"Bir Seçim Sonucu Okuması"

Benden Sonrası Tufan

M. ÖZLEM

 

Karl Marx 18. Brumarie'in hemen girişinde şunu söyler: “Hegel bir yerde şöyle bir gözlemde bulunur: tarihsel bütün büyük olaylar ve kişiler, sanki iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş:  ilkinde trajedi olarak,  ikincisinde kaba güldürü olarak.” 2007 erken genel seçim sonuçları üzerine yapılmaya çalışılacak bir okuma Türkiye toplumsal tarihi göz önünde tutulduğunda girişteki ünlü cümleyi hatırlamayı gerektiriyor. 1950'lerin ortasında yapılan ünlü seçim ve DP zaferi ve 2007 seçimleri ve AKP'nin zaferi. Birincisinin sonucu trajedi olmuştu ikincisinin sonucunun ne olacağını önümüzdeki günler gösterecek.

Tarihsel bir ironi olsa gerek AKP'nin zaferini kutladığı ve kesinleştirdiği 23 Temmuz şafağı Türkiye toplumsal tarihinin ilk ve tek büyük devriminin, 1908 devriminin de şafağıdır. 1908 ve 2. Meşrutiyet denildiğinde akla ilk gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) olmaktadır. 1908 Mete Tuncay'ın deyimiyle Türk siyasal hayatının köklerini oluşturur. Bir tarafta Ahmet Rıza ekolü ve Alman tarzı yukarıdan aşağıya milliyetçi modernleşme projesinin şekillendirdiği İTC, diğer tarafta liberal fikirlerin şekilendirdiği Prens Sabahattin ve Ahrar Fırkası.

Cumhuriyeti kuran Kemalist kadroların İttihatçı geleneğin devamcısı oldukları, Batılılaşma kavramı altında tarifledikleri sosyo ekonomik yönelimin İTC'nin de savunduğu yukardan aşağı modernleşme projesi olduğu ve o günden günümüze kesintisiz bir gelişme seyri izlediği en azından objektif tarihçilerin ortak savunusudur. Bu noktada 2007 seçimlerini, seçimler öncesi başlayan ve sonrasını merak içinde bırakan gelişmeleri anlayabilmek ancak İTC'yi ve yeni devletin kuruluş sürecini, egemen sınıf bloğunu, bu bloğu oluşturan sınıf ve fraksiyonlar arasındaki ilişkileri ve paylaşımları tariflemekle mümkün olacaktır. Zira tarihsel olgu ve olayları anlayabilmek, ancak onları ortaya çıkaran koşulları kavramakla mümkün olur.

AKP'nin zaferi her ne kadar araştırma şirketleri  tarafından önceden ilan edilmiş de olsa genel bir şaşkınlık yaratmıştır. Bu zafer Güler Sabancı ve onun sınıfdaşları tarafından, liberal basın ve kalemşörleri tarafından, AB'ci liberal aydınlar tarafından 27 Nisan'ın rövanşı ve demokrasinin zaferi olarak selamlanmıştır. Bu   bakış o kadar ileriye gitmiştir ki gazeteler 27 Nisan'a nazire yaparcasına “HALKIN MUHTRASI” kavramsallaştırmasını yapmışlardır. AKP'nin kendisi de muhalifleri de seçim zaferinde 27 Nisan ve cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin büyük etkisinden söz etmektedirler. Bu noktada süreci anlamak, geleceği görmek anlamına gelecektir ki bu öngörü doğal bir şekilde gelmekte olanı, ona karşı yapılabilecekleri, kayıp ve kazançları yani sözün kısa anlamıyla görevleri tarifleyecektir. Bu noktada İTC'ye yönelik girişteki vurguya değinmek seçim öncesi süreci kavramak açısından önümüzdeki dönemi görmek açısından bize önemli veriler sunacaktır.

Seçim gecesi ve bu yazının yazıldığı gün de devam etmekte olan yorumların tamamı Güler Sabancı' nın deyişiyle “beş yılın daha kazanıldığı” beklentisini ifade etmektedir. Bu ifade ediş aynı zamanda beklenen istikrarı bozmaya aday gerilimlerin korkusunu da  içerisinde barındırmaktadır.  AKP'nin % 47'leri bulan büyük zaferi, tersten karşısındaki güçlerin verili siyasal yapı ve işleyiş içerisindeki olanak ve imkanlarının tükendiğinin de ifadesidir. Hasan Cemal'in ve Amerikalıların tarifiyle AKP'nin seçim yengisi ordu partisinin seçim yenilgisidir. Şimdi beklenen ve umut edilen ordu partisinin bu yenilgiyi kabul etmesidir. Olacağı değil olmasını istediklerini söyleyenlerin muradı ve beklentisi, AKP'nin hızla merkeze kayacağı, bağımsızların sistem ve parlamento içi bir hatta gireceği ve rejim tehdidi tespitinin geçersiz hale geleceği bir beş yıldır ve yaşanana üstün körü bir bakış bu beklentiyi haklı kılabilir. Oysa tarihe yön veren sınıflar mücadelesi ve bu mücadelenin gelişmişlik düzeyidir.

