|
İşçi Sınıfı ve 22 Temmuz Seçimleri
NURETTİN ALDEMİR
Seçime Nasıl Gelindi ?
Kapitalist ülkelerde sistem sıkıştığında;
siyasal-ekonomik krizler derinleştiğinde kitlelerin önüne seçim sandıkları
konur (bizdeki gibi bir darbe olmazsa) ve bunun başvurulması gereken en
temel çare olduğunun propagandası yapılır.
Son seçim de kitlelere böyle sunuldu.
Muhtıraların, cumhuriyet mitinglerinin gölgesinde; cumhurbaşkanlığı
seçimlerine endeksli olan krizin aşılma yolu olarak; seçim bir kez daha
Türkiye’nin gündemine geldi.
Seçim kararı, parlamentoda oylanmasına
rağmen aslında bu karar parlamentodan önce Genelkurmay tarafından alındı.
Cumhurbaşkanı seçimi için toplantı yeter sayısı (367) tartışmaları
yapılarak meclisin faaliyeti CHP tarafından Anayasa Mahkemesi’ne taşındı.
Anayasa Mahkemesi de Genelkurmay-CHP ittifakına katılarak 367 şart dedi.
Diğer partiler ise kendilerine uygun gördükleri rollere soyundular.
Seçim kararını alan ittifak, sanal laiklik
tartışmaları ve buna bağlı olarak seçilecek cumhurbaşkanının eşinin
başörtüsü, cumhuriyetin kazanımlarını koruma gibi tüm argümanlar ile
AKP’yi zayıflatma, hükümetten uzaklaştırma çabalarını sürdürdü. AKP de
mağdur rolünü oynayarak ve saflarında olabilecek çözülmenin önüne geçmek
için en yakın tarihi (22 Temmuz 2007) seçim tarihi olarak belirledi.
Tüm kurumlar ve partiler, parlamento dışında
olan MHP’nin seçimler sonunda parlamentoya gireceğini, milletvekilliği
açısından en kârlı partinin MHP olacağını öngörmüyor değildi. Zaten
ulusalcı-ırkçı politik kulvarda yürütülen yarışın yaratacağı en olağan
sonuç da bu olabilirdi.
Doğrusu bu sonuçtan, sandalye kaybedeceğini
bildiğinden AKP ve sisteme muhalif siyasi kurumlar dışında hiçbir siyasi
parti rahatsız değildi. Hatta CHP böyle bir sonucu arzuluyordu. Hükümet
olmanın CHP açısından tek yolunun CHP+MHP=276 ve üzeri olduğunun
farkındaydı. Böyle bir formüle birleşik CHP-DSP tabanından pek itiraz da
gelmezdi. Çünkü yakın geçmişte DSP-ANAP-MHP koalisyonu yaşanmış, parti
tabanları da bu örnekle ikna edilmişti.
Bu seçimde de yüzde on barajını koruma
konusunda Meclis tam bir uyum içindeydi. Bunu da aşan bir önlemle bağımsız
adayların isimlerinin yer aldığı oy pusulalarının ayrı olması yerine,
bağımsız adayların isimlerinin birleşik oy pusulasında yer alması
konusunda da tam bir anlaşma yaşandı. Yüzde on barajını Kürtler ve
sosyalistler için koruyan sistem böylece bağımsız aday olma durumu için de
yeni kısmi bir önlemi de almaktan geri durmadı.
Artık sistem yeni bir demokrasi gösterisine
hazırdı. Demokratik sistemin vazgeçilmezi seçim artık özgürce
yapılabilirdi.
Seçim sürecine nasıl girildiğine, seçim
kararının nasıl alındığına, seçim kararının alınmasını zorlayan gündeme
bakıldığında burada işçilere-emekçilere yönelik bir beklentinin
gelişmelere neden olmadığı; hatta gelişmelerin nedenleri arasında bile
olmadığı açıkça görülecektir.
Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de bazı
seçim kararlarının alınmasında işçilerin emekçilerin mevcut hükümetin
uygulamalarından ve ekonomik programlarından hoşnut olmaması etkili
olmuştur. Hatta erken seçim talebinin ifade edildiği eylemler dahi
yapılmıştır. En azından yapılan eylemlerde “hükümet istifa” sloganları
sıkça atılmıştır. Bu defa böyle gelişmeler yaşanmadan bir seçim sürecine
girildi.
