe batması motorda var olan
bir sorunu açığa çıkarmıştır. O zaman demek ki araç, tüm sistemleri iyi
çalışan bir araç değildir. Kurtuluş hareketi yapısal bazı zaafları
bünyesinde uzunca bir süredir taşıyagelmiştir. Bunlar uygun koşullar
altında –bir raptiyenin batmasıyla- birer kriz
dinamiğine hızla dönüşmüştür.
*
Birlikçilik Kurtuluş’un hem güçlü hem de
zayıf yanı olagelmiştir. Güçlü yanıdır, zira başka sosyalistlerle yan yana
geliş için bir olanak sağlamakta ve bunu reel sosyalizmin inkârı üzerinden
tarihsel bir bakışla yapmaktadır. Zayıf yanıdır çünkü kendi içindeki
birliğin alacağı hasardan çekinerek temel meselelerin “eylem birliği
zemininde tartışılmasını” ertelemekte ya da bu meselelerde anlaşılmış gibi
yapmaktadır. Bu yapısal zaaf kendisini her düzlemde başka kriz dinamikleri
olarak ortaya sermektedir, bundan sonra da serecektir. Alınmış kolektif
kararlara rağmen kolektif içinde Leninist örgüt meselesi, demokrasi,
devrimcilik, kadro politikası, çalışma tarzı, yoldaşlık ilişkileri,
dayanışma, Kürt sorunu, birlik, işçi sınıfı içinde çalışma vb. başta olmak
üzere temel politik meselelerde ortak algılar sağlanamamıştır. Belki de
ÖDP’de geçen uzun yıllarda, günlük politika ile uğraşamamış olmaktan
kaynaklı reel politiker bir eğilim her türlü tartışma kulvarını
tıkamaktadır. Bu meselelerde herkesin aynı bakış açısına sahip olması bir
zorunluluk olmadığı gibi, herkesin ayrı bakış açısına sahip olması da bir
zorunluluk ya da erdem değildir. Farklı görüşlere rağmen esas mesele,
politik eylem birliğinin sağlanabilmesi meselesidir. Bir örgütü örgüt
yapan temel unsurların başında gelir. Bu sağlanamadığında ancak entelektüel tartışma kulübü
olunabilir. Ancak temel örgütsel meselelerde, Leninist örgüt, demokratik
merkeziyetçilik vb. ortak bakış açılarına sahip olunmayınca gerçekte eylem
birliği sağlamak da güçleşir. Pratikte uzun bir zamandan beri bu temel
Leninist kategoriler bir kenara bırakılmıştır. Karar alma
mekanizmalarındaki “uzlaşma” adı altında geliştirilen bir tür “ortalamacı”
tutumlar bunun kanıtıdır. Ortalamacılık asla gerçek politik bir
tartışmanın ve onun yine bir sonucu olacak olan uzlaşmanın yerine ikame
edilemez. Uzlaşma, tartışmanın sonucunda ortaya çıkar ya da çıkmaz. Böyle
olmadığı için, gerektiğinde gerçek bir fikri tartışma ve sonuçta çıkanı
pratiğe geçirme kültürü yerine fikirler arasında demokrasinin başka
biçimlerine başvurmaksızın “kerhen uzlaşma” ile alınan kararların ancak
kararın taraftarı olanlarca pratiğe geçirileceği bir kültürel şekillenme
meydana gelmiştir. Sonuçta da fikirlerin
ortalaması üzerinden yol alınmaya çalışılmıştır.
Bu ortalamacılık bir süre sonra devrimcilik,
siyasi mücadele gibi konularda, politik eylem birliği içinde mütalaa
edilmesi güç pratikler doğurmaya başlamıştır. Ortalamacılık neden olduğu
kadar sonuçtur da, farklı algı ve tarzları bir arada tutmanın yöntemi bu
tarzların ortalamasını almak olarak algılanmıştır. Özellikle partinin
sokakta tuttuğu alan arttıkça, partili militanlar daha çok kolluk
güçleriyle karşılaştıkça, politik risk arttıkça bu farklı yaklaşımlar
kendilerini daha kristalize olmuş biçimde göstermişlerdir. NATO
eylemlilikleri, 1 Mayıs’ta Taksim çıkışı, mahallelerde yaşanan çatışmalar
bu farklı tarzların en kristalize biçimde görüldüğü anlardır.