Erik Jan Zurcher Modern Türkiye’nin Tarihi isimli eserinde İTC'nin sınıfsal bileşiminin  büyük toprak sahipleri, ticaret burjuvasi, asker-sivil bürokrasiden oluştuğunu ifade eder. Bu bileşim İTC'nin devamı olan Kemalist hareketin de bileşimidir. Emperyalist dönem geç uluslaşan devletlerin ortak kaderi bu uluslaşmaya ve modernleşmeye öncülük etmesi gereken burjuva sınıfın emperyal bağımlılık ilişkileri nedeniyle cılız ve gelişmemiş olmasıdır. Modernleşmeyle kastedilen modern sanayi toplumu olabilme çabasıdır ki Kemalizmin temel sloganı  olan muasırlaşma, “batılılaşma” kavramı Avrupa kapitalist devletlerine benzeme ve onlar gibi olabilme tarifidir. Nasıl ki zayıf düşen ve 1848'den sonra işçi sınıfı devrimlerinin tehdidi altında kalan burjuvazi kendi devrimini yapmaktan vazgeçip gerici sınıflarla ittifak yapmışsa, modernleşme sürecini de aynı sınıflara yaslanarak yapmayı tercih etmiştir. Bunun en tipik örneğini Bismarck dönemi Almanya’sı oluşturur. “Kapitalizm süreci boyunca... Alman burjuvazisi açık iktisadi işlevi kendisine zorunlu olan devlete bağımlı kalmıştır”.

“Bu anlamda emperyalist ideoloji şekil değiştirmiş feodal ideoloji ile rekabetçi kapitalizm aşamasının liberal ideolojisinin çeliştiğinden daha az çelişir; ayrıca bu durum günümüzde üçüncü dünya ülkelerinin çoğunda özellikle Latin Amerika'da açıkça gözlenmektedir. Yayılmacı milliyetçilik, militarizm, despotizm ve devlet otoritesine tapınma her alanda hiyerarşi ve disiplin saygısı... bunlar emperyalist ideolojiyle şekil değiştirmiş feodal ilişkilerin ortak noktalarıdır’’. Bu noktada Kemalist ideolojinin kendisini, şoven milliyetçilik, militarizm, kişiye ve devlete tapınma şeklinde gösteren yapısını yukarıdaki tanımlamayla kıyaslayabiliriz. İddia edebiliriz ki Kemalist ideoloji burjuva ideolojisi değildir. Şekil değiştirmiş feodal ideolojidir  ve kökenini Osmanlı içindeki ittihatçı modernleşme anlayışına borçludur. Bu bağlamda TC'nin kurucu sınıf bloğunun yani oligarşik bloğunun yapısının büyük toprak sahipliği, ticaret burjuvazisi, asker-sivil bürokrasiden oluştuğunu iddia edebiliriz. Bu iddia klasik marksist devlet anlayışı içinde bir farklılık olarak algılanabilir. Fakat gerek geçmişten bugüne gerekse içinden geçtiğimiz momentte asker-sivil bürokrasinin oynadığı rol ve sermayeyle girdiği çatışma göz önüne getirildiğinde tartışılmaya değer bir konum arzetmektedir.

SEÇİMLER

Bu yazının  dayanak noktası içinden geçilen seçim sürecinin ve yol açacağı sonuçların egemen sınıf bloğunun yukarıda tariflenen analizine ve bu blok içerisindeki çatışmalara dayandığı tespitidir. Bu noktada gerek 27 Mayıs gerekse 27 Nisan muhtırası egemenler arası çatışmanın ürünü olarak şekillenmiştir iddiası seçim sonrası sürecin 27 Mayıs öncesi süreç ışığında incelenmesi gerektiği tezini temel alır.               