Cumhuriyet mitinglerinde hükümet aleyhine
söylenen sözlerin ve erken seçim talebinin arkasında işçilere-emekçilere
hitap eden bir gerekçe kullanılmamıştır. Bu mitingleri düzenleyenlerin ve
katılanların çoğunun bilinçli sınıf ve Kürt düşmanı olma gibi ortak
özelliği olduğu; muhtıraların savunucusu ve tabanı olduğu malumdur. Bu
kitleden sınıfın ihtiyaçlarına dayandırılan bir erken seçim talebi
beklenemezdi. Bir yanlışlık yapıp bu türden talepleri ağızlarından bile
kaçırmadılar .
Seçime nasıl geldiğimize bakıldığında
yaşanan 22 Temmuz seçimlerinin de öncekiler gibi parlamenter bir komedi
özelliğini taşıdığı görülecektir. Ancak Kürtler ve sosyalistler bu seçime
diğerlerinden farklı olarak, sistemin tüm barajlarına, baskılarına rağmen
başka bir anlam kattılar. Bu anlamın Kürt halkının özgürleşme
mücadelesine, işçilerin emekçilerin sınıf mücadelesine yansıyacağını
rahatlıkla söyleyebiliriz.
Seçim Sürecinde Yaşanan Toplu İş
Sözleşmesi
Seçimi koşullayan, zorunlu hale getiren
gelişmeler ve uygulamalar temel olarak ne ise yaşanacak bir seçimin temel
propaganda argümanları da onun üzerinde şekillenir. Öyle de oldu.
Seçim kararının alınmasından ve seçim
takviminin işlemeye başlamasından sonraki günlerde Türk-İş’le kamu
işvereni arasında, 2007 yılında süresi biten ve 320.000 işçiyi kapsayan
kamu işyerlerine ait toplu iş sözleşmesi görüşmelerine başlandı.
Görüşmeler 26 Haziran 2007 tarihinde Türk-İş’le hükümet arasında yapılan
dördüncü görüşmede anlaşmayla sonuçlandı.
Varılan anlaşmaya göre brüt ücreti 900
ytl’nin altında olan işçilerin maaşlarına 50 ytl’yi geçmeyecek bir maaş
artışı; birinci yıl için tüm işçilere seyyanen 140 ytl maaş artışı; ikinci
yılın ilk altı ayı için %3 + enflasyon farkı, ikinci altı ay için yine %3
+ enflasyon farkı sağlanmıştır.
Bu sonuç işçilerin beklentisinden çok uzaktı
ve işçiler bir kez daha kandırılmıştı.
Sonraki günlerde Demiryol-İş sendikası ile
kamu işvereni arasında Türk-İş’in imzaladığı çerçeve toplu iş sözleşmesine
göre yapılan işkolu anlaşması sonrası Ulaştırma Bakanı İsmet Yılmaz, TCDD
Genel Müdürlüğü'nde düzenlenen törende yaptığı konuşmada, toplu iş
sözleşmesiyle işçilerin imkanlar çerçevesinde hak ettiklerini aldığını
dile getirdi.
Türk-İş Genel Başkanı Salih Kılıç da
konuşmasında, imzalanan sözleşmeyi, İMKB'de imzalanan Türkiye'nin en güçlü
toplu sözleşmesinden sonra en başarılı sözleşme olarak gördüğünü söyledi.
Kılıç, imzalanan çerçeve protokolüyle
kamudaki düşük ücretlere yüzde 34'ü bulan zam yapıldığını, ortalama
ücretlerin korunduğunu, ortalamanın üzerindeki ücretlerin de aşağıya
çekilmesinin önlendiğini kaydetti.
Türk-İş’in sendikal anlayışı bir yana seçim
dönemlerine rast gelen toplu sözleşmeler tarihen daha iyi koşullarda
bağıtlanır. Bu hükümetler tarafından seçim yatırımı olarak görülür, en
azından seçim öncesi hükümet kendisine sorun yaratmak istemez.
