22 Temmuz Seçimleri ve Sosyalist Tavır

ŞABAN İBA

  

 

“Burjuva parlamentarizmi tarihsel olarak

miyadını doldurmuş, fakat siyasal olarak

önemini korumuştur”

-Lenin

1) Sonucu Belli Olan Seçim

3 Kasım 2002 seçimlerinde Türkiye’de birçok ilk yaşanmıştı: Örneğin, 1957 seçimlerinden bu yana ilk defa iki partili bir parlamento oluşmuş ve yine 1991 seçimlerinden bu yana da ilk defa bir parti tek başına iktidara gelmişti. Ayrıca, bir parti (AKP) kuruluşundan kısa bir süre sonra katıldığı ilk seçimlerde tek başına iktidar olmuş ve iktidardaki bir partinin (DSP) 3.5 yıl sonra katıldığı erken bir seçimde oyları %21’den %1.5’a düşmüştü. Dahası iktidardaki koalisyon partilerinin hepsi birden %10’luk seçim barajına takılarak parlamento dışında kalmıştı

22 Temmuz 2007 seçimlerinde ise pek sürpriz yaşanmadı. Bu seçim, 2002’de başlayan siyasal ve toplumsal sürecin devamı olarak sonuçları önceden belli olan bir seçim oldu. Seçim öncesi yapılan anketler ve siyasi analistlerin çoğunluğu bugünkü sonuçları tahmin etmişti. Anketlerin çoğunluğu AKP’nin birinci parti olacağı, fakat oylarını bu kadar artıramayacağını, ikinci partinin CHP-DSP ittifakı olacağını ve yaklaşık olarak bugünkü oyunu alacağı, MHP’nin de üçüncü parti olarak meclise gireceğini gösteriyordu. DYP ile ANAP’ın sorunsuz birleşmesi/bütünleşmesi halinde ise, DP’nin barajı aşarak meclise dördüncü parti olarak girebileceği konusunda herkes hemfikir görünüyordu.

Katılımın bir hayli yüksek olduğu bu seçimlerin en önemli olayı ise, önceki seçimlerde baraja takılan Kürt özgürlük hareketinin bu kez bağımsız adaylarla seçime girmesiydi. Bu konuda yapılan bütün yorumlarda DTP’nin 25-30 arasında milletvekili çıkarabileceği tespitleri yapılıyordu.  

3 Kasım 2002 seçimlerinde yüksek seçim barajı nedeniyle seçmen kitlesinin %46 oyu çöpe gitmiş ve AKP azınlık oylarıyla iktidar olmuştu. Bu bağlamda %10 barajı tartışılmaya başlanmış, ancak CHP ve AKP bu konuda bir değişikliğe gitmemişti. DTP’nin (ve onu örnek alan BBP’nin) baraj ipinin altından eğilerek meclise girmesi bu kez %10’luk seçim barajının iflas etmesine yol açtı.

İki aylık süreye sıkıştırılan ve bir baskın seçim niteliği kazanan bu genel seçimlerde AKP, birinci parti olarak beklentilerin de üzerinde oy aldı ve ikinci dönem iktidar olmaya hak kazandı. Böylelikle AKP, DP döneminden beri seçimlerde en yüksek oyu alan iktidar partisi oldu. Bu özelliğiyle AKP, aynı zamanda 12 Eylül sonrası (ANAP’tan sonra) üst üste iktidara gelen ikinci parti konumuna ulaştı.  

3 Kasım 2002’de koalisyon partilerinin 3.5 yıl sonra aldıkları erken seçim kararı Türkiye’de siyasette bir basiretsizlik ve siyasal öngörüsüzlük örneği olarak tarihe geçmişti. Belki biraz da bu durumun etkisiyle olacak AKP, 12 Eylül’den bu yana ilk defa seçimleri anayasada belirtilen süresi içinde, yani beş yıl sonra yapmayı amaçlamış, ancak Cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle tıkanan süreçte erken seçim zorunlu olarak gündeme gelmişti. Gene de bu seçimler 4 yıl 8 ay gibi uzun bir süreçte yapılmıştır.   

İlginç bir saptama olarak şunu belirtmekte yarar var: 28 Şubat askeri müdahale konjonktüründen doğan ve kuruluşundan kısa bir süre tek başına iktidar olan AKP’nin iktidarının ikinci dönemi gene bir askeri müdahale konjonktüründe (27 Nisan 2007 Muhtırası)  gerçekleşmiştir.

Türk siyaset tarzında her zaman varolan kişisel inatlaşma,  ulusal dar görüşlülük ve basiretsizlik, birçok örneğini daha önceki seçimlerde gördüğümüz gibi, bu kez de seçim meydanlarında ağız dalaşına dönüştü.  Karşılıklı kontur siyaseti olarak süren seçim kampanyasının başaktörü ise GP’nin “mazot 1 YTL olacak” sloganı, CHP ile DP’nin de seçim vaadi oldu. Devlet Bahçeli’nin kürsüden “ip” atması, Erdoğan’ın oğlunun aldığı gemi-gemicik tartışması,  Bakan Pepe’nin oğullarının daire sayısı, Başbakan’ın 60 bin dolarlık saati,  AKP’nin muhalefet partilerini “Dalton” kardeşlere benzetmesi, Baykal’ın yaşı, Erdoğan’ın "tek başına iktidar olamazsam siyaseti bırakırım" tehdidi, Baykal’ın “Rodos’a yüzerim” gafı, Ağar’ın “Edirne’den Hakkari’ye kadar yürürüm” lafı, Erbakan’ın AKP’yi "kireç suyu" na benzetmesi vb. söz düelloları kara mizahı andıran seçim polemikleri oldu.  İki ay boyunca hafızalara kazınan bu söz düellolarıyla düzen partileri, ülkenin hiçbir somut sorununu tartışmadı.  

Bu arada, Türkiye’de giderek daha bilimsel yöntemlerle yapılan ve aslında egemenlerin beklentilerine göre kamuoyu oluşturma görevini de üstlenen anket şirketlerinin araştırmaları da partiler arasındaki yarışın malzemesi oldu.  Tekelci medyanın yönlendirdiği anket yarışında gazeteler yayınladıkları anketlere göre kamuoyu oluşturmaya çalıştı. AKP neredeyse her hafta yaptırdığı anketlerle hem kamuoyunu etkiledi ve hem de seçimin nabzını elinde tuttu.

Bütün çabasını ikinci dönem iktidar olmaya harcayan AKP, iktidarda olmanın bütün avantajlarını kullanarak yoğun bir seçim propagandası yürüttü. Oligarşiye, düzen sınırları içinde siyaset yapma güvencesi vermeye çalışarak istikrar vaadiyle yoluna devam etti.

Kuşkusuz bu seçimin en önemli olayı/olgusu Kürtlerin %10’luk baraja ve bağımsız adaylar için getirilen tüm sınırlamalara rağmen meclise girmeleriydi. AKP ve CHP’nin oylarıyla yapılan düzenlemeler (bağımsız adayların birleşik oy pusulasına yazılması, sıra numarası konulmaması, derin devlet tarafından benzer isimlerin aday gösterilmesi vb.)  DTP’ye karşı iki partinin ortak tutumuydu. Amaç Kürtleri parlamentoya sokmamak, başka bir deyişle DTP’nin Kürt sorununu parlamentoya taşımasını önlemekti. Son anda Yargıtay ve Yüksek Seçim Kurulu’nun 100 kadar adayı listelerden çıkarmasına ve seçimler sırasında yaratılan bütün zorluklara karşın, Bin Umut Adayları beklenenin altında bir sayıya ulaştılarsa da, sonuç başarılı sayılırdı. Çünkü Kürtler parlamentoda ilk defa bir grup kurmayı başarmıştı.  

