2007 Genel Seçimleri

Militarizm Sandalındaki Kara Delik

GÜNAY KUBİLAY - RIDVAN TURAN

 

Seçim sonuçları sürpriz olmadı. Perşembenin geleceği Çarşambadan belli idi. Meclise üç parti ile beraber bağımsızların gireceği seçimler öncesinde de tahmin edilebiliyordu. Burjuva partilerinin önemli bir kısmının yaşanmakta olan çok boyutlu siyasal-iktisadi sorunlar karşısında toplumsal meşruiyetleri iyice zayıflamıştı. 2002 seçimlerinden bu yana tabanla ilişkileri en alt düzeye inmiş ve deyim yerindeyse yaşayan ölülere dönüşmüşlerdi. 1999’da Öcalan’ın yakalanmasının ardından MHP ve DSP’nin elde ettiği seçim başarısının bir seçim sonrasında nasıl bir hezimete dönüştüğü hatırlanırsa ne kastedildiği daha iyi anlaşılabilir. 2001 krizi tüm toplumsal yaşam üzerinde olduğu gibi burjuva partileri nezdinde de ciddi ölçüde erozyon yarattı. Bu diğer açıdan gerek seçmen kitleleri ve gerekse de egemen sınıflar açısından siyasetin yeniden yapılanmasını gerekli hale getirmişti. İşte bu yeniden yapılanmanın adresi o günlerde AKP olarak belirginleşti. AKP’nin uluslararası sermayeye ve onun bölgesel çıkarlarına iyi eklemlenme “yeteneği” olan bir parti olmasının yanı sıra, baskın bir karakter olarak taşıdığı İslam öğesi, bir yandan ülke içinde geniş bir tabana hitap etmesini sağlıyor bir diğer açıdan da ABD’nin ortadoğudaki çıkarlarına bugün artık karşıt bir karakter almış olan vahabi islamın yerine ikame edilebilecek bir ılımlı İslam modelini içeriyor.

AKP 2002 seçimlerinde 10.848.704 oy ile yüzde 34.28 oy oranına sahipti. Bu oran bu seçimlerde yüzde 46.8'e çıktı. (Oy sayısını 16. 313. 344 oya çıkarak yaklaşık 6 milyon kadar arttırdılar.) Türkiye'de tek parti iktidarıyla sonuçlanan 9. seçimdi bu.

50'lerde DP'nin 3 seçimi, 60'larda AP'nin 2 seçimi, 80'lerde ANAP'ın 2 seçimi dışında tüm seçimlerde koalisyonlar görev almıştı. Bu seçimlerden sadece 1954 seçiminde Menderes 4 yıllık iktidar sonunda oyunu artırmayı başarmıştı.  53 yıl sonra o başarıyı Erdoğan tekrarlıyordu, hem de 1983'te Özal'ın aldığı oy oranıyla.

Seçimlerde AKP 2002 seçimlerinden 20 vekil az temsil hakkı kazandı. MHP mecliste temsil hakkı kazandı. CHP bir önceki döneme kıyasla 66 sandalyeyi diğer partilere kaptırdı.

Seçimler eğer politik bir barometre ise bu seçimlere bakarak AKP’nin önemli ölçüde bir onaya sahip olduğu söylenebilir. Bu onayın farklı toplumsal, sınıfsal kesimlerden kaynaklanan farklı nedenleri olmakla birlikte karşısında bir muhalefetin olmaması da diğer itici nedenlerden birisidir hiç şüphesiz.

CHP seçimlerden hezimetle çıktı. Çok uzun bir zamandan bu yana iyiden iyiye köhnemiş ve çürümüş olan CHP gemisinin omurgası dalgalı denize dayanamadı ve parçalanmasıyla birlikte tüm tayfalar denize yayıldı. Yüzme bilenler diğer gemilere çıkmayı başarırken (E. Günay’ın AKP gemisine çıkması gibi) büyük bir kısım tayfa soğuk sularda boğuldu. Kaptanın ise Rodos’a kadar yüzüp yüzmeyeceği merak konusu. Şimdi parti içinde Baykal mı? Sarıgül mü? tartışması yaşanıyor. Sarıgül alınan sonuçtan duyduğu üzüntüyü ifade ederken büyük olasılıkla bu yenilginin kendi önünde açtığı olanaklar nedeniyle seviniyor. Sarıgül militanları CHP genel merkezine yakın bir üst geçide devasa Sarıgül pankartı asıyorlar. Bu arada önce Onur Öymen ardından da Deniz Baykal elde ettikleri yüzde bir-buçuk oranında oy artışını açıklıyor. CHP yıllardan beri yaptığı hataları yapmakta, görünen o ki devam edecek. Bunun en önemli kanıtı halihazırda tüm “politik” tartışmanın genel başkanlık meselesi üzerinden sürüyor olması. Gerçeklerle yüzleşmemek bu partiyi her gün içinden çıkılmaz sorunlarla karşı karşıya bırakıyor. CHP’de Baykal kültü öylesine baskın bir öğe ki deyim yerindeyse insanların ağaca takılıp ormanı görmemesine yol açıyor. Yani muhalifler de Baykal’la dövüşmenin dayanılmaz cazibesi nedeniyle partinin politik açmazlarını görmüyorlar. Görenler ise zaten partide yer almıyor. Baykal’la partinin politikaları bağlamında dövüşmek partililerin ve parti tabanının aklına gelmiyor. Yani bürokratik ve köhne yapı, taraftarlarının zihniyetini ve davranışlarını bir kez daha belirliyor.