Hükümet seçim yatırımına ihtiyaç duymamıştır.
IMF’ye verdiği sözlere sadık kalmıştır. Hükümet seçim öncesi kendine sorun
yaratacak bir işçi sınıfının da olmadığının farkındadır. İşçi sınıfının
ihtiyaçlarına ilgi göstermek bir yana seçim arifesinde bile göz kırpmayan
bir hükümetin ve bu toplu iş sözleşmelerinin sonuçları üzerinden oluşan
hoşnutsuzlukları politika gündemine taşımayan sözde muhalefet partilerinin
işçi sınıfına-emekçilere vaadi olabilir mi? Olursa da inandırıcılığı var
mıdır?
2002 genel seçimlerinden 2007 genel
seçimlerine kadar tek partili hükümet olmayı sürdürmüş AKP’nin işçilere,
emekçilere 2013 yılına kadar neler vaat ettiğine bir bakalım. Daha sonra
da seçmen kitlesinin yaklaşık %47’si verdiklerle oylarla önceki AKP
hükümetinin ekonomik ve siyasal icraatlarını aklarken gelecek dönem için
işçilere, emekçilere önerilen hangi politikalara onay vermiştir, niye onay
vermiştir sorularına cevap arayalım.
AKP’nin İşçilere Emekçilere Vaatleri
“2013 yılına kadar kişi başına düşen milli
geliri 5.561 dolardan 10.000 dolara çıkarmak; alım gücü anlamında 15.000
dolara çıkarmak; işsizlik oranını daha da düşürmek.”
Milli gelirin yükselmesi, yoksulluğun,
işsizliğin ortadan kaldırılması anlamına gelmiyor. Zira 2002-2007 yılları
arasında kişi başına düşen milli gelir 2.598 dolardan iki katını aşan
düzeye ulaştı diye yoksulluk ve işsizlik azalmadı. Halen bu ülkede 18
milyon kişi resmi istatistiklere göre yoksulluk sınırının altında yaşıyor.
Dört kişilik bir ailenin asgari geçimi 2.300 ytl düzeyinde.Yoksullar ve
varsıllar arasındaki mesafe sürekli büyüyor. İşsizlik tüm hesaplama
oyunlarına rağmen artıyor.
Ayrıca AKP milli geliri artırırken bugüne
göre kıyaslandığında alım gücünü de artırmayı hedefliyor. Bu mal ve
hizmetlerin ucuzlaması demektir. Bu nasıl olabilir.Maliyet düşürülerek,
vergi oranları aşağı çekilerek olabilir. Vergide adaleti sağlamadan bunun
olmayacağı açık. Neredeyse kazancının dolaylı-dolaysız %60’ını vergiye
veren işçiler, emekçilerdir. Emekli maaşlarından bile vergi almayı
dillendirmiş, tepkiler üzerine geri çekmiş AKP hükümetinin vergileri yaşam
düzeyini yükseltici şekilde aşağı çekmesi olabilir bir şey değildir.
AKP; ABD, AB, uluslararası ve ulusal sermaye
kuruluşlarının tam desteğini alarak seçimlere girmiştir. Bu nedenle
AKP’nin sermayeyi kazancına göre vergilendirmesi varoluş nedenlerine uygun
değildir.
“Sağlıkta dönüşüm programı yaşama geçecek.
Genel sağlık sigortası sistemi uygulanacak.”
Sağlık çalışanları için bunun anlamı genel
olarak sözleşmeli çalışma;örgütsüz bir iş yaşamı ve daha düşük ücret
demekken; hastalar için sağlık hizmetleri hızla piyasalaşmaya devam
edeceğinden dolayı koruyucu sağlık hizmetlerinin azalması, sağlık
hizmetlerinin maddi karşılığının sosyal güvenlik kurumları tarafından
önemli ölçüde karşılanmaması; paran kadar sağlık hizmetidir.