AKP’nin bu seçimlerden açık ara birinci parti olarak çıkması ve iktidarını devam ettirecek olması, tekelci sermayenin bütün kesimleri tarafından da olumlu karşılandı. “Halk oyunu istikrardan yana kullandı” şeklinde değerlendirmeler yapan tekelci sermaye sözcüleri, AKP’den yeni taleplerini de dillendirmeye başladı.

Tekelci sermayenin bu seçimden beklentisi “tek parti iktidarı” ve istikrardı. Bu bağlamda önümüzdeki dönemde ekonomik ve siyasal istikrarın önemini vurgulayan Güler Sabancı, seçim sonuçlarından oldukça memnundu. Sabancı “AKP yeniden iktidar oldu. Ancak, oyların dağılımı, AKP’nin artık yalnız bir kesimin değil, merkezin partisi olduğunu gösteriyor. AKP’nin 16 milyon civarında oy alması şimdiye kadar geçerli olan bizden sizden ayırımı konusunu da tamamen ortadan kaldırdı” dedi.

2) Kazananlar ve Kaybedenler

a)AKP’nin İkinci Zaferi

Menderes’in DP’sinden bu yana bir siyasi parti ilk kez bu kadar yüksek oy alarak üst üste ikinci zaferini gerçekleştirdi. AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerindeki yüzde 34.28 oy oranını yüzde 46.8'e çıkardı. Başka bir deyişle 10.848.704 oyunu, 4.5 yıl sonra 16.313.344 oya çıkardı.

Erdoğan, "İktidardayken dönemin sonunda oyunu bizim kadar artıran bir başka örnek yok benim bildiğim kadarıyla. AKP'nin yakaladığı başarı ilk kez diye düşünüyorum" derken haklıydı. DP döneminden bu yana iktidardaki bir partinin böyle oy artırması gerçekleşmemişti. Bu bağlamda “AKP’nin seçim zaferi bir milli irade refleksinin sonucudur” diyen Erdoğan, bunun Cumhurbaşkanlığı seçimlerine karşı gösterilen “milli irade refleksi” olduğunu vurguladı.  

4.5 yıl iktidarda olmasına karşın AKP nasıl oldu da yıpranmadı ve üstelik oylarını bu kadar artırabildi?  Hükümetin icraatlarının kısa bir değerlendirmesi bu gerçeğin nedenlerini gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda ekonomistlerin ve siyasi analistlerin önemle üzerinde durdukları olgular özetle şöyledir:

Ecevit hükümeti döneminde yaşanan kriz ve krizin aşılması için IMF mutemedi Kemal Derviş’in yürüttüğü istikrar programının ardından iktidara gelen AKP, bu programın meyvesini topladı. Bu nedenle IMF'yi bile şaşırtacak derecede bir IMF partneri olan AKP, bütün verilen hedefleri uysal-sadık bir icraatçı olarak uyguladı ve karşılığında da IMF'nin hep desteğini aldı.

ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nde işbirlikçi rolünü üstlenen AKP, ABD'den de hep destek gördü. ABD, bu desteğini Türkiye'nin IMF ve AB ile ilişkilerinde de hep hissettirdi.

“Dünya konjonktürü 2002-2007 döneminde, sürekli AKP'nin yelkenine rüzgar taşıdı. Arada bir yaşanan küçük türbülansları saymazsak, dünya ekonomisinde yaşanan likidite bolluğu, stratejisini düşük kur-yüksek faizle sıcak para çekme üstüne bina etmiş, IMF destekli AKP programının her yıl umulanının üstünde yüksek büyüme hızlarına taşıdı.

“Yine fiyatları dizginlemekte bütçe sürekli bir "disiplin" içinde tutulurken sosyal devlet harcamaları azaltıldı, kamu yatırımcı olmaktan çıkarıldı, dolaylı vergiler yüzde 70'e kadar çıkarıldı. Saldırgan bir özelleştirme politikası izlendi. Tarımdan destekler azaltıldı. Bunlar, enflasyonu dizginleyip kamunun net borç yükünü azaltmaya yararken toplumun refahında yarattığı negatif etkiler, "her şey enflasyonu tek rakama indirmek için" argümanıyla karşılandı. Uğranılan refah kayıpları, AKP belediyelerince uygulanan kömür-erzak ianeleriyle telafi edilmeye çalışıldı. Böylece yoksullaştırılan kitleler bu yardımlarla AKP'ye minnettar bırakıldı.” (M. Sönmez)

AKP, 2007'de, 4 yıl sürdürdüğü bütçe disiplinini gevşeterek tam bir seçim ekonomisi uyguladı. IMF'nin örtülü onayı ile uygulanan seçim ekonomisi, AKP'nin tarım kesimi başta olmak üzere, programdan zarar görmüş kesimler ile gerginliğine de büyük yumuşamalar getirdi.

Milli gelir, Enflasyon ve faiz açısından en iyi performans AKP hükümeti döneminde sağlandı. En yüksek ortalama milli gelir artış hızı, Erdoğan Hükümeti döneminde yüzde 7,6 oranında gerçekleşti. Erdoğan Hükümeti döneminde, Faiz oranı, yüzde 62,7 düzeyinden yüzde 18,1 düzeyine kadar indi. Türkiye ekonomisi, ilk kez Aralıksız 20 dönem büyüme başarısını elde etti. TEFE- ÜFE 2002’de 30.80, 29.70 iken, 2006’da 11.58, 9.65 kadar indi.

“AB Tanımlı Merkezi Yönetim kamu borç stokunun milli gelire oranı, 2002 yılında yüzde 93,9 oranında iken, 2006 sonunda yüzde 60,7 seviyesine geriledi. Maastricht kriteri yakalandı. IMF'ye olan borçlar, 2002’deki 23,5 milyar dolar seviyesinden, 8,7 milyar dolar seviyesine kadar indi. Merkez Bankası rezervleri, 2002 yılındaki 26 milyar dolar seviyesinden, 65.8 milyar dolar seviyesine çıktı. Türkiye’nin gayri safi milli hasılası, yüzde 120 oranında artış göstererek 181 milyar dolardan 400 milyar dolara çıktı.” 

40 yılı aşan Avrupa Birliği macerasında somut adımlar bu dönemde atıldı. Ağır aksak da olsa üyelik öncesi son adım olan müzakerelere geçildi. Yabancı sermayenin girişi bu aşamadın sonra hızlandı.

Bir şekilde ekonomik istikrar yakalayarak sermayenin güvenini ve desteğini alan AKP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden de yararlandı. Seçiminin 1. turunda Genelkurmay’ın yayınladığı 27 Nisan Muhtırası hükümetin işine yaradı. Muhtıraya muhalefet partisi CHP alkış tutarken, AKP hükümeti askeri bir müdahale ile mağdur duruma düştüğünün bilinciyle davrandı ve aynı kararlılıkla karşı bir bildiri yayınlayarak ilk kez askeri otoriteye karşı sivil otorite iradesi gösterdi.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Özal, Demirel ve Sezer için hatırlanmayan anayasanın 367 şartının Abdullah Gül için aranması ve bunun yarattığı tartışmalar da hükümetin işine yaradı. Bu süreçte Genelkurmay, Cumhurbaşkanı Sezer ve CHP’nin ortak hareket etmesi ve Anayasa Mahkemesi’nin bir nevi senato görevini üstlenerek meclis iradesini yok sayan bir karar alması, AKP’nin “Müslüman bir Cumhurbaşkanı seçtirmediler” propagandasına zemin hazırladı. Bu slogan AKP’nin seçim propagandasının temelini oluşturdu.