Oysa yaşanan hezimetin salt Baykal’la açıklanabilmesi doğru değil. Baykal siyasal ilkeler yerine pragmatizmi ikame etmiş, örgüt içi demokrasi yerine krallığını ilan etmiş bir kişi. Onun katı hiyerarşik ve antidemokratik tutumu CHP’nin iyi bir garnizon partisi olmasından kaynak alıyor, bu tutum aynı zamanda CHP’yi iyi bir garnizon partisi olarak da muhafaza ediyor. 

CHP özü itibarıyla sosyal demokrat bir parti değil ve hiçbir zaman da olmadı. Geçmişte sosyal demokrasi, o ya da bu düzeyde özgürlük, eşitlik ve adalet gibi bazı ilkelerin üzerine bina olmuştu. Uzun yıllar süren siyasal sınıf mücadelelerinin bıraktığı miraslardır bu kavramlar. Her ne kadar bu özelliklerinin önemli bir kısmını yitirmiş olsa da kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri, sistem içinde kabul edilebilir düzeye indirmeyi amaçlayan, sınıf uzlaşmacı ve reformist tavrını bir biçimde devam ettiriyor dünyada. Keynesyen ya da neoliberal dönemlerde, sosyal demokrat partilerin savundukları politikalar bu süreçlerden etkilense de bu temel niteliklerini kimi yerde az kimi yerde çok bir biçimde devam ettirirler. (neoliberal politikaların en ateşli savunucularından bazılarının -İngiltere’de olduğu gibi- sosyal demokrat partiler olduğu unutulmamalı)

CHP ise çıkış itibarıyla bu ana damardan farklıdır. CHP’ye karakterini veren temel tarihsel olgu ittihatçı parti-örgüt geleneğidir. İttihat ve Terakki Türkiye’de burjuvazinin ilk politik örgütüydü. Feodal dönemde Avrupa burjuvazisi de birtakım parti-örgütlerle siyasal alana müdahale etmiş ve ittifak olarak aldıkları işçi sınıfı ve köylülük ile feodalizmi devirmişti. İttihat ve Terakki partisinin amacı ise İngilizler tarafından hegemonya altına alınmış olan padişahın gerçekleri görmesini sağlayarak saltanatın devamının sağlanmasıydı. Yani bizim İttihat, Osmanlı feodal monarşisinin yıkılması için hemen hiçbir zaman uğraşmadı. Elin burjuvazisi bir sistemi yıkarken bizimkiler eski sistemi korumak için cansiperane çalışıyordu. Bu nedenle de İttihat geniş halk kitlelerinin öz gücüne hiçbir zaman dayanmadı, hatta onları aciz ve hakir gördü. Onun iş yapma geleneği, yetkin bir kadronun tepeden işleri evirip çevirmesine dayanıyordu. Bu nedenle de komploculuk, arkadan iş çevirme, siyasal suikastlar yapma gibi çalışma tarzları İttihatın olmazsa olmazlarıydı. Fakat bununla birlikte ittihatçı kadroların büyük bir kısmı davalarına bağlı, gözü pek insanlardı. Türk birliğini sağlama ideali ve bu ideal uğruna yenilgilerinden sonra dahi İttihatın üç önemli adamından biri olan Enver Paşa’nın Tacikistan'da silahlı çatışmada öldürülmesi hem düşüncede ve hem de eylemde bu kadroların militanlıklarının bir göstergesiydi. Milli mücadeleyi örgütleyen kadrolar da eski ittihatçı geleneğe sahiptirler. Ancak yeni önder kadrolar, eski İttihatın esasen silik kadrolarıdır. Direnişin örgütlenmesinde ittihatçıların hem kadrosal birikimi ve hem de teslim etmeyi reddederek gizledikleri silah ve cephanenin önemi büyük olmuştur. Bununla birlikte ne direniş anında ve ne de cumhuriyetin kuruluşunda ve sonrasında ittihatçıların çalışma tarzı esas ve yöntemleri değişim gösterdi. Milli mücadelenin örgütlendiği sırada Mustafa Kemal’in komünistlerle, Kürtlerle, Alevilerle, İslamcılarla kurduğu pragmatist ilişki biçimi bunun en önemli kanıtları arasında yer alıyor.  Bunun böyle olduğunun en net kanıtı açık işgalin bitimi ile birlikte bu kesimler üzerinde uygulanan terördür. Eski ittihatçıların yaptığı Ermeni soykırımının bir benzerini yeni ittihatçılar bu biçimde yaparlar. Bu kesimlerin taleplerinin karşılanacağı sözü işgal bitiminde unutulur ve hak talep edenler de kıyıma uğratılır. Şeyh Sait ayaklanması, Dersim isyanı, komünistlerin Karadeniz’de boğdurulması en bilinenler arasında. Yine merkezi iktidarın sağlamlaştırılması ile birlikte Çerkez Ethem’in tasfiyesi, M. Kemal’e “suikast” nedeniyle yapılan siyasal idamlar, istiklal mahkemeleri ve üç Aliler divanının katliamları ittihatçı “iş bitirme” yöntemlerine önemli örnekler teşkil eder. Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak için yapılan şapka, ölçü tartı, harf “devrimleri” ise yine başka ittihatçı yöntemlerdir. Bu işlerin yapılmasında halk tam anlamıyla bir nesnedir. Yukardan karar almış “hikmetinden sual olunmayacak” bir heyet tüm yaşamı, kimin ne giyeceğine, kimin nasıl konuşacağına kadar planlamaktadır. Bu tarzda hiçbir biçimde demokratik bir katılımdan söz edilemez.