Bu uygulamalar için AKP kamuya, özel sektöre
ve uluslararası kuruluşlara fırsatlar sunmayı da vaat ediyor. Burada kamu
lafın gelişidir. Bunun anlamı, en kârlı sağlık hizmeti alanlarını özel
sektöre ve uluslararası sermayeye bırakacağız demektir. Özel hastanelerde
muayene ve tedavi olan çalışanların hizmet bedelini sosyal güvenlik
kuruluşları ya kısmen ödemektedir ya hiç ödememektedir. Bu günümüzün
gerçeğidir. Bu gidişatın yaygınlaştırılacağı ilan edilmektedir. Sağlık
hizmetlerinden yararlanma bu yolla daha zor hale getirilirken sözleşmeli
çalışan uygulamasıyla genel olarak ücretler düşürülecektir.
Cumhurbaşkanı tarafından bazı maddeleri neden
gösterilerek onaylanmayıp meclise gönderilen Genel Sağlık Sigortası yasa
tasarısı uygulamaya başlanmıştır bile. Önümüzdeki dönem yasanın kabulü
mümkün görünmektedir. Yasayla birlikte emeklilik yaşları ve prim ödeme gün
sayıları yeniden yükseltilecektir.
“Esneklik ve güvenceyi bir arada
gerçekleştiren modeller esas alınacak; yeni istihdam biçimleri
yaygınlaştırılacak. Sendikal konularda AB yasalarına ve gelişmelere uygun
düzenlemeler yapılacak.Sendikaların toplu iş sözleşmelerine katılımları
konusunda İLO ve AB normları dikkate alınacak.”
Uzun söze ne hacet. Esnek çalışma ve buna
dayalı yeni istihdam biçimleri çalışanlar açısından taşları bağlamak,
köpekleri salıvermek anlamındadır. İşsizliğin, örgütsüzlüğün, sendikalaşma
zorluklarının, kolayca işten atılma sorunlarının, sigortasız işçi
çalıştırabilmenin, düşük ücretlerin sebebi zaten esnek çalışma ve yeni
istihdam biçimleridir. Bu böyleyken güvence nasıl olacaktır.
Esnek çalışma koşulları ile örgütsüz ve düşük
maliyetli işgücü hedeflenmiştir.Yeni dünya düzeni politikalarının
omurgasıdır bu anlayış. Esneklikle sendikal hakların geliştirilmesi, (yasa
düzeyinde kamu çalışanları için kısmi iyileştirmeler olsa bile) hakların
layıkıyla kullanılabilir olması mümkün değildir.
İşçi sendikaları toplu iş sözleşmelerine
zaten katılıyor. Sendikaların toplu iş sözleşmelerine katılımları bahsi
kamu emekçilerinin sendikaları ile ilgili kullanılmıştır. Özelleştirmeler,
sözleşmeli çalıştırma ve hizmet satın alma uygulamaları
yaygınlaştırılırken kamu emekçileri sendikaları hızla üye kaybedeceğinden
toplu sözleşme haklarından yararlanacak kamu çalışanı sayısı tüm
çalışanlar içinde küçük bir azınlık olarak kalacaktır
Kamuda yapılacak toplu iş sözleşmelerinde
kamu işvereninin tutumunun nasıl olacağını anlamak için kamuda örgütlü
işçi sendikalarının yaptığı toplu iş sözleşmelerine bakmak yeterince
aydınlatıcı olacaktır sanırım. Ayrıca beş yıllık hükümet döneminde
sendikal haklar konusunda hiçbir iyileştirici adım atmayan bir hükümetin
bu konuda söylediği sözler de inandırıcılıktan uzaktır.
Tarımda çalışan sayısı 2002’de 7,5 milyonken
2006’da bu sayı 6,1 milyona düşmüştür. AKP bunu olumlu bir gelişme olarak
göstermektedir. AB’nin köy nüfusun azaltılması yönündeki telkinlerine
karşılık olarak yapılan uygulamaların bir sonucudur bu. Bu gelişmenin bir
nedeni şehirlerin merkez köylerinin mahalleleştirilmesiyse bile diğer
nedeni köylünün, girdilerin yüksekliği ve ürünün ucuz satışı nedeniyle
üretimden çekilmesidir. Bunun adı yeni işsizlerin piyasa edilmesidir.
İşsizliğin yüksek olması, düşük ücretli ve
örgütsüz çalışanların varlığı sermayenin yüksek kârlılığının güvencesidir.