AKP, tekelci medyanın ekonomik beklentilerini dikkate alarak yanına çekmeyi başardı. Bazı medya kuruluşlarının TMSF tarafından ele geçirilmesini sağladı ve bunları kendi amaçları için kullandı. Zaman zaman didişse de sopa-havuç ikilisini iyi kullanarak genelde icraatı boyunca ve seçim sürecinde medyayı büyük ölçüde yanına çekti.

Hükümetin belki de en büyük kozu TOKİ oldu. Anadolu'nun dört bir yanında binalar yükseldi. Düşük gelirliler ev sahibi olabildi. Toplu Konut İdaresi, 81 il ve 338 ilçede 732 şantiye ile yapımına başladığı 268 bin konutun 140 binini tamamladı. KÖYDES projesi ile köysüz yol neredeyse bitmek üzere. 23 bin 845 km asfalt, 28 bin 356 km stabilize yolun yapımı gerçekleştirildi. 364 köprü ve 6 bin 532 menfez inşa edildi.. 2 bin 245 köy ve mahalleye şebekeli içme suyu götürüldü. 9 bin 461 köyün içme suyu şebekesi güçlendirildi.

Bu süreçte beklenildiği gibi AKP ne bölündü ve ne de büyük fireler verdi. AKP, 365 sandalye ile girdiği Meclis'i 351 sandalye ile bıraktı. Fire 4.5 yılda sadece 14 oldu. CHP muhalefette olmasına rağmen 177 sandalyeyi 151'e düşürdü. CHP'nin izlediği yanlış politikalar da AKP'nin işini kolaylaştırdı ve puanının artmasına yardım etti.

 Merkez sağı oluşturma potansiyelleri yüksek görünen DYP ve Anavatan'ın birleşme ve ortaya büyük bir sinerji çıkarma şansını, kısa zamanda harcamaları, siyasal basiretsizlikleri, AKP'nin zaferindeki bir diğer önemli etken oldu. Bu iki partinin kitle tabanını oluşturan “milliyetçi ve muhafazakar” seçmen oyunu AKP’ye verdi. DP, DYP-ANAP bütünleşmesinin bir ürünü olarak kurulsa ve seçime birleşmiş bir parti olarak katılsaydı, AKP oylarını bu kadar artıramayacaktı.

AKP için şimdi yeni bir dönem başlıyor. Erdoğan 4.5 yılda kazandığı deneyimlerin ışığında önümüzdeki dönemde daha ihtiyatlı adımlar atacaktır. Ordu ile çatışmaktan kaçınacak, ama kendi programını da daha bir kararlılıkla uygulamaya çalışacaktır. Bu bağlamda Cumhurbaşkanlığı seçimlerini uzlaşmacı bir tutumla çözümlemeye çalışması, ordu ile çatışmaktan kaçınması mantıklı bir tutum olacaktır.  

Merkez soldan ve merkez sağın çeşitli kesimlerinden aldığı kadrolarla partiyi merkeze çeken Erdoğan, parti içindeki tüm güç dengelerini değiştirmiş ve kendi liderliğini de güçlendirecek bütün tedbirleri almıştır. Bu nedenle tek adam konumuna yükselen Erdoğan, iktidarını bir dönem daha ve rahat bir şekilde yürütebilecek imkanlara sahiptir.

Seçimlerden birkaç hafta önce Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’la Dolmabahçe’de yaptığı görüşmede ordu ile gerginliğin giderildiği ve Cumhurbaşkanlığı konusunda bir uzlaşma yapıldığı kulislerde fısıldanmıştır. Ancak, 27 Nisan Muhtırası’yla birlikte askeri müdahale koşulları hala devam etmektedir. Bu nedenle ordunun duyarlı olduğu laiklik gibi sorunlarda AKP uzlaşmaz bir tutum gösterdiğinde karşısında gene orduyu bulacaktır. Hükümet ile ordu arasında gerginlikler yaşandığı sürece de, askerler hükümeti yaptığı her yanlışta sıkıştıracaktır. Özetle, önümüzdeki dönemde AKP iktidarını rahat bir ortamda sürdürmek isterse, bir şekilde ordu ile iktidarını paylaşmak zorunda kalacaktır. Bu da Erdoğan’ın en büyük handikapı olacaktır.

Öte yandan, 27 Nisan Muhtıra süreci devam etmekte olduğu için seçim sonuçları karşısında ordu hiçbir şey olmamış gibi davranmayacaktır. Şimdiye kadar toplumun/milletin tümü adına “siyaset üstü” bir yerden müdahaleye alışmış olan ordu, % 46 oranında oy almış bir siyasi irade gücüne karşı tutum alırken daha dikkatli olacaktır. Bu nedenle de doğrudan müdahale etme koşulları olmayan bu süreçte ordu, siyaseti etkilemek için yeni strateji ve taktikler geliştirecektir. Sözgelimi, Erdoğan orduyla uzlaşısını sürdürmez ve yeni Cumhurbaşkanı seçiminde eskisine benzer bir tutum sergilerse, ordu 27 Nisan Muhtırası’nın derinleştirilmesi şeklinde veya yeni bir formatla müdahale yöntemleri bulacaktır.

b) CHP’nin Bitmeyen Yenilgisi

Cumhuriyet mitingleri merkez solun seçim ittifakı yapmasını sağlamış, yıllardan beri yollarını ayırmış olan CHP ve DSP ilk defa bu seçimlerde bir çatı altında seçime girmişti. Bir tür kitle baskısıyla oluşan bu seçim ittifakı tabanda olumlu karşılanmış, her iki parti içindeki muhalefet kerhen de olsa bu oluşumu destek vermişti. Baykal istemediği için dışarıda kalan SHP de seçimlere katılmayarak bu seçim ittifakını desteklemişti. Bütün beklentiler bu ittifakın başarılı olacağı ve en azından bir CHP-DSP-MHP koalisyonun kurulacağı şeklindeydi.

CHP bu süreçte, 1976 yılından beri kabul ettiği sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini son yıllarda tümüyle reddetmiş ve milliyetçi bir çizgiye yönelmişti. Daha önce Ecevit’in DSP’yi soktuğu kulvarda geliştirdiği “milliyetçi sol” söylemi kısa zamanda bir siyasal taktik olmaktan çıkmış ve CHP’nin karakterini belirlemişti. Baykal’ın liderliğindeki CHP, kısa zamanda milliyetçi ve militarist bir parti haline gelmişti.  

1991’den beri partide iktidar olan, fakat siyasal iktidar hedefi gütmeyerek ana muhalefet partisi olmaya soyunan Baykal ve ekibi, bu seçimde de meclisteki konumunu korumayı amaçladı. Bu nedenle seçim programında ne tutarlı bir ekonomik istikrar önerileri sunabildi ve ne de somut hedeflere dayalı alternatif bir parti görünümü sergileyebildi. CHP-DSP ittifakı, tüm Türk milliyetçilerine taş çıkartırcasına egemen ulus ve devlet şovenizmine dayalı bir siyaseti, 2002 seçimlerinden beri değişim talebi içinde olan kitlelere dayattı. 

Ancak, aslı varken sonradan milliyetçiliği ve militarizmi benimsemiş CHP’ye kitleler oy vermedi. CHP’nin milliyetçiliği esas olarak MHP’nin işine yaradı. Madem arada bir fark kalmadı diyen birçok CHP’li oylarını MHP’ye verdi. MHP de yeniden yükselişe geçmenin daha rahat bir ortamını buldu. Özetle, sosyal demokrat bir parti olmaktan hızla uzaklaşıp Türk milliyetçisi bir parti haline gelen ve aynı kulvarda MHP ile yarışır duruma gelen CHP, MHP’nin yelkenine rüzgar taşıdı. CHP, milliyetçi derken MHP'ye oy kaptırdı.