Türk uluslaşması da benzeşik bir süreç takip eder. Türkiye’de burjuvazi geç ve patolojik bir gelişim izler. Cesaretsiz ve alt sınıflara karşı hep düşmanca ve şüpheci bir tutum içindedir. Yaratılan uluslaşma sürecine de bu damgasını vurur. Dünyada burjuvazinin ve ideolojisi milliyetçiliğin gericileştiği bir siyasal süreçte Türk uluslaşması belirginleşmeye başlar. Bu uluslaşma süreci burjuvazinin hâkim karakteri nedeniyle diğer ulusal, etnik, kültürel vb aidiyetlerin reddi temelinde gelişir. Ecnebi burjuvazinin tasfiyesi, nüfus mübadeleleri bu süreçlerdir. Tüm bunların sonucunda dışa kapalı, kendinden başka bütün milliyetleri düşman olarak gören bir milli algı gelişir.

CHP’nin kökleri bu döneme aittir, cumhuriyetin kuruluşu ve ardından gelen tek parti dönemi ise partinin gerçek karakterini ortaya çıkarır. Bu dönemde birçok parti şu ya da bu nedenden dolayı kapatılmıştır. Bu “demokratik” ortamda tüm dünyayı sarsan faşizm rüzgarları cumhuriyetin kurucusu CHP’yi de önemli ölçüde etkilemişti. Genç cumhuriyetin genç partisi CHP, başında milli şef İsmet İnönü, parti eliyle çıkarılan istibdat dönemlerini aratmayan ceza yasaları, iş kanunları vb. ile faşist sistemlere çok benzeyen yanları olan bir sistem imar edilmişti. CHP “yoktan var edilmiş” olan yoksul memleketin her şeyi idi. Parti, milli şef ve devlet bir ve aynı şeydi. İkinci paylaşım savaşı uzadıkça Almanlar ile olan diyalog gelişiyor ve Almanların Ortadoğu politikalarına eklemlenen bir Türkiye politikası ve Turancılık gelişiyordu. Türk Turancılarının Almanya’da ideolojik eğitime tabi tutulduğu yıllar aynı zamanda Hitler Almanyası’nın Hazar petrollerini ele geçirmek için Türkiye üzerinden bölgeye gitmeyi amaçladığı bir dönemdi. Almanya Ortadoğu ve Kafkasya politikalarını gerçekleştirebilmek için bu politikalara eklemlenmiş bir Türkiye politikasını Türkiye’deki tek parti diktatörlüğü üzerinden gerçekleştirebileceklerini biliyorlardı.  Bu tek parti CHP’den başkası değildi. CHP’nin tanrılar düzeyinden yeryüzüne inmesi için çok partili sürecin başlaması gerekecekti. CHP’ye modern bir siyasal parti hüviyetini kazandıran en temel mesele Demokrat Parti’nin kurulması ve ilk defa siyasal düzlemde onunla mücadele edebilecek bir partinin ortaya çıkmasıydı. Uzun yıllar bu mücadelede feodal toprak ağalarına ve tarikatlara dayanan demokrat parti devlet bürokrasisinin temsilcisi CHP’yi siyasal alanda yenilgiye uğratacaktı.

İşte CHP bu siyasal toplumsal koşullar içinde karakterini buldu. Devleti kuran, koruyan, kollayan, batılılaşmacı, halkla ilişkisi tepeden olan, devletin ve bürokrasinin temsilcisi bir “sosyal demokrat” parti.

Atmışlı yılların sonu CHP’nin tüm dünyada yükselmekte olan sol değerler sayesinde görece sol söylemlere sahip olmaya başladığı bir dönemdir. Dünyada esen antiemperyalizm rüzgarları, ABD’nin Vietnam yenilgisi, Kıta Avrupası’nda ve Amerika’da yaşanmakta olan protest direniş süreci, yükselmekte olan öğrenci hareketi, ülkede sınıf mücadelesinin gelişmekte oluşu CHP’nin söylemlerinde de bazı farklılıklar yarattı. CHP’nin “halkçı” olmaya başlamasının en önemli nedeni ise iktidardaki DP’nin Amerikancılığı temsil eden iktidar pozisyonu karşısındaki muhalefeti idi. Yetmişlerde İnönü’nün halefi olan Ecevit’e “toprak işleyenin su kullananın” dedirten de bu koşullardan başkası değildi. Yükselen faşist saldırılar karşısında Kemalizm’den kopuşmamış sosyalist hareketin direngen tutumu ve ideolojik olarak Kemalizm noktasında CHP ile aynı temellere sahip olmaları CHP’ye kerhen de olsa antifaşist bir taban yaratmıştı. Kemalizm, CHP ve sol iç içe olgular olarak algılanmaktaydı.

