|
Emek, Beden, Kimlik Politikalarına Giriş
EKİN BODUR - DİLAY İNKAYA
Artı-ürünün ortaya
çıkması ve toplumsal işbölümünde erkeklerin denetiminde bulunan mülkiyet
ilişkilerinin toplumsal yaşamı belirlemeye başlaması, erkek egemenliğinin
gelişerek kadınların emeğinin, bedeninin ve kimliğinin erkekler tarafından
denetlenmesinin yolunu açmıştır. Erkek egemenliği / ataerki şeklinde
Türkçeleştirilebilecek olan patriyarka da, tıpkı özel mülkiyet, sınıflı
toplumlar, devlet gibi ve onlarla organik bir bütünsellik içinde tarihin
bir döneminde ortaya çıkmış; kadınların emeklerinin, bedenlerinin ve
kimliklerinin erkekler tarafından denetlenmesinin, egemenlik altına
alınmasının ideolojisi olarak günümüze kadar gelmiştir. Mülkiyet
ilişkileri içinde kök salmış olmasındandır ki, patriyarkayla mücadele
kaçınılmaz olarak özel mülkiyetin ortadan kaldırılması için mücadele
etmeyi gerektirmektedir. Çünkü ancak bu şekilde, kadın ezilmişliğinin
ekonomik temelleri ortadan kaldırılabilecektir.
Patriyarka, tarih
sahnesine çıkışıyla birlikte, çeşitli toplumsal sistemlerin, ideolojilerin
içine nüfuz ederek değişik örüntülerle kendini yeniden üretmiş; günümüzde
ise kapitalizmle iç içe geçerek modern görünümüne bürünmüştür. Bu
doğrultuda, kadının toplumdaki ezilen, ikincil konumunun evrensel bir
kural ya da kader olmadığını söyleyen ve patriyarkayı ortadan kaldırmayı
hedefleyen kadınların karşısında da modern görünümüyle kapitalist bir
patriyarka dikilmektedir. Kadın ezilmişliğinin ekonomik temellerini
ortadan kaldırmak, kapitalizmi ortadan kaldırmakla mümkündür. Bu nedenle
de, kadınların kurtuluşunun önkoşulu sosyalizmdir diyoruz.
Önkoşul tespiti
önemli bir tespittir; çünkü kadınların kurtuluş mücadelesini sosyalizmle
sınırlandırmaz ya da belirsiz bir tarihe ertelemez. Yarın değil, bugünden
mücadele şiarını benimseyen kadınlar, erkek egemenliğine karşı kendi
sözlerini söylemeyi ve örgütlenmeyi hedeflerler. Kadınların emeği, bedeni
ve kimliği üzerindeki tüm tahakküm biçimlerine karşı bu tahakkümün
doğrudan muhatabı olan kadınların kendi özörgütlülükleriyle hareket etmesi
kadın kurtuluş mücadelesinin ana eksenini oluşturur.
Emeğimiz
Bizimdir...
Kadın emeği, bir
yandan kapitalist piyasa içinde prestijsiz, ucuz emek gücü olarak
sömürülürken, bir yandan da özel alanda sistemin yeniden üretilmesine
karşılıksız olarak hizmet etmektedir. Piyasa içinde kadın işgücü yine
toplumdaki cinsiyetçi iş bölümüyle eşgüdümlü olarak şekillenir. Yani, tüm
patriyarkal toplumlarda ikincil rollere mahkum edilen kadınlar, kapitalist
piyasa koşullarında da toplumsal cinsiyet rolleriyle uyumlu bir “kadın
işleri” tanımı yapılarak prestijsiz işlerde çalıştırılır, ucuz işgücü
olarak görülür, annelik, eşlik kimlikleri her zaman işçi kimliklerinden
öncelikli olarak görüldüğünden çalışma yaşamı içinde erkeklerle eşit
şartlarda var olamaz, terfi koşulları zorlaştırılır, yönetici konumlara
yükselmesi her zaman için erkeklerden daha zordur.
Kamusal alanda
kadın emeğini bu şekilde biçimlerdiren patriyarka, özel alanda da tüm
yeniden üretim işlerini kadının üzerine yükleyerek sistemin yeniden
üretimini kadının sırtından ucuza getirmiş olur. Yani, kadınların sürekli
olarak bir önceki nesilden devralarak ev içinde yerine getirdiği yemek,
bulaşık, temizlik, çamaşır, ütü gibi işlerle birlikte, kadınların
doğurganlıklarının yanı sıra üslendikleri çocukların yetiştirilmesi ve
bakımı, beslenmesi, büyütülmesi ve hastaların, yaşlıların bakımı, her yeni
çalışan neslin yeniden üretilmesi, kapitalizmin karşılığı ödenmeksizin
hizmetine sokulması ve artık çalışamaz hale gelenlerin kapitalizmin
sorumluluğundan çıkarılabilmesi anlamına gelmektedir. Fakat kadınların
evde harcadığı bu emek, emek olarak bile görülmez ve sorgulanmaz. Sanki
kadının dünyaya geliş sebebiymiş gibi doğallaştırılır ve bir görünmezlik
perdesine gizlenir; sistemin devamlılığının koşulu olduğu görmezden
gelinir. Bunun tek dayanağı kapitalizme de içkin olan patriyarkadır.