AKP’nin ve onu gönülden destekleyen yerli yabancı sermayenin bu güvenceye
ihtiyacı vardır.
İşçiler, Emekçiler, İşsizler AKP’ye Niçin
Oy Verdi?
AKP’ye oy verenler esas itibariyle hükümetin
geçmiş uygulamalarını onaylarken; gelecek için çok kuvvetle muhtemel olan,
yukarıda belirttiğimiz işçilerin-emekçilerin yaşamını doğrudan etkileyecek
politikalara da onay vermiştir.
Bir araştırmaya göre AKP’ye oy verenlerin
%30’unun hane başı geliri 500 ytl veya daha da azdır; %60’ının geliri ise
750 ytl veya daha azdır. Buna rağmen AKP’ye oy verenlerin yalnızca %9’u
kendini fakir görmektedir.
Yoksullar kaderlerine razı bir duruma
getirilmiştir. Yoksulların, düzen partilerinin hiçbir sorunlarını
çözebileceğine genel olarak inançları kalmamıştır; ufuklarında bir
alternatifleri de yoktur. Adeta umutları kendilerinden önce ölmüştür.
Bu yazının konusu olmamakla birlikte CHP ve
MHP’nin ve diğerlerinin de ekonomik, siyasal programlarının
milliyetçiliğin ve laikliğin algılanışı dışında AKP’den farklı olmadığını
da belirtelim.
Seçmen denilen kitle şerler içinden ehveni
şeri seçmiştir. Her seçmenin algısına göre ehveni şeri farklı olsa da
aldığı oy itibariyle Türkiye’nin ehveni şeri AKP olmuştur.
Bin Umut adaylarının aldıkları oylar da
tatmin edici değildir.Kürt nüfusun hakim olduğu illerde bile bir şeyler
değişmiştir. Buna ilaveten seçime giren ÖDP, EMEP, TKP gibi partilerin de
aldıkları oylar dikkate alındığında kitle partisi olma özelliğinden çok
uzak oldukları açıktır.
Seçime girmeyerek Bin Umut adaylarını ve Bin
Umut adaylarının olmadığı yerlerde genel olarak EMEP’i ve diğer sosyalist
bağımsız adayları destekleyen SDP de halkın ve işçi sınıfının desteğinden
fersah fersah uzaktır.
Gelecek İçin Bugünün Görevleri
Bugün ve gelecek Türkiyeli yoksullar,
işsizler, işçiler ve tüm emekçiler için iç karartmaktadır. Ancak benim
seçmen kitlesinin ezici çoğunluğunun aksine umudum vardır. Herkesin de
umutlanması için ipuçları vardır.
Bin Umut adaylarından parlamentoya giren
yirmi iki kişi gerçekten seçim öncesi yapılan bin umut nitelendirmesi gibi
umutları çoğaltacak bir potansiyeldir. Başta Akın Birdal olmak üzere
seçilmiş yirmi iki milletvekilinin çoğunda sosyalist bir birikimin olduğu
dikkate alındığında bu dönemde meclis sadece Kürtler için değil genel
olarak yoksullar, işçiler ve tüm emekçiler için de bir mevzi haline
gelecektir. Artık işçi sınıfının gerçek temsilcileri de mecliste vardır.
Bizlere düşen görev kitle desteğiyle onları parlamentoda güçlü tutmaktır.
Bu seçim egemenlerin tüm engellemelerine,
baskılarına ve örgütlerin eksiklerine rağmen DTP, SDP, EMEP ve ÖDP’nin
yanyana gelmesinin yaratacağı olumlu sonuçları da göstermiştir. Kanımca
bir çatı partisi artık daha bir olanaklıdır. Böyle bir girişime diğer
sosyalist gruplar da dahil edilmeye çalışılmalıdır.
Tüm muhalif siyasal örgütler seçimleri,seçmen
davranışlarını analiz etmeli buna uygun programlar yapmalı ve
uygulamalıdır.
Politika yaparken yaşam alanlarında kurulan
ilişkinin kitleselleşmenin anahtarı olduğu bilince çıkarılmalı; tek tek
yaşamlar, yaşam mekanları yeniden düzenlenmelidir.
|