Seksenden sonra ise gelenek olarak CHP dünyadaki neoliberal sürece angaje bir tutum takındı. Yetmişlerde kısmen sıyrılmaya çalıştığı ittihatçı niteliğine abartılı biçimde yeniden döndü. Neoliberal politikaların, özelleştirmelerin en kuvvetli savunucusu, ezilenlerin demokrasi mücadelesinin düşmanı, kirli savaşın en tutarlı sürdürücüsü ve egemen sınıfların emperyalizmle ilişki içindeki en tutarlı müttefiki, devletçi bir parti idi karşımızda duran. Yetmişlerde elde ettiği emekçi, işçi kitle tabanını hızla yitiren, onun yerine devletçi argümanları ve laikliği koyan bir tutum içinde oldu sürekli. Şu anın CHP’si içinde geçen halk lafıyla uzak yakın ilgisi olmayan, bugün itibarıyla seçmeninin yüzde ellisini zenginlerin oluşturduğu[1] bir parti. Politik açıdan onu “halkçı” kılabilecek tüm değerlerden soyutlanmış ve genelkurmayın psikolojik harp dairelerinin Türkiye analizlerine dayanarak politika belirleyen ve bu nedenle de bir asker partisine dönüşmüş olan bir parti. Aynı odaktan üretilen “laiklik ve cumhuriyetin temel değerleri” palavrasını cumhura zorla dayatan ve toplumu suni bir kamplaşma içine sokarak “laik olmazsan asker gelir” korkutması ile toplumsal gerilimin artmasından fayda uman bir orta ve üst sınıf beyaz Türkler partisi.

CHP seçim çalışmalarında yükselmekte olan ulusalcı harekete ait olan tüm motifleri MHP’yi aratmayacak kadar militanca kullandı.

Bu seçim Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in son seçimi olabilir denildi. Asker cenazeleri kullanıldı, laik demokratik cumhuriyet bitti, molla rejimi kapıda denildi, tehlikenin farkında mısınız? denildi, Kuzey Irak’a saldıralım PKK’yi bitirelim denildi. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Ankara Tandoğan'da başlatılan, İstanbul Çağlayan ve İzmir Gündoğdu meydanlarında devam eden ulusalcı cumhuriyet mitingleriyle meselenin çözüleceği düşünüldü. Sonuç ise tam boy bir hüsrandan başka bir şey değildi.[2]

Askerin borazanı olan CHP mecliste hiçbir zaman muhalefet görevini yerine getirmedi, getiremezdi, getiremedi. Yürüttüğü korku siyasetinin halk arasında bir karşılığının olmadığı açığa çıktı. Hatta son aylardaki performansının kendi için olmaktan çok, AKP oylarını arttırmak için olduğu seçimlerle açığa çıktı. Sonun başlangıcı CHP açısından  cumhurbaşkanlığı seçimi oldu. CHP’nin Kanadoğlu'nun ortaya attığı cumhurbaşkanlığı seçiminde gerekli 367 oy tartışmasında (daha önceki cumhurbaşkanı seçimlerinde aranmamış olmakla birlikte) 27 Nisan'daki ilk tur seçimin ardından Anayasa Mahkemesi'ne iptal başvurusu yapması, ardından o gece yarısı askerin muhtırası (Gül’ün cumhurbaşkanı olması halinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin laikliğin korunması için harekete geçeceği iması) ve ertesi gün AKP’nin bir bildiri ile Genelkurmay açıklamasına karşı durması, kısa vadede başarıya ulaşmış olan CHP’nin orta vadede bir açmazın içine düşmesine neden oldu. Askerin müdahalesi ile engellenen cumhurbaşkanlığı seçimi ve ardından yapılması istenen erken genel seçimler, Nisan ayında muhtıradan önce yüzde 30’un altında[3] olan AKP oylarının tavan yapmasını sağladı. Asker ve CHP elbirliği ederek seçmenlerin yarıya yakın bir kısmının AKP’li olmasına olanak sağladı. Böyle düşman dostlar başına...

AKP Nasıl Kazandı?    

Kimi köşe yazarları sitemkâr bir eda ile demek ki halkın keyfi yerinde imiş, demek ki durumundan şikayet edenler yalan söylüyormuş diye açıklama yapmakta. Gerçekte halkın halinden memnuniyeti bu sonuçlardan çıkarılacak en son sonuçtur. Daha önce benzer başarılar elde etmiş olan Menderes ve Özal dönemi için ne kadar “halk durumundan memnun” sonucu çıkarılabilirse bu seçimlerde de o kadar çıkarılabilir. Daha fazlası değil. Liberal köşe yazarlarının hemen hemen tümünün işaret ettiği şey AKP’nin ekonomi alanında iyi işler yaptığı yolunda. Bu saptama tekelci kapitalistlerin de saptaması olduğu içindir ki AKP’ye tam destek sunmaktalar. Aslında ortada başarı gibi görünen bir tablonun olduğu açıktır. Ancak bu nereden bakıldığıyla da ilgili bir durum. Faizlerin gerilediği, dövizin ucuzladığı, daha istikrarlı bir ekonomi programının uygulandığı doğru.  Bu doğrular sermaye kesiminin kârlarını artırmaları için yeterli bir tabloyu oluşturuyor. Ancak görülmesi gereken asıl şey şu: AKP 2001 krizinden sonra IMF tarafından başlatılan ekonomik önlemleri iktidarları sırasında devralmış ve bunları uygulamıştı. Kriz dönemine göre tabii ki göstergelerde iyileşme kaçınılmazdı. Ancak esasta AKP bir borç ekonomisi yaratmış durumdaydı.