Diğer taraftan,
kadının evde karşılığı ödenmeyen emeği, piyasa içinde doğrudan dolaşıma
sokulmadığından da görünmezliğe mahkumdur. Hizmet sektöründe harcanan aynı
emeğin bir piyasa değeri varken, evdekinin yoktur. Bunun sebebi, evdeki
kadın emeğinin sistem içinde artı-değer üretmemesi, Marksist
terminolojiyle ifade etmek gerekirse üretken emek kapsamında olmaması;
yalnızca bir kullanım değeri yaratmasıdır. Evdeki erkekler, tek tek
kadınların emeğinden bir çıkar sağlasa da, bu emeği piyasada dolaşıma
sokamaz, bu emek üzerinden bir sermaye biriktiremez. Fakat, bu el konan
emek üzerinden kapitalistlerin patriyarkal ilişkileri kullanarak bir kâr
sağladığı, üretimini ucuza getirdiği söylenebilir. Yine de, bir önceki
sistemden devralınan patriyarkal ilişkilerin bir sonucu olduğundan olağan
kabul edilir; görünür olamaz. Benzer şekilde, çoğunlukla evde kadınlara
yaptırılan enformal sektördeki parça başı işler de, kadının evdeki rolünün
bir uzantısıymış gibi bedava sayılabilecek koşullarda ücretlendirilir.
Kapitalizm
koşullarında özel ve kamusal alan ikiliği içinde bölünmüş olan kadın emeği
bu çerçevede diyalektik bir bütünlük arz eder. Yalnızca ev içi emeği neden
kadınların harcaması gerektiğini sorgulamak bile kaçınılmaz olarak
patriyarkal cinsiyetçi iş bölümünü teşhir etmektedir. Bu noktada,
kadınların ucuz işgücü olarak görülmesine karşı çıkmak ve eşdeğer işe eşit
ücret talebini yükseltmek, kadınların toplumda ikincil rollere mahkum
edilip prestijsiz işlerde istihdam edilmesine karşı mücadele etmeyi de
gerektirir. Kadınların kamusal alana çıkmasını, sosyal, ekonomik, cinsel
bağımsızlıklarını elde etmesini savunmak da ev içindeki emeğin
toplumsallaştırılması talebini doğurur. Emeğimizin bizim olduğunu
söylemek, ev içinde emeğimize el koyan erkeğe de, dolaylı olarak bundan
çıkar sağlayan ve/veya piyasa içinde el koyan patrona da karşı çıkmayı; ve
tüm bunların üzerinden bugün kapitalizme eklemlenmiş olan patriyarkayı
karşımıza almayı gerektirir. Bu karşı çıkış, kadın emeğinden fayda
sağlayan tüm iktidar ilişkilerini kuşkusuz ki karşısında bulacaktır. Bu
sebeple de, toplumsal yaşamın tüm alanlarında; sendikalarda, siyasi
partilerde ya da kadın kurumları aracılığıyla kadınların örgütlü
mücadelesini gerektirir. Şüphe yok ki bu mücadele, yalnızca kadın emeğinin
kurtuluşunu örgütlemekle yetinmekle kalamaz. Sırf bu örgütlenme ile bile
patriyarkanın yüksek duvarlarına çarpacağından bir bütün olarak toplumsal
cinsiyet rollerini ve kadın ezilmesini tahlil etmek durumundadır.
Bedenimiz
Bizimdir...
Erkek egemenliğinin
kadınlar üzerindeki tahakkümünün temelinde kadınların emeğine karşılıksız
olarak el konulması yatarken, diğer bir taraftan da kadın bedeni ve
kimliği kapitalizmde evlilik sözleşmesiyle erkeğin denetimine tabi
kılınır; gerek patriyarkal ideoloji, gerekse erkekler kadın bedeni
üzerinde tahakküm kurarak politikalarını biçimlendirir, iktidarlarını
perçinlerler. Tarih boyunca kadınların ortak ezilmişliği patriyarkal
sistem aracılığıyla erkekler tarafından kadınların bedenine, emeğine ve
kimliğine el konularak temellendirilmiştir. Kadınla erkek arasındaki
ilişki de bir iktidar ilişkisi temelinde şekillenerek kadının cinselliği
baskılanmış, erkeğin kendini kadının bedeni üzerinde bir iktidar gibi
konumlandırmasına yol açmıştır. Buna bir de toplumsal örgütlenme
biçimlerindeki hiyerarşiler eklendiğinde kadının bedeni üzerindeki
baskılama ve iktidarı kullanma yoluyla müdahaleler
sistematikleştirilmiştir. Kadın kurtuluş mücadelesi bu ortak ezilmişliği
ve bunun patriyarkal sisteme ve toplumsal örgütlenme biçimlerine dair
dayanaklarını sorgulamaktan yola çıkarak erkeklerle ve erkek egemenliğiyle
mücadeleyi hedeflemiştir. Kadının bedenine ve cinselliğine dönük onun
iradesi dışında her türlü müdahaleye karşı mücadeleyi önüne koymuştur. 1.