Nasıl ki emperyalizm çağında dünyanın emperyalist devletler arasındaki paylaşımı yeni güç odaklarının oluşmasıyla beraber yenilenmek durumunda kalıyorsa ve paylaşım savaşları dünyanın yeni gelişen güçler lehine yeniden paylaşımı nedeniyle yapılmışsa devleti oluşturan egemen blok arasındaki paylaşımlarda sanayinin ve iktisatın gelişimine paralel şekilde yenilenmek zorundadır. Bu bağlamda DP’nin yaptığı egemen sınıf içindeki güç ilişkilerini büyük toprak sahipliği lehine değiştirilmesi çabasıdır ki gelişmekte olan burjuvazinin asker-sivil kanada yaslanmasıyla boşa çıkarılmıştır.

İçinden geçtiğimiz momentte yaşanan krizlerin ve çatışmanın temel sebebi oligarşi içi iktidar kavgası ve egemenlik ilişkilerinin yeniden tariflenmesi mücadelesidir. AB'nin ve uluslararası tekellerin ekonomik, siyasi ve ideolojik desteğini alan tekelci sermaye asker-sivil bürokrasiyi oligarşik ittifaktan tasfiye etmeye, ekonomik ve siyasi ayrıcalıklarını elinden almaya çalışmaktadır. Nitekim daha seçimin hemen ertesinde Zafer Üskül tarafından dillendirilen ve Kemalizmin anayasadan çıkarılmasını savunan sivil anayasa söylemi ve bu söylemin AKP kadroları tarafından sahiplenilmesi önümüzdeki gerilimi ve yukarıda söylediğimiz tasfiye hareketini ifade etmektedir. Ordunun kendine biçtiği temel görevlerinden birinin Atatürkçülüğü korumak olduğu hatırlanmalıdır. AKP’nin derdinin bir tasfiye hareketi değil sadece demokratik liberal bir toplum oluşturmak olduğu iddiası ise komik kaçacaktır. Keza liberal bir anayasa tarifinin kendisi ordu ve bürokrasinin siyasi ve ekonomik belirleyiciliklerinin reddi anlamına gelir ki bu durum egemen bloğun yeniden tariflenmesi ya da ordu bürokrasi kanadının siyasi ekonomik ayrıcalıklarının tasfiyesi anlamına gelir.Bu mücadele seçim öncesi yaşanan gerilime sebep olan temel çelişkidir.

Diyebiliriz ki işçi sınıfının ideolojik, politik ve örgütsel zayıflığı nedeniyle sürece damgasını vuran egemenler arası çelişkilerdir. Bu noktada çatışma AKP-“islamcı kanat” ile ordu bürokrasi-“laik kanat” arasında değil tekelci sermaye ile asker-sivil bürokrasi arasındadır ve yaşanan bir egemenlik kavgasıdır.

FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK

AKP'nin 22 Temmuz zaferi ordunun 27 Nisan hamlesini boşa çıkarmıştır. Peşinen söylemek gerekirse kazanılan iktidar savaşında sadece bir mevzidir. Bu durum mevzi kaybeden tarafı daha keskin ve hayati hamlelere zorlayacaktır. Sermayenin AB tandanslı AKP öncülüğünde giriştiği devletin ve ekonominin yeniden yapılandırılması projesinde ordu ve bürokrasi yoktur.

Tersten okursak ordu ve bürokrasinin mücadelesi bir çeşit var oluş mücadelesidir. Ve karşınızdaki silahlı bir aygıtsa silahı kullanmadan teslim olmayacaktır. Bu iddia peşinen seçim öncesi yaşanan gerilimin zamana yayılarak ama tırmanarak devam edeceğini uzun solukta tekelci sermaye kazansa da kısa vadede galip çıkanın (bir sınıfsal kırılma ve toplumsal mücadele araya girmediği taktirde) asker-sivil bürokrasi olacağı ön kabulüne yaslanır. Sonucun bir trajedi mi komedi mi olacağını sınıflar mücadelesi ve zaman gösterecektir. Türk burjuvazisinin ekonomik olarak zayıflığı, ekonominin dışa bağımlılığı, piyasalardaki sıcak para miktarının ve cari açığın yüksekliği, özel sektörün yüksek dış borcu burjuvaziye fazla hareket alanı bırakmamaktadır. Diyebiliriz ki burjuvazinin en çok korktuğu şey siyasal istikrarı bozacak döviz kurlarının yükselmesine, sıcak paranın kaçışına ve cari açığın katlanmasına yol açacak sermaye girişini durduracak bir siyasal krizdir. Bu kabus sermayenin AKP projeleri arkasında kayıtsız durmasını şimdiye kadar engellemiştir. Cumhurbaşkanlığı seçim krizinde TÜSİAD'ın AKP'yi uzlaşmaya zorlaması ve aynı uzlaşma çağrılarının zaferle sonuçlanan bir seçimden sonra bile tekrarlanması bu söylediklerimizin kanıtıdır.