Erdoğan eski sosyal demokratları partisine vitrin olarak alırken, Baykal parti içindeki sosyal demokrat ilkeleri benimsemiş olanların milletvekili olmalarını engelledi. Bunun yerine merkez sağdan bazı isimleri alarak merkez parti rolüne soyundu. İlhan Kesici, Lütfullah Kayalar, Edip Safder Gaydalı gibi isimleri partiye almasına karşın, merkez sağdan gene de oy alamadı.

Baykal’ın CHP'nin bu gidişatının başına böyle bir hezimeti getireceği sır değildi. Nitekim seçim sonrası CHP genel merkezinden yayılan bir bilgiye göre zaten Baykal ve ekibinin beklentisi AKP’nin tek başına iktidar olabilecek sayıda milletvekili çıkarabileceği şeklindeymiş. DP’nin barajı aşması halinde de AKP’nin oyları 276’nın üzerinde olacakmış. CHP’nin kendi beklentisi ise %25 civarında oy alacağı şeklindeymiş. Yani Baykal ve ekibi, kendilerine gene ana muhalefet görevini layık görmüş.  

Genelkurmay’ın çağrısıyla Cumhuriyet gazetesi ve benzer çizgideki diğer medyaya ve Cumhuriyet Mitingi örgütleyicilerine hakim olan söylemde şekillenen “laik cumhuriyeti koruma ve kollama refleksi”, zaten iktidar olmayı değil, AKP’nin anti laikliğini düzen sınırları içine çekmeyi amaçlamıştı. Bu nedenle Baykal ve ekibi sonucu bir seçim yenilgisi olarak değerlendirmedi ve hatta 2002 seçimlerine göre % 1.5 oranında oy attırdıklarını iddia etti. 

CHP, sosyal demokrat bir partinin "sınıf"a dayanması gerektiğini, sınıf beklentilerini programının omurgası olması gerçeğini biri anda unutup, "ulus"u sınıfın önüne koyup Türk milliyetçiliğinin bayraktarı oldu. Bu nedenle egemen ulus ve devlet şovenizmini körükledi, statükoculuğu savundu ve militarizmden medet ummaya başladı. Bu bağlamda askerin yedek gücü olmak, MHP'yle koalisyon yapmak, Kürt sorununu ulusal baskı, terör ve asimilasyonla çözmek gibi söylemlerle bir ara rejim partisi haline geldi. CHP, Cumhurbaşkanı seçimini rejim tartışmasına dönüştürdü. Genelkurmay’ın “siyasete müdahalesini”  savundu ve böylelikle Kürtlerin, ezilenlerin, işçilerin ve kent yoksullarının oylarının, bu konuda mağdur durumda olduğunu iddia eden AKP’ye kaymasına neden oldu. Böylelikle CHP, bu son yenilgisiyle (2004 yerel yönetim seçimlerinde de bu durum şekillenmişti) birlikte artık Türkiye partisi olma niteliğini yitirdi ve bir bölge partisi haline geldi.

Baykal ve ekibi bu yenilgiden sonra ne yapacak? Seçimden iki gün sonra Baykal’ın yaptığı açıklamayla bu parti iktidarının tutumu belli oldu. Hemen harekete geçen parti içi ve parti dışı muhalifler, yeni oluşum arayışlarına (yeni parti kurmak, SHP-DSP’yi birleştirmek vb.) başladı. Sosyal demokrat çizgide yeniden bir toparlanmanın nasıl ve hangi kulvarda olacağı ve bunda başarılı olup olunmayacağı, esas olarak önümüzdeki siyasal ve toplumsal süreçte belirlenecek.   

c) MHP’nin Yeniden Yükselişi  

MHP, 1999 seçimlerinde %18 oy alarak muazzam bir yükselişe geçmiş, 3,5 yıllık koalisyon ortaklığından sonra yapılan 3 Kasım 2002 seçimlerinde barajın altında kalarak meclis dışına sürüklenmişti. 22 Temmuz seçimlerinde ise MHP ikinci büyük zaferini yakaladı. “Tek başına iktidar” sloganıyla ve bilinen üslubu ile gergin bir propaganda tarzı sürdüren Bahçeli % 14.5 oy oranıyla 70 milletvekilini yeniden meclise sokmayı başardı.  

MHP’nin yükselişini geçmişte konjonktürel duruma bağlayanlar için bu yeni durum sürpriz oldu. MHP’nin gücünün farkında olmayanlar veya onun yükselişini tehlikeli görmeyenler, bu kez felaket senaryoları yapmaya başladı.

Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın “kitlesel tepki gerekli” çağrısıyla başlayan Cumhuriyet mitinglerinde yükselen egemen ulus ve devlet milliyetçiliği bu mitinglerin aktif katılımcılarından biri olan MHP’nin işine yaramıştı. Mitinglerde dillendirilen Kemalist laikliği söylemi de AKP’nin alternatif söyleminin güçlenmesine neden olmuştu.

İşçi Partisi’nden MHP’ye kadar egemen ulus ve devlet savunuculuğu yapanların katıldığı bu mitingiler de parsayı adıyla, söylemiyle ve geçmişiyle herkesten daha Türk milliyetçisi olan MHP toplamıştı. AKP ise gerek sayısal katılımı ve gerekse kitlesel coşkusuyla bir şekilde alternatif seçim mitingleri düzenleyerek kendi söylemini ve konumunu güçlendirmişti. CHP ve DSP ise, milliyetçilik söyleminde MHP ile yarış etmeye başlamış ve her fırsatta müttefik bir konum sergilemişlerdi. Seçim propagandaları sırasında MHP ile koalisyonu dillendiren Baykal’ın Atatürk milliyetçiliği, Bahçeli’nin Türk milliyetçiliği söylemi kadar başarılı olamamıştı.   

Kitlelere vaat ettiklerini gerçekleştiremeyen, sözü ve eylemi daima birbiriyle çelişen MHP, bitmeyen iç çatışmalarının da etkisiyle içinde yer aldığı 57. hükümet döneminde çok yıpranmıştı. Seçim barajına takılıp meclis dışı kalmasından beri parti içi muhaliflerle uğraşan Bahçeli, sonunda onların bir kısmını pasifize etmiş, bir kısmını da partiden uzaklaştırarak parti içi istikrarı yenden kurmuştu.

Bu son seçim başarısıyla da liderliğini iyice pekiştiren Bahçeli, Türkeş’ten sonra partiyi en sağlam çizgiye oturtan kişi oldu. Seçim sonuçlarını değerlendiren Bahçeli, seçimlerde “MHP'nin  oylarının iki katına çıktığını, ancak MHP'ye önemli bir muhalefet görevi verdiğini” söyledi. CHP ile koalisyon hesapları yaparken, CHP’nin başarısızlığından dolayı muhalefet yapma görevini üstlenmek zorunda kalan Bahçeli, AKP'nin oyunun bu kadar nasıl artırabildiğini anlayamadığını belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:

"AKP'nin bu kadar hata, bu kadar yanlışına rağmen oylarını bu kadar artırması hayret edilecek bir durum. Nasıl oluyor, anlamakta zorluk çekiyorum. Çünkü gerçekten birçok önemli hata ve yanlış yaptılar. Halkın bunu anlamamış olması hayret edilecek bir şey."

 Bahçeli, "Siz bu artışı nelere bağlıyorsunuz?" soruma ise şu karşılığı verdi: "Sanıyorum, son olaylar üzerine izledikleri mağduriyet politikası etkili oldu. Halk arasında bunun propagandasını yaptılar. İşte Müslüman bir cumhurbaşkanı seçtirmediler diye propaganda yaptılar. Bunun üzerinden etkili olmaya çalıştılar” dedi. MHP lideri Devlet Bahçeli bunu biraz daha açık bir lisanla, “'Meclis iradesine yönelik dışarıdan yapılan dayatma ve zorlamaların toplumda kabul görmediği ve iktidar partisine hak etmediği bir desteği sağladığı anlaşılmaktadır” şeklinde açıkladı.