“Türkiye'nin toplam dış borç stoku 2003 yılı sonunda 130.1 milyar dolar düzeyinde idi. 2006 sonu itibarıyla dış borçlarımız 206.5 milyar dolara ulaşmış durumdadır. Dolayısıyla, söz konusu dönemde dış borçlarımız net olarak toplam 76.5 milyar dolar artmıştır.
AKP döneminde ulusal ekonominin görece hızlı büyümesinin ve enflasyonun "tek haneli rakamlara" düşürülebilmiş olmasının ardındaki ana etken, Cumhuriyet tarihinde eşi benzeri görülmemiş olan işte bu dış borçlanma temposudur.”
[4]

Diğer yandan gelir dağılımı uçurumu giderek derinleşmekte. Aşağıdaki veriler halkın mutlu olmasının pek mümkün olmadığının bir göstergesi.

“Türkiye'de kamuoyuna açıklanmayan yüzde 10'luk dilimlere ilişkin gelir dağılımı Dünya Bankası'na veriliyor. Dünya Bankası'nın Dünya Ekonomik Göstergeleri 2006 isimli yayınında yer alan verilere göre Türkiye'de en zengin yüzde 10'luk kesim (yaklaşık 7 milyon kişi) toplam gelirin yüzde 34.1'ini alırken, en yoksul yüzde 10'luk kesimin payı (yaklaşık 7 milyon kişi) ise yüzde 2 düzeyinde kalıyor. Buna göre en zengin yüzde 10 ile en yoksul yüzde 10 arasında tam olarak 17 katlık bir fark bulunuyor. Gelir dağılımı araştırmasının sonuçlarının yüzde 5'lik dilimlere göre açıklanması halinde ise en zenginle en yoksul arasındaki farkın daha da açık olduğunun ortaya çıkacağı belirtiliyor.

TÜİK'in Türkiye'de de açıkladığı ve Dünya Bankası istatistikleri içerisinde de yer alan yüzde 20'lik dilimlere göre en zengin yüzde 20'lik dilim (yaklaşık 14 milyon kişi) gelirden yüzde 49.7 pay alırken, en yoksul kesimin aldığı pay ise yüzde 5.3 düzeyinde bulunuyor. En zengin ve yoksul yüzde 20'lik kesimler arasındaki gelir farkı 9.4 katta kalıyor (Türkiye'de en zengin yüzde 10'luk kesimle en yoksul yüzde 10'luk kesim arasındaki gelir farkının 17 kata kadar yükseldiği belirlendi.[5]

Bununla birlikte AKP bu açmazları etkin ve doğru kullanabilen bir muhalefetin olmamasından faydalandı. Muhalefetin ekonomi politikalarının da baş aktörü imf olduğu için söylenecek fazla da söz yoktu AKP’ye. Ülkedeki eşitsizlikler, özelleştirmeler, yoksulluk, savaş vb gibi faktörler üzerinden hiçbir engelle ya da tartışmayla karşılaşmadı. Çünkü bu temel meselelerde muhalefetin kafası da aynı çalışmaktaydı. Muhalefet yapılabilecek tek mesele laiklik ve cumhuriyetin temel değerleri meselesi idi.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin 1. turunun yapıldığı 27 Nisan'da askerin e-muhtırası Özal, Demirel ve Sezer için hatırlanmayan 367 şartının Abdullah Gül için aranması, ardından Anayasa Mahkemesi zorlama kararı AKP’ye yaradı. Halkın gerçek gündeminin işsizlik, yoksulluk, savaş olduğu bir ortamda bu politik taktiklerin çuvallayacağı açıktı.

AKP tüm bu meseleler üzerinde etkin bir propaganda makinesi kurarak son derece etkin bir ajitasyon ve propaganda savaşına girdi. Medya olanakları çok etkin değerlendirildi. İslami değerleri olanlara, uluslararası Yahudi lobisinin ve Amerikanın Müslüman bir hükümeti, cumhurbaşkanını istemediği, dini ve milli değerlere bağlılık anlatıldı. Tekelci sermayeye Avrupa Birliği ekonomik kriterlerine uyum, IMF reçetelerinin tavizsiz uygulandığı ve uygulanacağı anlatıldı. Liberallere Kopenhag kriterlerinden ve demokratik hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi için yapılan çalışmalardan bahsedildi. Alevilere ve diğer dinsel aidiyetlere din ve inanç özgürlüğü üzerinden etki edildi.  Lümpene Kasımpaşa argosuyla ve delikanlılık edebiyatıyla etki edildi. Kürtlere din kartını kullanarak tesir edildi. Bu çalışmalarda yüz yüze görüşme ve iknayı esas aldı. Yerel örgütleri vasıtasıyla on binlerce ev ziyareti yapıldı. Elbette iktidar olmanın olanaklarını, insanların yoksulluğu çerçevesinde iyi kullandı. Onbinlerce yeşil kart, evlere kumanya vb dağıtıldı.

Sonuçta kabaca söylemek gerekirse AKP yazının başında ifade ettiğimiz ABD, AB ve Türk tekelci kapitalistlerinin çıkarlarınca belirlenen ve onların politik pozisyonlarına iyi angaje bir politik oluşum olması nedeniyle bu başarıyı elde etti.