Bu durumun, demokrasinin zemini olan örgütü
paralize ettiği, doğal olarak da her iki sürecin ahenk içinde sürmesini
engellediği ortadadır. Sorunları çözümlemek için doğru tartışma yöntemi,
salt demokrasi ekseninde değil, demokrasiyi içeren bir devrimci praksis
ekseninde (fikri ve eylemsel pratik) yapılabilecek olandı. Bu yapılmamış
yapılamamıştır. Bunun yerine iletişimin en ilkel düzeyi olan ve
iletişimden ziyade iletmeyi amaçlayan “bana şunu dedi, bunu dedi”
biçiminde kodlarla tartışma yapılmaya çalışılmıştır. Böylece tüm
tartışmaların ufku “diyenle” “denilen” arasında bir ping pong oyununa ve
çevresindeki seyirci güruhuna kadar daralmıştır. Kodlarla tartışmanın
sürece tahribat dışında bir katkısı olmamıştır.
Yaşanmakta olan sorunlara rağmen devrimcilik
adına olumlu kazanımlar elde edilmiş, gerek politik alanda gerekse sokakta
yeni bir tarz oluşturulmaya çalışılmış, parti dost düşman tüm güçlere
yavaş yavaş kendini göstermiştir. SDP, kendi varlık gerekçeleri olan temel
politik meselelerde önemli adımlar atmaya başlamış, enternasyonalizmin
önemli bir mevzisi olmuş, sosyalistlerin birliği için çabalarını artırmış,
militan mücadele ile gençliğin ve devrimci güçlerin ilgi odağı haline
gelmişti. Kuşkusuz tüm bunlar özveri ve çalışma azmi ile olan şeylerdi.
Bu durum İstanbul’da yıllardır süren
statükoyu önemli ölçüde sarsmaya başlamıştı. Ancak diğer yandan, eylem
birliği zemininin dışına taşarak kendini örgütleyen ve çoğaltan bir
huzursuzluğun ve hoşnutsuzluğun ortaya çıkmaya başladığı izlenmekteydi. Bu
hoşnutsuzluk bir yandan alınan kararların, çevre ilişkilerine karşı
anti-propagandasını yapmaya dönüşüyor, bir yandan pasif direniş hattı
oluşturulmaya çalışılıyor bir yandan da bu hat heterojen ilişkilerle
örgütlenmeye çalışılıyordu.
Bu sorunların içinden çıkılması pek zor bir
hal alması nedeniyle yapılan Kurtuluşçuların katıldığı merkezi bir
toplantı şu saptamaları yapmaktaydı:
(…) Gerek içinde bulunduğumuz olumsuz
örgütsel durum, gerekse giderek ağırlaşmaya başlayan politik koşullar
örgütümüzün kritik bir eşikte bulunduğunu göstermektedir. Bütün kadrolar
böyle bir kritik eşikte ikileme izin vermeyecek biçimde seçim yapmak
zorundadır: Ya “bu böyle gitmez” denilerek örgütün temel belgelerinde
çerçevesi çizilen bir örgütsel inşa sürecine girilecek, ya da “örgütlü
yaşam” adı altında adım adım tasfiye olunacaktır.
Elbette “devrimi anlamsız bir macera”,
“sosyalizmi erişilmez bir ütopya” olarak görmeyen hiçbir devrimci kadronun
örgütün adım adım tasfiye olmasına boyun eğeceği düşünülemez. Ne var ki,
bu haliyle de öngörülen “Leninist parti” hedefine erişilemez.
Örgütümüzün kuruluş sürecinden beri önüne
koyduğu “Leninist parti” hedefine erişmesinin biricik yolu, tüzük, program
ve kongre kararlarını titizlikle uygulamaktan, içinde bulunduğu yapısal
zaafları hızla aşmaktan geçiyor. Leninist parti olma yolunda inşa
sürecinin derinleştirmesi ve geliştirmesinin önündeki başlıca temel
yapısal zaafları şöyle sıralamak mümkündür:
“Sosyalist demokrasi ile örgütsel liberalizm”
arasındaki “sınır çizgisi” silikleşmiş, bir örgütte olması gereken
“sınırlar” kaybolmuştur. Sürece “örgüt” adı altında örgütsüzlük egemendir
ve parti üyesi olmakla, parti sempatizanı olmak arasında bir fark
kalmamıştır.
“Politik açıklık ile örgütsel ilişkiler”
arasındaki “ince çizgi” terkedilmiştir. Üyelerin parti içinde ve bağlı
olduğu organlar vasıtasıyla görüşlerini açıklama, yayma hakkı tüzük
güvencesindedir. Her üye istediği zaman bu hakkını kullanabilir ve yazılı
görüşlerini örgüt içinde “aşağıdan yukarıya” doğru organlar vasıtasıyla
yapabilir. Ancak, politik açıklık adına organik ilişkilere özen
göstermeyen bir örgütsel yaşam tarzı yaygın bir alışkanlık haline
gelmiştir.