Birkaç gün sonra basın toplantısı yapan Bahçeli, “Cumhurbaşkanlığı seçiminde sorun yaratmayacaklarını, meclis iradesine saygı göstereceklerini, gerginliğin değil uzlaşının savunucusu olacaklarını”, söyledi. Ancak, sözü ve eylemi her zaman çelişkili olan MHP’nin mecliste uslu duracağına hiç kimse ihtimal vermiyor. Kürt milletvekilleri ile sosyalist milletvekiline karşı boş durmayacağı, onlar üzerinde baskıcı bir tutum sergileyeceği biliniyor. CHP ile sayısal farklılıkları fazla olmadığı için ikisi arasında bir muhalefet yarışı yaşanabilir. AKP’nin getirdiği çeşitli anayasal ve yasal değişikliklere destek verecek olan MHP ile CHP’nin şimdiki balayı durumu bir süre sonra sona erebilir.

Bu seçim sonuçlarıyla MHP’nin yeniden yükselişe geçmesinin tesadüfi olmadığı, kendisine karşı oluşumların hemen hepsinin (BBP’den ATP’ne kadar)  başarısızlığının kanıtlanmış olduğu gerçeğinden hareket eden Bahçeli, faşist hareketin tartışmasız tek lideri olduğunu ispat etmiş gibidir.  Bahçeli, şimdi gerek meclis içi ve gerekse meclis dışındaki güçlerini konsolide edecek ve yerel seçimlerden başlayacak tek başına iktidar olma hedefiyle hareket edecektir.

Yoğun parti içi sorunlarıyla ve sosyal demokrat camia ile uğraşmak zorunda kalacak olan CHP’ye karşın, MHP kendisini AKP’ye karşı iktidar alternatifi olarak lanse etme sürecine sokacaktır. MHP’nin bu çabası ise AKP ile giderek daha ciddi sorunlar etrafında çatışması anlamına gelecektir.

d) Diğer Partilerin Durumu

DP, GP, SP, BBP, BTP, HYP vb. partilerin hepsi de yenilgiyle çıktı bu seçimden. Ne Ağar DP’yi, ne Uzan GP’yi ve ne de Erbakan SP’yi parlamentoya sokabildi. Yazıcıoğlu bir uyanıklık yapıp bağımsız aday olarak meclise girmeyi başardı. İlk defa seçime giren Y. N. Öztürk de boyunun ölçüsünü aldı.

2002 seçimlerinden beri gündemde olan DYP-ANAP birleşmesi 22 Temmuz seçimlerinden hemen önce gündeme geldi. Erkan Mumcu ile Mehmet Ağar’ın alelacele birleşme/bütünleşme çabaları hüsranla sonuçlandı.  Birleşme sürecinin DP’nin kurulma ayağında kalması, bir anda bu çabanın estirmeye başladığı rüzgarın kesilmesine neden oldu. Dahası ANAP’ın DYP’nin bazı manevraları karşısında, hem bu birleşmeden ve hem de seçime katılmaktan vazgeçmesi, Ağar ve yeni partisi DP’yi barajın altına sürüklemekle kalmadı, DYP’nin eski oylarına bile ulaşmasını engelledi. Böylelikle Mehmet Ağar’ın dokunulmazlık zırhı rüyası bitti. DYP ile ANAP’ın oyları da AKP’ye gitti.  Bu, merkez sağda yaşanan en dramatik bir durumdu.  Bunun farkında olan Demirel bile DP’den uzak durmuştu. .

Cem Uzan’ın 2002 seçimlerinde medya gücü ve büyük paralar harcayarak başlattığı propaganda yöntemleriyle kazandığı oylar bu seçimlerde uçup gitti. GP ne barajı aşabildi ve ne de önemli bir başarı gösterebildi. Böylelikle Uzan ve GP’si siyaset sahnesinden tasfiye oldu. GP oylarını esas olarak MHP’ye kaptırdı. Aslında, GP, MHP’den ödünç aldığı oyları vermiş oldu.  

3) Bin Umut Adayları ve DTP  

Mart 1994'te HEP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve Kürt milletvekillerinin tekme-tokat meclisten atılmalarından beri ilk defa Kürtlerin siyasi taleplerini doğrudan dile getirecek DTP meclise girdi. Son üç seçimden beri baraja takılan Kürt özgürlük hareketinin siyasi temsilcileri, bu kez bağımsız adaylarla seçime girme yöntemini uygulayarak %10’luk baraj engelini aştı. Mecliste grup kuracak kadar bir sayıya ulaşan DTP bir misyon üstlenerek Türkiye tarihinde bir ilki gerçekleştirdi.

DTP'nin meclise girmesinin en önemli sonucu Kürt sorunun meşru ve yasal bir zeminde tartışabilecek olmasıdır. Kürt sorunu artık bin bir zahmetle yapılan özel toplantılardan (panel, konferans, sempozyum vb.) meşru ve yasal temsilcileri tarafından meclise taşınacaktır. Kürt sorununun ülke kamuoyunda daha iyi ve kolay anlaşılması ağlanacaktır. Dahası Kürt siyasal kimliğinin meşrulaşmasına ve ülkenin demokratikleşmesine hizmet edecektir.

Bu yeni süreç, hem Kürt hareketinin meşru ve yasal temsilcilerine ve hem de Kürt sorununun adil ve demokratik siyasal çözümünden yana olan güçlere benzer görev ve sorumluluk yüklemektedir.

Tahmin edileceği gibi, mecliste MHP ve CHP gibi milliyetçi ve militarist iki partinin varlığı, DTP’nin işlerini bir hayli zorlaştıracaktır. Ayrıca şimdiye kadar tek taraflı ateş çabalarının hepsini boşa çıkaran ve çatışma ortamından yana olan güçlerin boş durmayacağı da unutulmamalıdır. Devletin çatışma ortamını devam ettirme çabası esas olarak DTP’nin meclisteki demokratik etkinliğini kırmaya yönelik olacaktır.

DTP’nin meclis icraatı, Kürt sorununun çözümü yolunda varolan müzakere çabalarına ve tartışma ortamının olgunlaşmasına katkıda bulunacaktır. Bu süreç aynı zamanda Kürtlere karşı önyargıları ortadan kaldırabilir ve giderek egemen ulus ve devlet şovenizminin kırılmasına neden olabilir. Bu bakımdan meclis içi ve meclis dışındaki tümü emek, barış ve demokrasi güçlerinin ortak bir program etrafında hareket etmesi önemlidir.

DTP'liler mecliste gerçekleşmesi muhtemel yeni anayasa değişikliklerine destek verecekleri ve böylelikle hem Türkiye'nin demokratikleşmesine ve hem de Kürt siyasi kimliğinin meşrulaşmasına katkıda bulunabilecekleri bilinmektedir. Çünkü, hükümet onları doğrudan temsilci olarak kabul etmek zorunda kalacak ve Türk kamuoyu da giderek bu duruma tahammül edecek bir konuma gelecektir.

DTP’nin meclisteki varlığı, Kürtlerin taleplerini kurumsal yollardan dile getirmeleri için çeşitli imkanlar yaratacaktır. Bu bağlamda PKK’nin uygulamaya koyduğu “ateşkes ve karşılıklı görüşme” talepleri ilk kez meclis kürsüsünden yasal ve meşru temsilcileri aracılığıyla dile getirilebilecektir.