Bu bağlamda önümüzdeki sürecin kısa vadede bir ateşkese tekabül edeceğini beklemek gerekir. Zafer sarhoşluğu içerisindeki AKP daha uzun soluklu bir mücadeleye hazırlanabilmek ele geçirdiği mevziyi tahkim edebilmek ve karşısında paniklemiş durumdaki gücü daha zayıf düşürebilmek için zamana ihtiyaç duyacaktır. Aynı zamanda bilcümle laik kanat başlığı altında toplanan asker-sivil bürokrasinin de seçimde uğradığı yenilgiyi hazmetmesi ve toplumsal psikolojiyi meşru bir temelde yeni gerilimlere ve daha büyük çatışmalara hazır hale getirmesi için zaman ihtiyacı vardır. Her iki tarafın karşılıklı zaman ihtiyacı göreceli bir ateşkese sürüklemeye adaydır. Bu durum cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP'nin daha belirgin olduğu bir uzlaşmanın oluşması imkanlarına da işaret etmektedir. Seçimi militarizm tehdidinin bittiği anlamında kavramak girişte liberal basının yaklaşım tarzını tekrarlamak demek olacaktır; olması muhtemel olanı değil olmasını istediğimizi konuşmak ki bu çok kötü sonuçlar yaratacaktır. Süreç sadece göreli bir durağanlığa gebedir fazlası değil.

VE ORDU

Girişte uzun izahat ve alıntılara ihtiyaç duyulmasına sebep olan şey ordunun klasik burjuva devlet aygıtında rastlanılmayan ayırt edici siyasi belirleyiciliğidir. Bu yazının konusu olmamakla beraber Asur’dan bu yana asker sivil bürokrasinin devlet mekanizması içerisindeki belirleyiciliğinin doğu devletleri öznelinde irdelenmesi ve araştırılması güncelin kavranması açısından son derece önemlidir. Diyebiliriz ki içerisinden geçilen süreç devlet içerisinde ordu ve bürokrasinin ayrıcalıklarının tırpanlanarak yok edilmesi sürecidir.

AKP seçim rüzgarını ve AB himayesini arkasına almış da olsa siyasal iklim gerek bölgesel gerek uluslararası gerek ülkesel açıdan her çeşit provokasyona açıktır. Hrant Dink suikastiyle başlayan ve Malatya’da Hristiyan katliamına dönüşen eylemlilikler olası provokasyonların hangi boyutlara erişeceğinin göstergesidir.

Bu bağlamda Kürt meselesi, DTP’nin milletvekillerinin varlığı  olası provokasyonların yöneleceği temel adreslerdir. Diyebiliriz ki militarizmi hedef alan bu temelde Kürt sorununa siyasal çözüme, adil demokratik çözüme yaslanan bir sınıf hareketi ortaya çıkmadığı takdirde tarih bir tekerrüre sahne olacak. AKP’nin sonu diye Erdoğan’ın, Gül’ün, Arınç’ın sonu Zincirbozan tutsaklarına benzemeye adaydır. Bu süreci değiştirecek güç AKP değil sosyalist güçler olacaktır.

VE SOL… VE SONUÇ

AKP’nin zaferi hem kendini solda sayan kamuoyu hem de sol sosyalist hareketler açısından da tam bir şok durumuna tekabül etmiştir. Yoğun olarak Kemalizmin etkisi ve yönlendiriciliği altındaki sol kitleler daha seçim öncesinde yaratılan şeriat fobisinin etkisiyle CHP-MHP koalisyonunu bile destekleyecek derecede bir yanılsamaya uğramışlardır. Bu yanılsamada darbe-şeriat ikilemini esas alarak üçüncü yol tarifi yapan sosyalist hareketlerin ve sol liberallerin de etkisi fazlasıyla vardır. CHP ve onun İslam fobisini temel alan milliyetçi politik çizgisi yenilgiye uğramıştır. Seçim sonuçları açıkça göstermiştir ki CHP orta sınıfın temsilcisi ve sözcüsüdür.