Devrimci teori ile devrimci pratik arasındaki
diyalektik bütünlük ortadan kalkmıştır. Pek çok sorunda olduğu gibi
sosyalist harekete teorik açılımlarıyla yol gösteren, devrimci teori ile
devrimci pratiği ustaca birleştirmeyi bilen ender hareketlerden biri olan
örgütümüz, bu temel yapısal özelliğini büsbütün yitirecek bir eşiğe
sürüklenmiştir.
Spekülatif ilişkiler politik ilişkilerin
önüne geçmiş ve örgütsel yaşamımızı kuşatmaya başlamıştır. Kadroların
önemli bir çoğunluğu güncel politika üretmekten, en temel yaşamsal
sorunlara zihin yormaktan uzaklaşmış ve apolitik ilişkiler içerisine
sürüklenmiştir.
Bütün bunlardan daha önemli ve daha vahim
olanı ise üyeler arasında “kader birliği” ve “ortak ruh hali” aşınmış,
kadrolar arasında güven ilişkileri zedelenmiş, kolektif gelecek idealleri
ve özlemleri, hedefleri ve amaçları muğlaklaşmıştır. (…)
Politik kısmında ise, partinin kuruluş
sürecinden beri yürüttüğü demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde, mızrağın
sivri ucunu militarizme ve şovenizme yönelttiğini, son dönemde
yaşananların partinin politik öngörülerinin ve izlediği çizginin
doğruluğunu kanıtladığını tespit ediyordu. Devamında ise, bundan böyle de
militarizmin ve şovenizmin etkileri kırılmaksızın ne Kürt sorunu
demokratik bir çözüm sürecine girebilir, ne de sınıf mücadelesinin yolu
açılabilir tespiti yapılmaktaydı. Önümüzdeki bir yıllık zaman diliminde
yine “temel ana halka” olan, militarizme ve şovenizme karşı mücadelenin
esas olmasının gerektiği tespiti yapılmaktaydı.
Bu metin hem yaşanmakta olan krize dönük
örgütsel saptamalar yapmakta ve hem de krizden çıkış yollarını
göstermekteydi. Bu metnin kolektif olarak kabul edilmesi krizden çıkış
için bir olanak teşkil etmekteydi.
Bununla birlikte politik olarak Kürt
meselesi, militarizm ve şovenizm konularında dünden bu güne farklılaşan
yaklaşımların varlığı da görülmekte idi. Öteden beri sorunların en
önemlisi olarak tespit ettiğimiz Kürt meselesi, “bizim Kürtlerden başka
politikamız yok mu” benzeri söylemlerle, etkisizleştirilmeye başlanmıştı.
Sosyalist bir örgütün/partinin varlık meselesi olarak
nitelendirebileceğimiz işçi sınıfının örgütlenmesi, bu amaçla sınıf
politikalarının üretilmesi, Kürt meselesi karşısında konumlandırılmaya
başlanmış, partinin politik meydanları Kürtlerle işçilerin zoraki
savaşımına tanık olmaya başlamıştı. Enternasyonalizm ile işçi sınıfı
sosyalizmi, ilke ile örgütün savaştırıldığı ve sonunda örgütün tasfiyesi
sürecine benzer bir biçimde tehlikeli bir biçimde savaştırılıyordu. Kritik
politik koşullarda sol içinde daha etkin olan ulusalcı fay hattının öncü
sarsıntıları bizi de yer yer etkilemeye başlamış oldu.
Yukarıdaki saptamalar yapıldığında henüz
ortada taciz krizi yoktur. Ama görüldüğü üzere başka boyutta örgütsel ve
politik kriz vardır. Yukarıdaki saptamaların hiçbiri laf olsun diye
yapılmamıştır. Hatta ortalama bulunarak yapılmış saptamalardır. Gerçekte
ise durum çok daha vahimdir. Yapılmış saptamalar, örgütsel düzeyde hem bir
sorunun yaşanmakta olduğunu ve hem de yaşanmakta olan sorunun örgütsel ve
politik içeriği hakkında bilgi vericidir. Görülmektedir ki kendi içimizde
var olan sorunlar politik olduğu kadar örgütsel ve aynı zamanda da
devrimcilik algılayışlarına kadar sirayet etmektedir.