DTP'nin meclis tecrübesinin başarısızlığı, daha ciddi sorunların çıkmasına neden olacaktır. Böyle bir durumda gerek partinin konumu ve gerekse parlamento deneyimi tartışma konusu haline gelecektir. DTP’nin başarısızlığı halinde ortaya çıkacak sorunların farkında olan devlet, DTP’yi çeşitli provokasyonlarla tasfiye etme ve meclis dışına atma yolları arayacaktır. Daha şimdiden Genelkurmay DTP’li milletvekillerine tavır almaya başlamış, ve milletvekillerinin mecliste yemin törenleri yapılırken sıra DTP’lere geldiğinde Büyükanıt ve diğer Kuvvet Komutanları birlikte meclis salonunu terk edeceklerini açıklamıştır.  

Öte yandan, DTP beklediği sonuca ulaşamamış ve 30-40 milletvekili beklerken bu sayı 23’de kalmıştır. DTP, 3 Kasım 2002 seçimlerine göre önemli oranda bir oy kaybetmiştir. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Mersin gibi Kürt nüfusunun yoğun olduğu büyük illerde hem Kürtlerden ve hem de sosyalistlerden gerekli desteği alamayan DTP, aynı şekilde Kürt illerinde de önemli oranda oy kaybetmiştir. Buna karşın AKP Kürt illerindeki oylarını önemli oranda artırmış ve bazı illerde AKP   bağımsızlara fark atarak Kürt illerinde toplamda 60'ın üzerinde milletvekili çıkarmıştır.

DTP hala Kürt seçmen kitlesinin önemli bir kesimine ulaşabilmiş değil. Başka bir deyişle Kürt seçmenin önemli bir kesimi devlet baskısıyla ve aşiret bağlarıyla başka partilere oy vermeyi sürdürüyor. Bu durum, Kürt seçmenin siyasi bilincinin düşük olmasıyla açıklanabilirse de, AKP'nin Kürt illerinde sağlam bir tabana sahip olduğu unutulmamalıdır. 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP'ye çok fazla ilgi göstermeyen mütedeyyin Kürtler AKP'ye oy vermiştir.  

Bunun nedenlerinden biri, dindarlığı ve "Kürt realitesini" kabul edişiyle birlikte Erdoğan’ın siyasi duruşunun Kürtler arasında takdir edilmesidir. AKP’nin Kürt sorununa diğer partilerden daha ılımlı baktığını ve aynı zamanda cumhurbaşkanlığı krizinde haksızlığa devlet tarafından uğratıldığını düşünen dindar Kürtler bu seçimde AKP’ye oy vermiştir. AKP'nin özellikle yoksul kesimlere yönelik eğitim, sağlık, gıda ve ısınma yardımları da insanlar arasında partiye ilgiyi arttırmıştır. AKP’li belediyelerin hükümet destekli icraatları da Kürtler arasında bu partiye karşı ilgi uyandırmıştır.  

Bu nedenle DTP’nin en kuvvetli olduğu yer olan Diyarbakır'da bile AKP yüzde 41.2 oy almıştır.  Bu illerde oy bandı ortalama yüzde 40-50'larda gezinmiştir. CHP ve MHP ise bölgede hepten silinmiştir.  

DTP'li bağımsızların toplam oyu yüzde 3.8 oldu. Oysa 2002 seçimlerinde DEHAP yüzde 6.14 oy almıştı. Oy veren kişi sayısında da ciddi düşüş var. 1 milyon 933 bin 980 kişiden alınan oy, 2007'de 400 bin oy kaybıyla gerçekleşti. 2002 seçimlerinde alınan oylar bu seçimde muhafaza edilebilmiş olsaydı, Bin Umut Adayları toplamda 37 milletvekili çıkartacaktı.

Batı illerinde ise geniş bir sol birliğin sağlanamaması oyların düşmesine neden oldu. CHP ve MHP gibi milliyetçilik yarışına girmeyen ve Kürt illerinde “kardeşlik” söylemi geliştiren AKP oylarını artırdı. Bu da DTP’nin daha az milletvekili çıkarmasına neden oldu.

DPT, Bin Umut Adayları’nın belirlenmesinde bazı eksikler yapmış ve bu yüzden bir kaç milletvekilliğini kaybetmiştir. Bu bağlamda Baskın Oran-Doğan Erbaş saflaşmasında iki milletvekili birbirlerinin önünü kesmiş ve bir milletvekilliği kazandıracak oylar heba olmuştur. Ufuk Uras’a biraz torpil geçilmiş, Levent Tüzel İzmir’den aday gösterildiği için seçilme şansı azalmıştır. Akın Birdal’ın Diyarbakır’dan aday gösterilmesi ise sosyalistlere yapılmış büyük bir jest olmuştur. Adana ve Mersin illerindeki aday belirleme yöntemleri ve bu illerde sol birliğin cılız kalması adayların az farkla kaybetmelerine neden olmuştur. Bu iki ilde diğer sol partiler oylarını bağımsız adaylara verselerdi, durum farklı olacaktı.  

Her şeye karşın Mersin, Adana, İstanbul Birinci ve İkinci bölge ve İzmir’de alınan oylar analiz edildiğinde bir gerçeğin altını çizmekte yarar var: Bu illerde alınan oylar, (300-500 oy farkıyla milletvekilliği kaybetmeler vb.) sosyalist hareket ile Kürt özgürlük hareketi arasında yapılması kaçınılmaz olan stratejik ittifakın ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Bu illerde ve tabi ki başka illerde de diğer sol ve sosyalist partiler kendi başlarına seçime girmek yerine Bin Umut Adaylarını destekleselerdi, parlamentoda daha çok sosyalist milletvekili olabilirdi.

Bu arada sol ve sosyalist partilerin bu seçimlerde esamesi okunmadı. Hem seçimlere girip hem de parti genel başkanını Bin Umut Adayları arasında parlamentoya gönderen ÖDP gibi partiler, Kürt hareketinden uzak durarak bu sürecin aleyhine çalışmış oldular. Yine bu tarihsel sürecin önemini kavrayamayan diğer bazı sosyalist parti ve örgütler de, 300-500 oy alma pahasına bağımsız adaylarla seçimlere girerek anlamsız bir iş yapmışlardır.  Ulusal sol kervanına katılan “Yurtsever Cephe”siyle TKP de tek başına katıldığı bu seçimlerde hüsrana uğramıştır. 

Şimdi sol ve sosyalist partilere düşen görev, 22 Temmuz seçimlerinin sağlıklı bir değerlendirmesini yapmak ve buradan devrimci görevler çıkarmaktır. Yaşanılan bu seçim tecrübesinin bilince çıkarılması, her şeyden önce önümüzdeki yerel seçimlerde en geniş sol güçbirliği için şimdiden hazırlıklara girişilmesi anlamına gelecektir.  

4) Burjuva Parlamento ve Seçimler   

Kapitalist devlette parlamento, genel oya dayalı olarak oluşturulan yasama organıdır. Bu organın genel oya dayalı olarak oluşturulması burjuvazi açısından önemlidir. Çünkü bu ona görünürde "halkın rızasına dayalı" olarak yönetme olanağı verir. Burjuvazinin çeşitli yöntemlerle halkın bu "rızasını" alması, iktidarının daha güvenilirliği ve sürekliliği bakımından gereklidir.

Genel oya dayalı olarak yapılan seçimler, burjuva parlamentonun oluşturulma biçimidir.  Kapitalist devlette parlamento egemen sınıfın temsilcilerinden oluşturulan bir “yürütme kurulu” niteliğindedir. Burjuvazi halkın gerçek temsilcilerinin parlamentoya seçilmemesi için her türlü tedbiri alır. Bunun için ve genel kural olarak her seçimde yasal ya da fiili engeller yaratır. Parlamentonun her düzeydeki egemen sınıf temsilcilerinin birbirleriyle danışıklı söz düellesu yaptıkları bir yer haline getirilmesine özel bir dikkat gösterir.