MHP Yine Mecliste

MHP hiç şüphesiz önemli bir başarı elde etti. İki seçim önce %18 oy oranı geçen seçimlerde düşmüş ve parti baraj altında kalmıştı. Geçen seçimde baraj altı kaldığı düşünülürse (baraj altı kalan partilerden hiçbirinin bu seçimlerde barajı geçemediği hatta bir kısmının tarihe karıştığı düşünülürse) bu başarı daha net olarak görülür. MHP kısa zamanda kendini önemli ölçüde toparladı. MHP oylarını %80 civarında arttırdı. Parlamentoda 70 kişilik bir vekille temsil edilecek. Kuşkusuz MHP’nin elde ettiği bu başarı ülkede son yıllardaki politik atmosfer hakkında fikir verici. Ancak ondan daha önemli tespit şu: MHP’nin elde ettiği seçim başarısının geri planında CHP durmaktadır. İki parti birbirileriyle aynı partiymişçesine ulusalcılık başta olmak üzere hemen tüm meselede aynı politikaları önermekteydi. Ulusalcı kanada oy verecek seçmen MHP ile CHP arasında gidip gelmekteydi. Elbette aslı var iken suretine kimse itibar etmedi. Ulusalcı atmosferin güçlendirilmesinde miting ve benzer etkinlikleriyle önemli rol oynayan CHP elde edilen ulusalcı oy yekününden faydalanamadı. Ancak CHP mimarlığını Baykal’ın yaptığı “sağa açılma politikası” nedeniyle MHP’lileşmiş oldu. Sınır ötesi harekâtın ateşli savunucusu, Kürt sorununu silahlı çözümünden yana ve kızıl elma koalisyonunun katılımcısı CHP kendi oylarını da MHP’ye kaptırmış durumda. Adeta CHP dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan oldu.[6]

Son yıllarda özellikle de bayrak provokasyonu ve Şemdinli olayından bu yana ulusalcı damarda bir kabarışın olduğu çok açık. Birbiri ardına kurulan müdafi hukuk, Kuvayı milliye dernekleri paramiliter bir perspektifle örgütleniyorlar ve içlerinde bol miktarda eski asker mevcut. Aşağı yukarı Türk solu dergisinden Kuvayı milliye derneklerine kadar hepsinin paradigması aynı. “Emperyalizm tarafından içte AKP, Kürtler, komünistler vb. dışta ABD ve AB tarafından kuşatılmış ve ulusal egemenliği elinden alınacak ulus devlet yapısı dağıtılacak bir ülke konjonktüründe yaşamaktayız. Bu duruma karşı tek yapı TSK’dır. Tehdide karşı sivil ya da askeri bir direnişin örgütlenmesi gerekmektedir.”

Pratikte bu damarın en çok üzerinde durduğu mesele Kürt meselesidir. Politikalarını Kürt meselesi reaksiyonu üzerinden oluşturulmaktadır. Kürtlerin meclise de girmeleri ile birlikte bu reaksiyoner durumun artması beklenmelidir. Bu oluşumlar faşist oluşumlardır ve pıtırak gibi çoğalmaktalar. Hatta o düzeyde ki bu yapıların söylemleri ve hareket tarzları Türk faşizminin kadim örgütü MHP’nin bile ruhuna rahmet okutacak kadar sivridir. Bu toplumsal durumun doğal sonucu MHP’nin oylarının arttırılması olmuştur. Önümüzdeki günlerde bu militer hava daha da güçlenecektir. Bunun bir önemli nedeni ordunun kalesindeki golü çıkarmak için hamle yapacak olması, MHP’nin önümüzdeki dönem sokağı da içine alacak sert bir muhalefet planlıyor olmasıdır. Türk devletinin kendini var eden en önemli karakteristiğinin böyle hasarlanmasına sessiz kalmayacağı açıktır.

Umudu Büyütmek Mümkün

Kürt adayların parlamentoya girmemesi için yapılmayan kalmadı. Yüzde on barajları, fiili engellemeler, asker polis gölgesinde kurulan sandıklar, kaybolan oylar, çöplükten çıkan pusulalar, dünyada eşi görülmemiş bir dehayla hazırlanan birleşik seçim pusulaları, pusulalarda ancak pertavsızla görülebilecek boyutta kullanılan harfler daha neler neler… Buna karşın devlet Kürt korkusuyla bir kez daha yüzleşmek zorunda kaldı. Hiçbir engelleme kâr etmedi deyim yerindeyse meclise adeta tünel kazarak girmeyi başardık.

Bağımsız aday yöntemiyle Meclis’te 22 vekil ile temsil hakkını elde etti. Ağrı, Adana, Mersin, Hakkari ve İstanbul 2’nci bölgede ise kıl payı temsil hakkı kaçırıldı. İstanbul’dan Sebahat Tuncel ve Ufuk Uras’ı, Diyarbakır’dan Akın Birdal, Aysel Tuğluk, Selahattin Demirtaş ve Gülten Kışanak’ı, Mardin’de ise DTP eski Genel Başkanı Ahmet Türk ve Emine Ayna’yı, Hakkari’de Hamit Geylani’yi, Şırnak’ta da Hasip Kaplan ve Sevahir Bayındır’ı, Dersim’de Şerafettin Halis’i, Batman’da Ayla Akad Ata ve Bengi Yıldız’ı, Urfa’da İbrahim Binici’yi, Bitlis’te Nezir Karabaş’ı, Muş’ta Sırrı Sakık ve Nuri Yaman’ı, Iğdır’da Pervin Buldan’ı, Van’da Fatma Kurtulan ve Özdal Üçer’i, Siirt’te ise Osman Özçelik’i Ankara’ya uğurladık.

Oylar bölge genelinde düşüş yaşamış olsa da elde edilen kazanım bu inişin geri kazanılabilmesi açısından bir olanak olarak görülebilecek niteliktedir. AKP bölgede azımsanmayacak bir başarı kazanmış durumda. Diğer burjuva partileri ise tam anlamıyla silinmiş. AKP’ye pek çok nedenle küfür eden pek çok kalem erbabı Kürtlerin oylarını bölen bir güç olması nedeniyle AKP’yi olumluyor. Türkiye’de AKP’ye karşı, bölgede AKP’ye yandaş olarak pragmatizm ve makyavelizmin nadide örneklerini veriyorlar.