Darbe-şeriat ikilemini esas alan ulusalcı ve liberal sol yenilgiye uğramıştır. Militarizmin arkasına yedeklenerek meydanları dolduran milliyetçi histerinin etkisi altında, sosyal şoven çizginin etkisi altında Kürt hareketinden kaçan politik çizgi MHP ve AKP’nin güçlenmesine hizmet etmiş ve yenilmiştir. AKP’nin Kürt illerinden aldığı oydan hareketle Kürtlerin kendi davalarından saptığı ve AKP’yi esas olarak destekleyenlerin metropollerde ve bölgede Kürtler olduğu tespiti ise sömürgeci tespitin elitist bakışından başka bir şey değildir. Ve Türk illerinde AKP’nin ulaştığı devasa sıçramayı görmezden gelmek demektir. Bu bakış açısı aynı zamanda AKP’nin aldığı oyları halkın cahilliği üzerinden açıklamaktır ki bilimin doğasına aykırıdır.

SDP’nin de desteklediği ve onursal genel başkanını aday gösterdiği bağımsız grup umduğu kadar olmasa da seçimden yenilmeden çıkmayı başarmıştır. DTP mecliste grup kuracak sayıyı yakalarken Ufuk Uras ve Akın Birdal’ın mecliste temsil ediliyor hale gelmesi Türkiye solu açısından önemli avantajların oluşmasına da sebep olmuştur. Aynı durum içerisinde ciddi handikapları da taşımaktadır. DTP grubunun ulusal ve uluslararası baskıların altında daha uzlaşmacı bir çizgiye girmesi olasılık dahilindedir. Bu çizginin Ufuk Uras’ın temsilcisi olduğu sol liberal çizgiyle buluşması muhtemeldir. Seçim öncesi süreçte ÖDP ve Radikal 2 gazetesi yazarlarınca (Yıldırım  Türker hariç) dile getirilen ve Kürt sorununu, alt kimlik düzeyine indirgeyen bakış açısının egemenler arası çatışmada TUSİAD tarafından da destekleneceği görülmelidir. Bu noktada Akın Birdal’ın varlığı önemli bir teminat olarak karşımızda durmaktadır. SDP mecliste temsil edilmenin avantajlarını kullanarak DTP grubuyla birlikte bir muhalefet partisi kimliğine bürünmeli, kimliğini üstlenmeli, seçim öncesi DTP-SDP-EMEP bloğuna ESP’yi de katarak genişlemesi için çabalamalıdır. Parlamentodaki temsilciler militan bir mücadeleyle desteklenmelidir.

Sonuç olarak seçimler bir şekliyle varolan gerilimleri azaltmak bir yana tırmandıran ve militarizmin daha dizginsiz hamlelerine tanık olabilecek bir dönemi işaret ederken başka bir şekliyle de sosyalist muhalefetin, sınıf hareketinin güçleneceği, Kürt Özgürlük Hareketiyle kalıcı ittifakın kurulabileceği bir döneme de işaret etmektedir. Belirleyici olacak olan sosyalist hareketin bu şansı kullanıp kullanamayacağıdır. SDP seçim öncesi başlayan krizi parti bütünü içerisinde aşıp güçlü bir şekilde yoluna devam etmek, önüne çıkan gelişme imkanlarını değerlendirmek ya da küçük iktidar kavgalarının dayanılmaz rüzgarına kapılıp parti bütününü parçalamak, kendisine biçilen tarihsel yönü elinin tersiyle itelemek ikilemiyle yüz yüzedir. Bu tarihsel momentin, bu şekilde ıskalanmasının müsebbibi hiç kuşkusuz Kurtuluş’un parçalanmasına yol açan kısır tartışmalar ve iktidar hırsının sorumlusu olan kişiler olacaktır.

Biz SDP’nin bütünlüğü için, önümüzdeki dönemin görevlerini sırtlayabilmek için elimizden geleni ortaya koyma göreviyle yüz yüzeyiz. Geleneğimiz, örgütsel dinamizmimiz, kısa tarihsel dönemde bile tekrarla politik öngörümüz Kurtuluşçuların bu görevin üstesinden gelebileceğinin göstergesidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 
     

     

Devrim Yolunda

KURTULUŞ

 
     

dergi@devrimyolundakurtulus.net

 
SAYILAR:
      4 2008 ŞUBAT İKİ HALKIN MÜCADELE BİRLİĞİ  
      3 2007 EKİM KÜRT SORUNU TÜRKİYE İŞÇİ SINIFININ SORUNUDUR  
      2 2007 EYLÜL DEVRİM VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ TOPARLANMALI  
      1 2007 AĞUSTOS MİLİTARİZM SANDALINDAKİ KARA DELİK