Devrimciler için parlamento amaç değil, bir araçtır. Parlamentoyu iktidara ulaşmanın yolu olarak görenler, bunu amaç haline getirirler. Araç olmasını küçümseyenler de ondan yararlanmasını bilmezler. Bu iki farklı tutum, aynı zamanda sosyalist hareketin iki temel sapmasına tekabül eder.

Burjuva parlamento ve onun fonksiyonları sorunu, kapitalist toplumda "ezen-ezilen, yöneten-yönetilen, temsil eden-edilen, tercih eden-edilen" gibi sınıf ilişkileri bağlamında ele alınmalıdır. Marksizm’de sorunun indirgenebileceği nokta, "temsil-ezme ve bunların arada bir tercih edilme izni"dir. Burjuvazi açısından yol ancak buraya kadar ulaşır. Bunun ötesine ulaşılmaya çalışıldığında veya ulaşmanın ihtimalleri ortaya çıktığında, burjuvazi bu oyundan vazgeçer. Bu nedenle, burjuvazi hiçbir zaman oyunu kuralları ile oynamaz ve kendi devletinde çıkarlarını zedeleyebilecek her hangi bir duruma müsaade etmez. Bir azınlık iktidarı olan burjuva diktatörlüğünün görünürdeki tüm demokratik kuralları,  kendi diktatörlüğünü gizlemeye ve soyut bir demokrasi vaadiyle halkı aldatmaya yöneliktir.

Başta işçi sınıf olmak üzere, tüm emekçiler ve ezilenler, kendilerini kurtarmak için yeteri kadar bilinçlenmedikleri sürece, kendilerini ezen sınıfların temsilcisi partilerin kuyruğuna takılabilirler. İşçi sınıfı ve emekçiler, kendileri için sınıf olmaya başladıkça örgütlenmenin bilincine varırlar. Kendi siyasal partilerini kurarlar ve kendi adaylarını desteklerler.

Engels’e göre kapitalist devlette burjuvazinin emekçi kitlelere tanıdığı “genel oy hakkı, işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeye sağlayan bir gösterge” olarak ele alınmalıdır. Çünkü “genel oy hakkı termometresinin, emekçiler için kaynama noktasını göstereceği gün” yani gerekli koşullar oluştuğunda onlar da kendi iktidarlarını kuracaklardır. Bugünkü kapitalist sistem ve burjuvazinin devlet egemenliği şartlarında “bundan daha fazla bir şey olamaz” ve asla olmayacaktır.  

Burjuvazi, kendisi ve müttefikleri için koyduğu “demokratik kurallara/sınırlara” dayanarak işçi sınıfının kendi öz gücünü ortaya koymasına müsaade etmez. Burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin emekçiler tarafından özgürce kullanılmasını çeşitli yöntemlerle engeller. Her bir “demokratik hakkın” kullanılmasının önüne kayıt üstüne kayıt getirir. Bu nedenle kapitalist düzende işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi, burjuva parlamentoda çoğunluğu ele geçirerek iktidar olma amacıyla sınırlanamaz. Emekçilerin bu yoldan iktidara gelmelerinin mümkün olmadığı tarihsel olarak görülmüştür. Bu konuda yakın tarihin birçok acı tecrübelerinden söz etmek mümkündür.

Lenin “Burjuva parlamentarizminin tarihsel olarak miyadını doldurduğunu, fakat siyasal olarak önemini koruduğunu” vurgulamıştır. Bu bakımdan devrim ve sosyalizm mücadelesini parlamenter mücadele ile sınırlamadan, siyasal gerçeklerin açıklanması ve siyasal mücadelenin önemli bir manivelası olarak burjuvazinin bu en etkili kürsüsünün kullanılması önem taşımaktadır.

Ancak, bu konuda ülke pratiğinde ortak bir kavrayıştan ve yönelimden sözetmek mümkün değildir. Ülkenin özgün koşulları “toplumsal meşruiyet” ile “yasallık” arasındaki çizgiyi belirsiz hale getirmiş olmasına rağmen, genellikle sosyalist hareket bu ikilem arasında sıkışıp kalmıştır.

Bu nedenle toplumsal bir meşruiyet kazanmış olan Kürt özgürlük hareketinin siyasal meşruiyet için sürdürmeye çalıştığı yasal parti faaliyeti bir ikilem gibi algılanmaktadır. Oysa PKK dağda gerillası mecliste milletvekili olan bir siyasal hareket olarak siyasal ve toplumsal meşruiyet kazanmıştır. Sosyalist hareket bu gerçeğin bilincine varmalı ve iki hareket arasındaki stratejik ittifakın devrim ve sosyalizm mücadelesinin her aşamasında ne kadar önemli olduğunun ayırdına varmalıdır.

5) Siyasal Durum ve Görevler   

Bu yazıyı yazarken Kurtuluş yazınında bundan önceki “siyasal durum” ya da “politikada yeni dönem” vb. yazılarını bir kez daha gözden geçirdim. Bunların her birinde önemli siyasal öngörüler ve izlenecek stratejik ve taktik politikalar var. Ancak, siyasal pratikte bunların hiçbirine uygun tutumlar alınmamış, belirlenin politik hatta ilişkin eylem planları yapılmamış ve dolayısıyla saptamalar ortalıkta kalmış. Oysa yeni stratejik politikalar; ilkin onu ortaya koyan ve kolektif bir irade göstererek karar haline getirenlerin aynı doğrultuda kararlılıkla yürümeleri; ikinci olarak da, görev ve sorumluluk sahibi kadroların ortaya konulan politikaları sahiplenmeleri şeklinde birbiriyle iç içe geçen bir örgütsel ve siyasal süreçte hayata geçirilebilir. Bu nedenle, alınan kararları işleri yoluna koymak için yapılan “uzlaşmalar” ve “tren sallama manevraları” olarak algılayanlar ile onları “afaki” gören ve nasıl olsa gerçekleşmeyecek diye “bildiğini okuyan” anlayışlarla “yeni atılımlar” yapmak mümkün değildir.   

Siyasal ve toplumsal mücadeleler tarihinde ve kendi tarihimizde sıkça görülen bütün istikrarsız süreçler, bu temel zaaftan kaynaklanmış ve kimi zaman pratikten soyutlanarak ele alınan tarihsel bilgi ve belgeler tarih yazıcılarını bile yanıltmıştır. Dünyada ve Türkiye’deki çok yönlü gelişmeler dikkate alınmadığı, devrim ve sosyalizm mücadelesinin çok yönlü sorunları eski/modası geçmiş yol ve yöntemlerle sürdürülmeye çalışıldığı takdirde, yeni tıkanmalarla ve bunalımlara yüz yüze geleceğimiz unutulmamalıdır. Bu durumdan Marksist politika teorisinin yeterince kavranılmadığı ya da “söz ve eylemin” diyalektik ilişkisinin yeterince anlaşılamadığı sonucu çıkarılabilir.

Amaca ulaşmak için belirlenen yol stratejiyi, bu yola ulaşmak için kullanılan tüm yöntemler de taktikleri belirler. Ama her şeyden önce amaca ulaşmak için uygun bir araç/örgüt gereklidir. Örgüt bir araçtır ve amaca hizmet etmelidir. Bu bağlamda amaç, araç ve ihtiyaç arasında diyalektik bir ilişki vardır. Eğer araç amaca hizmet etmezse ya da amaç aracı içermezse, “örgütsel varlığın korunması ve siyasal faaliyetin sürekliliği” mümkün olamaz. Mevcut ideolojik politik ve örgütsel biçimleri mutlaklaştıran, onları her düzeyde ilkesel hale getirerek fetişleştirenler, siyasal ve toplumsal sürecin seyrine uymakta zorlanırlar ve onun gerisinde kalmaya mahkum olurlar. Bu bağlamda amaç-araç-ihtiyaç ilişkisinin diyalektiği, bütünlüklü bir devrim ve örgüt anlayışına sahip olmayı gerektirir.   