Fakat diğer bir yandan bölgede başarı elde etmek ateşten gömlek giymek demek. Çünkü doğal olarak AKP’ye oy veren Kürt kitlesi aynı zamanda devletin Kürt siyasetinin değişmesini ve sorunların daha barışçı bir zeminde çözümlenmesini bekleyeceklerdir. AKP’nin Kürt sorununda ne türlü bir seyir izlediğini, askeri vesayet rejimi ile çelişkiye düşmek istemediğini gördük. Her ne kadar bir sınır ötesi harekatın yapılmasında çekinik davranmış olsa da bunun esas nedeni, kendi önüne seçim arifesinde yeni problemler koymak istememesinden kaynaklanıyor. AKP’nin bu sorunda hiçbir iyi niyete sahip olmadığını önceki dönem gördük, ona oy veren insanlarımız bunu bir kez daha görecek.

Bununla birlikte seçmen nezdinde askeri vesayete karşıt bir tutuma sahip olduğu izlenimi, askeri vesayet düzeninden çok çekmiş bir halk olan Kürt halkında sempati yaratmış olması son derece olası. Bu durum Sünni İslam motifleriyle bezendiğinde Kürt kitleler nezdinde ideolojik bir cazibe merkezi oluşturacağına inanmak için yeterli veri mevcut. Ayrıca bizim çalışmalarımızın tarz, yöntem ve politik vurgu açısından eksiklikler taşıması ve umut adaylarının meclise girebileceği konusunda var olan kuşku oyların azalmasını sağladı.

Diğer yandan bin umut adaylarının meclise girmesi askeri vesayet rejimi tarafından elbette hoş karşılanmayacak. Bu zamana kadar yapılan engellemelerin benzerlerinin bundan sonra da yapılması büyük bir olasılık. Kuşkusuz askeri vesayet rejimi açısından oldukça olumsuz bir tablo ortaya çıktı. Bir yanda AKP ciddi bir güçle parlamentoya girdi, diğer yandan tüm engellemelere karşın bin umut adayları meclise girdi. Esasen askeri vesayet rejimi bu durumdan yara alarak çıktı. Bir bakıma Şemdinli’de başlayan sürecin sonunda  (Şemdinli savcısının meslekten ihraç edildiği, Hrant Dink'in öldürüldüğü, Nokta dergisinin kapatıldığı, ordunun muhtıra verdiği, cumhurbaşkanı ve seçim konusunda dayatmalar yaptığı süreçte) askeri vesayet pozisyon kaybı yaşadı. Halk kitleleri askeri vesayetin işaret ettiği yöne gitmedi. O zaman genelkurmayın ve genelkurmay partilerinin bu sürece ilişkin kurgular yaptıklarından şüphemiz olamaz. Askeri vesayet bu süreçte bir biçimde atak yapacaktır, bu klasik bir askeri müdahale olmamakla birlikte olasılıkla içinde psikolojik savaş öğelerinin kullanıldığı bir döneme yayılmış bir tarzda cereyan edecektir. Önümüzde yeni bir seçim süreci var. Cumhurbaşkanlığı süreci. Bu süreç yeniden bir kriz dinamiğine dönüşebilir. Ülkenin bıçak sırtındaki ekonomik durumu, hızla artan dış borç ve cari açık sorunu, siyasal olarak Kıbrıs ve Ermeni soykırımı meselesi özellikle de kuzey ırak ve PKK meselesi kriz yaratma potansiyeli olan süreçlerdir. Bu sorunların tümü askeri vesayet tarafından inisiyatifi yeniden ele geçirmek için kullanılabilir.

Çatı Partisi Bugünün İhtiyacıdır

Seçimlerde elde ettiğimiz başarının geliştirilmesi ve büyütülmesi için ciddi bir planlamaya ihtiyacın olduğu açıktır. Belirtmek gerekir ki aştığımız, zorlukların bir bölümüdür. Daha yapılabilecek ve yapılması gereken çok iş geride durmakta.

Mücadelenin parlamentoyu da içine alır tarzda gelişim göstermesi geleceğe dönük bazı olanakları güçlendiriyor. Artık meclis kürsüsünü kullanarak temel siyasal meselelerde fikirlerimizi söylemek mümkün olacak. Bu demektir ki 60’lı yıllardan bu yana elde edemediğimiz parlamento kürsünü kullanma olanağına yeniden ulaşmış olacağız, taşıdığımız sıfatla ülke içinde ve uluslararası arenada temsil edilebilmek, önergeler sunarak mecliste bunların tartıştırılmasını sağlamak gibi avantajlarımız olacak. Bu iyi bir durum. Ancak meclise gönderdiklerimizi kendi kaderleriyle baş başa bıraktığımız koşullarda sorunların devam etmesi ve başka biçimler alması yüksek ihtimaldir. Onları kendi başlarına bırakmamanın, sorunları daha çözülebilir kılmanın yolu meclistekine benzer bir grubu da dışarıda kurmaktan geçmekte. İçerdeki süreç ile korelasyon içinde olacak bir dış çalışma, devrimci muhalefetimizi güçlendirecektir. Söylediğimiz sözleri sokakta ve devletin kalbinde eşgüdüm içinde söyleyeceğiz, bu artık olanaklıdır. Dışarıdaki grup daha kitlesel, merkezi bir yapıya sahip, merkezi bir karar alma mekanizmasına sahip, yerellerde ayakları olan, mahallelere kadar örgütlenmeyi ve politik çalışma yapmayı hedefleyen çoğulcu bir perspektifle ele alınmalı. Tüzel kişilik olarak da bu, bir parti, çatı partisi olarak örgütlenmeli. Parlamentoyu takip altında tutmalı adeta gölge bir kabine gibi çalışmalı. Parti parlamentodakilerle aynı esaslara dayanan politik ilkelerle hareket etmeli ve ezilenler siyasete bundan böyle bu araçla müdahil olmalı. Bu amaçla belirlenecek program askeri vesayet rejimi ve Kürt sorunundaki çözümsüzlüğe kargının sivri ucunu uzatmalı, neoliberalizm, ekoloji, cins ayrımcılığını vb. içeren bir perspektife sahip olmalı.