İşte taciz meselesi böyle bir akaryakıt
istasyonunda çakılan bir kıvılcımdı. Taciz meselesinin gündeme düşmesi ile
birlikte yaşadığımız kriz çözülmek bir yana daha ağırlaştı ve daha önceden
var olan kriz biçim ve boyut değiştirerek gündeme geldi.
Böyle bir durumda ortaya çıkan taciz
meselesi, safları sıkılaştırmanın, daha önceden başlanmış olan örgütlenme
sürecini tahkim etmenin de bir aracı haline dönüştürülmüş ve adeta bir
cephe yaratılmıştır.
Bu cephe içinde kadın sorununa hassasiyetleri
olanlar olduğu gibi, “iç iktidar mücadelesi” verenler, yıllar önce bu
“iktidar mücadelesinden” yenik çıkanlar, birbirlerine karşı öfke
büyütenler, kendilerine yıllar önce haksızlık yapıldığını düşünenler
vardı. Herkes kendi hikayesini anlatarak ve haklılığını savunarak daha
önce hiç açılmamış bir davanın mağdurları pozisyonuna çekilerek, ilkesinin
belirsiz olduğu cepheye katıldılar. Kadının içine düştüğü mağduriyet
durumu adeta “kamunun kullanımına” açılmış oldu.
Bu momentte kendi içindeki yapısal sorunları
çözememiş olan, birçok meselede farklı bakışlara sahip olan yapı, merkezi
düzeydeki çelişkileri nedeniyle bu süreci doğru bir biçimde yönetemedi.
Örgüt karar alamamakta, aldığı kararları bir bütünlük içinde hayata
geçirememektedir. Bu vesile ile sorunların daha fazla boyutlanması
engellenememiş, örgütsel yapının korunması olanağı kalmamıştır. Örgütsel
ilkelerle örgüt adeta birbirlerinin karşıtı şeylermiş gibi tartışılmaya
başlanmış, ilkelerden ödün vermektense “örgütten ödün vermenin
yeğlenebileceği” açıkça ifade edilmiştir. İlkeler havada asılı duran
olgular, önermeler değildir. İlkeler değiştirme dönüştürme mücadelesine
hizmet eder bir biçimde nesnel hayatın soyutlamasıdır. Bu nedenle bizim
için entelektüel bir hayatın konusu değil, hayatı değiştirme ve dönüştürme
amacı olan örgütün pusulasıdır. Yani ilkeler örgüt içinde anlam kazanır.
Bu gerçek görülememiş ve ilke ile örgütsel varlık birbirinin karşıtı
şeyler gibi ele alınarak örgütlü yapının fedası söz konusu olmuştur.
Bu süreç yukarıdaki belgede saptanmış olduğu
gibi, giderek yapının likidasyona uğradığı ve tasfiye olduğu bir süreçtir.
Tüm organları felç olmuştur. Komiteler işi gücü bırakıp bu meselenin
kurgusal yönleriyle ilgilenmektedirler. Yetmiyormuş gibi her şey faş
edilmiş, sanal âlemde ve sokakta her şey konuşulur hale dönüşmüştür.
Likidasyon ve tasfiye yalnızca yapı için geçerli değildir, aynı zamanda
yapının dışındaki insanlar da tasfiye rüzgarına yakalanmaktan
kurtulamamıştır.
Süreçten itidalle ve daha çok politik
mücadeleye çubuğu büken bir tarzla çıkılabilineceğini ifade etmeye
çalıştık. Tüm politik ilgimizi yaklaşmakta olan seçim sürecine
yönlendirmenin doğru olacağını söyledik. Bu konuda PM’nin aldığı
tartışmayı seçim sonrasına bırakma kararı açıkça çiğnendiği gibi meseleyi
örtmeye çalışmakla itham edildik. İnternette karşılıklı olarak yapılan,
eleştiri dozunu aşan, hakaretlerin, ithamların, devrimci onur ve
kişiliklere yönelik saldırıların olması süreci daha da içinden çıkılmaz
kılmakla kalmadı kişisel ilişkileri de dinamitledi.
Başlangıçta bir ölçüde politik ve daha çok da
örgütsel olmakla birlikte esas itibarıyla güven duygusu, yoldaşlık
ilişkileri ekseninde yaşanan yarılma kendini bütün gücüyle
hissettirmekteydi. Zemin niteliğini tamamen kaybetmişti. O durumda tasfiye
kavramını belgesine yazan bir hareketin katmerli bir kriz ortamından
süreçten bir şey olmamış gibi çıkması mümkün değildi. Bu durum
görülebilirse, deşifrasyonun önlenmesi için, organların çalışabilmesi için
yeni bir olanak yaratılmış olacaktı. Eski makine ile yola devam şansı
kalmamış, makine kendini içten içe yiyip bitirmeye başlamıştı. Bu durumda
yapılması gereken en iyi şey aklı selimle süreçten sonuçlar elde ederek bu
sonuçlar ve yeni öncüller üzerinden yeniden bir “irade yenileme” yapmaya
çalışmak olabilirdi.