Uygulanan siyasal taktikler, karşılıklı güçlerin küçük ya da büyük savaşlarda mevzilenmesi, tüm güç ve imkanların seferber edilmesi ve sonucun önceden hesap edilmesi şeklinde önceden belirlenir.  Sınıflar mücadelesinde toplumsal dinamiklerin ve güç dengelerinin dikkate alınması, savaşan güçlerin eylem birliğinin sağlanması, amacın gerçekleşmesi bakımından önemlidir. Bu mücadelede söz konusu olan karışlıklı güçlerin birbirlerini yok etme veya pasifize etme mücadelesidir. Bu bakımdan, ideolojik, siyasal,  örgütsel, askeri ve manevi bağlamda savaşan gücün kendine/özgücüne güvenmesi hayati bir önem taşır.

Devrim, uzun ve yorucu bir mücadeleyi gerektirdiği için, başlangıçta zayıf olan güçlerin gelişmesi/ilerlemesi öncelikle kendine/özgücüne güvenmekle gerçekleşebilir. Bu durum,  mücadele sürecinde davaya olan bağlılık kadar önemlidir.  Kendi tarihimizden biliyoruz ki, kendine güvenmeyenlerin başkalarından medet umması, trajik ve bazen de traji-komik olaylara yol açmış, sosyalist hareketin gelişmesini engellemiştir. Bu nedenle uygulamaya koyduğumuz her taktik adımda, önce kendimize, sonra da müttefiklerimize güvenmek zorundayız. Düşmanlarımıza ise asla güvenmemeliyiz. Eğer, işçi sınıfının düşmanları, bizim hakkımızda iyi şeyler söylemeye başlıyorsa, hangi yolda olduğumuzu durup düşünmeliyiz. Daha da önemlisi, Lenin’in dediği gibi  “hatalarımızı düşmandan gizlememeliyiz ve bu kadar açık olmaktan” da korkmamalıyız. 

Devrim ve sosyalizm hedefiyle mücadele eden sosyalistler için devrimci siyaset anlayışı nasıl olmalıdır? Çok sık tartışılan, ancak soyut kavramların dışına çıkılamayan bir konu olarak bu başlı başına bir sorun oluşturuyor. Bu nedenle konumuzun sınırlarını aşmamak için burada çok özet olarak bazı vurgular yapmak istiyorum. Siyasetin sözcük anlamı (yönetme sanatı) ve sınıfsal anlamı (egemen olan sınıfın toplumun diğer kesimlerini yönetmesi) olarak iki tür tanımı yapılabilir. Siyaseti Marksist anlamıyla ele alırsak, her şeyden önce “somut şartların somut tahlili” üzerinden izlenecek yol (ve yöntem) olarak özetleyebiliriz. Bu bağlamda siyaset, somut koşulların somut tahliline dayanır. Lenin’in siyaset tarzı esas olarak bu anlayıştan kaynaklanmıştır. “Somut şartların somut tahlili” her somut durumda sınıfın ve kitlelerin acil ihtiyaçlarına yanıt arayışıdır. Eğer, somut koşullar her zaman doğru ve bilimsel yöntemlerle yapılabilirse kendi çözüm yollarını, gerekli olan araçları ve siyasal yönelimleri de yaratır. Bu nedenledir ki, somut durumları farklı algılayanlar farklı örgütsel ve siyasal çözüm önerileriyle ortaya çıkarlar.

Siyasette ayrışma ve saflaşma süreçleri bir hareketin geleceği ve sürekliliği için belirleyici bir olgudur. Marksist siyaset, ve tabi ki bu noktada önemli olan siyaset tarzı, bu aktörleri birbirinden ayrıştırır, saflaştırır ve sonunda doğal bir ayıklanmaya tabi tutar. Bu noktada tarihi önemde olan şey bir hareketin kendine, kendi teorik, siyasal ve örgütsel yönelimine, kendi özgücüne ve her koşulda kendini yeniden var edilme ve gelişme potansiyellerini yaratıcı bir şekilde koruyabilme çabasına bağlıdır. Siyasal bir hareketin birlik ve ayrılık momentleri de bu süreçlerde ortaya çıkar. Aynı şekilde, hareketin başarı ya da başarısızlıklardan gerekli dersler çıkarmak ve belirlenen yolda kararlılıkla ilerlemek bu süreçlerde çok önem kazanır. Bu bağlamda Marksist siyasette her yeni dönemeçte durum değerlendirmeleri yapmak, hareketin sınıf ve kitlelerle bağlarını, temel ve güncel görevlerin başarı ya da başarısızlıklarını vb. kolektif tarzda gözden geçirmek ve ortaya çıkan yetersizliklerin, eksikliklerin ve hataların özeleştirilerini yapmak önemlidir. Ancak bu şekilde işçi sınıfının çıkarlarını, devrim ve sosyalizm hedefini her şeyin üzerinde tutanlar, mücadelenin her aşamasında acil sorunlara bu doğrultuda yanıt üretebilenler, daima yeni ve genç güçlere yönelebilenler ve bu süreçte kendilerini yenileyebilenler daha başarılı olurlar.

Siyaset kesintisiz bir süreçtir. Siyasal faaliyetin kesintisizliği ve aynı zamanda siyaset yapmanın temel aracı olan örgütün/partinin sürekliliği çok önem kazanır. Bu iki süreç birbirine bağlıdır, yani biri olmazsa diğeri olmaz, çünkü sürecin karakterini belirleyen şey amaç-araç-ihtiyaç diyalektiğidir. Siyaset boşluk kabul etmez ve aynı kulvarda yarışanlar arasında yaratılan boşluk daima ileriye atılan birileri tarafından doldurulur. Bu bağlamda siyasal taktiklerin hayata geçirilmesinde ve günlük gelişmelere karşı tutum alışlarda yer, zaman ve hatta mekan önemlidir.

Marksizm’in sınıf mücadelesi perspektifine dayalı olan devrimci siyasette ilkelere bağlılık, kararlılık ve devrimci inisiyatif bir hareketin varlığının korunması ve sürekliliğinin sağlanması için gereklidir. Son olarak, devrimci siyasette insan ve insan ilişkilerinin düzeyi, kitlesel katılım ve demokratik ilişki, işleyiş ve kişisel katkı, gelecek toplumun nüvesini oluşturacak örgütlenmenin ve yeni insan tipi yaratmanın olmazsa olmazıdır.

Bu nedenlerle, geçmişten çıkardığımız derslerin ışığında SDP’nin misyonu, bağımsız siyasal hattı, örgütsel görevleri ve ittifak politikaları hayati bir önem kazanmaktadır.                                                                 

 

 

 

 

 

 

 

 
     

     

Devrim Yolunda

KURTULUŞ

 
     

dergi@devrimyolundakurtulus.net

 
SAYILAR:
      4 2008 ŞUBAT İKİ HALKIN MÜCADELE BİRLİĞİ  
      3 2007 EKİM KÜRT SORUNU TÜRKİYE İŞÇİ SINIFININ SORUNUDUR  
      2 2007 EYLÜL DEVRİM VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ TOPARLANMALI  
      1 2007 AĞUSTOS MİLİTARİZM SANDALINDAKİ KARA DELİK