Böyle bir yapının hayat bulacağı artık kanıtlanmış durumdadır. Farklı siyasal geleneklerin, farklı siyasal kültürlerin, ezilenlerin bin umut adayları için hummalı ve uyumlu bir çalışma içinde olmuş olmaları ve bu çalışmanın sonuç üretmiş olması çatı partisi için çok iyi bir deney alanı oluşturmuştur. Bu dar deneyi güçlendirmek ellerimizdedir.

Siyasal olarak önümüzdeki süreçte militarizm ve şovenizm atak yapacaktır. Askeri vesayet kaybettiği etkinlik alanına yeniden kavuşmak amacındadır. Kürtlerin parlamentoya girmesi, AKP’nin tüm yıpratma kampanyalarına karşın elde ettiği etkinlik, halkın askeri vesayetin gösterdiği yerden başka bir yere meyil etmesi aslında bir statükonun bozulmakta olduğunun kanıtıdır. Bu durum önemlidir. Bu statükonun yeniden imarı sistem için hayati öneme sahiptir. “Teröristlerin” parlamentoya girdiği bir yerde, sokakta, okullarda, parlamentoda şoven ve militer havanın güçleneceğini görmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Diğer yandan seçim sonuçları militarizm canavarının hasarlanabileceğinin somut kanıtlarını ortaya koymuştur. Bu anti militer propagandanın halk nezdinde bir karşılığı vardır. Bu halkadan yakalamak gereklidir. Bu çelişki hızla sistemin aşil topuğunu oluşturabilir. Bu nedenle anti militarist ve anti şovenist mücadele mevzilerinde tahkimat yapmak gerekmektedir.
Elimizde dünkünden daha iyi bir silah bulunmaktadır ve bütün mesele bugün artık bunu nasıl kullanacağımızdadır.
 


[1] Hane gelirinin en düşük olduğu en yoksul dilimdeki seçmenlerin yüzde 8'inin, ikinci gelir dilimindeki seçmenlerin yüzde 15'inin, orta gelir dilimindeki seçmenlerin yüzde 22'sinin, orta üstü dördüncü gelir dilimindeki seçmenlerin yüzde 33'ünün ve en yüksek gelir dilimindekilerin yüzde 50'sinin oyunu almıştır. (Gelir dilimlerinde, 300 YTL altı, 301-700 YTL, 701-1200 YTL, 1201-3000 YTL ve 3001 YTL üstü kullanılmıştır.) (Radikal, 27 Temmuz)
Yalnızca bu beş bilgi bile CHP'nin probleminin ne olduğunu çok açık göstermektedir. Sol, sosyal demokrat düşüncenin birinci ilkesi ezilenlerin yanında olmaktır. Daha derin analizlere gerek olmaksızın görülmektedir ki CHP modernizasyona katılmış ve kazanmışların, artık yerleşik olmuşların, sistemin kazananlarının partisi haline gelmiştir.

[2] Bir halk deyimi, “Attığın taş ürküttüğün kurbağaya değsin”, ama değmedi:  “1146 otobüsle tatil yörelerinden seçmen taşıyan CHP, buradan da beklediği desteği alamadı. Ancak, cumhuriyet mitinglerinin simgesi haline gelen Prof. Dr. Nur Serter ile Prof. Dr. Necla Arat milletvekili seçildi.” (Milliyet)

[3] Nisan ayı sonunda anketlerde AKP yine birinci parti görünüyordu ama halkın gündelik hayatta yaşadığı zorlukların artmasının AKP'nin oylarını gerilettiğini Erdoğan da kabul ediyor, gazetecilere yüzde 26 rakamını telaffuz ediyordu.

[4]Erinç Yeldan, Cumhuriyet 20.06.2007

[5] Radikal, 12 Mayıs 2006

[6] MHP sloganı olan “şehitler ölmez vatan bölünmez” sloganını Baykal çok beğenerek Tokat mitinginde atılmasına izin vermiş.

 

 

 

 

 

 

     

     

Devrim Yolunda

KURTULUŞ

 
     

dergi@devrimyolundakurtulus.net

 
SAYILAR:
      4 2008 ŞUBAT İKİ HALKIN MÜCADELE BİRLİĞİ  
      3 2007 EKİM KÜRT SORUNU TÜRKİYE İŞÇİ SINIFININ SORUNUDUR  
      2 2007 EYLÜL DEVRİM VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ TOPARLANMALI  
      1 2007 AĞUSTOS MİLİTARİZM SANDALINDAKİ KARA DELİK