*
Kurtuluş hareketi likidasyon ve tasfiye
sonucu bir bölünme yaşamıştır.
Örgütün içinde bulunduğu yapısal sorunları,
örgütsel zaafları, örgütün temel amaçları, politik hedefleri ve ilkeleri
doğrultusunda aşma girişimlerini, kolektif çabalarını bir “iç iktidar
kavgası” olarak algılayanlar, bu iç iktidar kavgasından galip çıkmak,
tutundukları iktidarı korumak için taciz sorununu bulunmaz bir nimet
olarak gördüler ve korumak istedikleri iktidarın bir fırsatı olarak
değerlendirmek istediler. Bunda başarısız oldukları da söylenemez. Aradan
5 ay geçmesine rağmen bugün bile hâlâ bu konuyu gündemde tutmaları,
partinin öncelikli politik sorunu olarak içte ve dışta lanse ederek
“devrimci siyasetin” merkezine koymaları başka nasıl açıklanabilir?
Belirtilen toplantıyı üçte-iki çoğunluk
terketti. Eğer toplantıyı terkeden bu üçte-iki çoğunluk, azınlık gibi
sosyalist demokrasi ve çoğulculuğu içselleştirmemiş olsaydı, o toplantıda
her şeye rağmen kalır, istediği kararları alır çıkardı. Bu yaklaşımdan
uzak monolitik ve sekter bakış açısı, üçte-iki gibi nitelikli bir çoğunluk
toplantıyı terkettiği halde hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edip
istediği sonuçları alarak çıkma “kararlılığı”, iktidar hırsı uğruna
Kurtuluş’u bölen temel nedendir.
Tüm örgütsel politik sorunlarımızı daha doğru
zeminde çözmek varken bu fırsat değerlendirilememiş ve son on yılın
kazanımları kaybedilmiştir. Örgütsel zemin parçalanmıştır, likide olmakla
kalmamış aynı zamanda tasfiye olmuştur. İçinde zerre kadar bir örgütlü
mücadele inancı olan herkes için bu durum olumsuzdur, ancak ilkeden ödün
vermemek adına ilkesiz siyaset yaparak yapının temeline dinamit koymaktan
çekinmeyenler huzurlu olabilir. Tüm yaşanmışlara karşın dezenformasyon
devam etmektedir. Çoğulculuğu dillerinden düşürmeyenler, bölüntülerin
parti zemininde yan yana durmaması için bu zemini de dinamitlemeye
çalışmaktadırlar. Dedikodu, yalan ve iftira kampanyaları devam etmektedir.
Kadınların bölünmesi yetmemiş gibi şimdi de dışa dönük propaganda ile
diğer siyasal çevreler ve feministler içinde taraflar oluşturulmaya
çalışılmaktadır. Hırsızlık iddialarıyla, tuhaf protesto yöntemleriyle
insanlar yıpratılmaya çalışılmaktadır. Örgütlü ve planlı bir izolasyon
politikası hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Yaşadıklarımızın hemen
hiçbirinin rastlantı olmadığı bizim için açıktır. Ve bu harekatın esas
hedefi, demokratik, moral ve ahlaki değerleri ortadan kaldırarak,
insanların birbirlerinin yüzlerine bakamayacakları bir ortam yaratmak
suretiyle partiyi yok etmektir. Nesnel olarak varılacak yer burasıdır.
SDP’nin kuruluşunda o zaman ayrı duran
Kurtuluş bölüntülerinin birliği psikolojik açıdan önemli bir rol
oynamıştı. Şimdi yaşanan ayrılığın, az önce yapılan tespitler sürgit devam
ettiğinde parti açısından zorlu bir süreci ortaya çıkaracağı açıkça
görülüyor. Burada bizim politik pozisyonumuz hakkımızda yapılan “partiden
gidecekler” propagandasına karşın partide kalmak, partinin kazanımlarına
sahip çıkmak olacaktır. Partiyi sahiplenmek, partinin tasfiyesine karşı
durmak ve onu kuruluş öncüllerinde yazıldığı gibi enternasyonalizmin,
birliğin, devrim ve sosyalizm mücadelesinin adresi haline getirmek için
çalışmak şiarımız olacaktır.
KURTULUŞ |