dalga kadın hareketlerinde eşitlik taleplerinin yükseltildiği, kimi hukuki
kazanımların elde edildiği görülmüş, ama bunun tek başına sorunu
çözmediğini tecrübe eden 2. dalgadaki kadınlar, eşitlenme taleplerinin,
hukuki kazanımların da aşamadığı bir ezilmişliği bilince çıkarmıştır.
Beden politikaları,
2. dalga kadın hareketinin kadın ezilmişliğini sorguladığı ve bilinç
yükseltme toplantılarıyla kadınların özel alanda yaşadıklarının aslında
tek başına kendilerinin başına gelmediği, tüm kadınların yaşadıkları
deneyimlerin ortak bir dayanağının olması gerektiğine dair kafa yorulduğu
süreçte ortaya atılmıştır. Bu dayanağın, özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla
başlayan ve tarih boyunca kendini, mevcut toplumsal örgütlenme biçimiyle
eklemlendirmek suretiyle var etmeyi olanaklı kılan patriyarkal sistem
olduğu bilince çıkarılmıştır. Bu bağlamda, günümüzdeki beden
politikalarının ne olması gerektiğini ele alacak olursak patriyarkal
sistemi kapitalizmden kopuk değerlendiremeyiz. Kapitalizmle eklemlenmiş
olan patriyarkal sistemde, erkek aracılığıyla kadının bedenine bir
müdahale söz konusudur. Bu, toplumsal cinsiyet olgusuyla da bağlantılıdır
aynı zamanda. O halde beden politikalarına dair mücadelemiz hem
patriyarkaya, hem de kapitalizme karşı mücadeleden bağımsız ele alınamaz.
Patriyarkayı geriletmek ve yıkmak noktasında öncelikli hedeflerden birisi
kadını erkek egemenliğine karşı mücadele içinde güçlendirmek olmalıdır. Bu
bir yanıyla kadının bir kadınlık bilinci geliştirmesi ve yaşadığı
sorunların sırf kendine ait “kişisel” sorunlar olmadığını, bütünlüklü bir
egemenlik sisteminin parçası olduğunu bilince çıkararak kadın sorununun
politikleşmesiyle bağlantılıdır. Yani özel olanın politik olduğu
meselesinin ve örgütlü mücadelenin önemini kavramasıyla ilgilidir.
‘Özel olan
politiktir’ sloganıyla ortaya atılan özel alan/kamusal alan politikaları;
2. dalga kadın hareketlerinin bilinç yükseltme toplantılarıyla kadınların
tek tek özel alanlarında yaşadıkları deneyimlerin aslında kişisel sorunlar
olmadığı, bütünlüklü toplumsal bir egemenlik sisteminin parçası olduğu
tespitidir. Bu toplumsal egemenlik sistemi kadınların bedenlerine el
konmasına, ya kamusal alandan dışlanmalarına ya da özel alanın onlara
getirdiği görünmeyen emeğin yüküyle dahil edilmelerine yol açar. Bu durum
özel alanla kamusal alanın birbirinden kopukluğuyla da yan yana geldiğinde
kadınların ezilmişliği perçinlenir.
Tüm bunların
bilince çıkarılması 70’li yıllarda kadınları, bedenlerine sahip çıkma
noktasında bir çözüm üretmeye ve bu çerçevede örgütlenmeye itmiştir.
Dayağa, sarkıntılığa, cinsel tacize, tecavüze karşı kampanyalar bu
örgütlenmenin sonuçlarıydı. Hedef özel alanla kamusal alanın bağını
kurmaktı. 70’lerde Avrupa’da, 80’lerde Türkiye’de ortaya çıkan 2. dalga
feminist hareket bu hedeflere giderken bir çok gerçeklikle yüzleşmekteydi.
Türkiye pratiğinde özel alanı politikleştirmek çabası kamusal alanın
çöküşüne de denk geldiği süreçte, özel alanın içini kamuoyuna dökme, orada
tüketme ve seyirlik malzeme haline dönüştürme ve bireyselciliğe düşme
riskiyle karşı karşıya kaldı. Oysa ki bunun bir kamusal görünürlük
boyutunda kalmanın ötesine geçmesi, kamusal dönüşüm sürecine evrilmesi,
politik ve pratiği içeren perspektif oluşturulması esas hedef olmalıydı.
Özel alanın politikleştirilmesiyle ifşaat, itirafçılık, iç dökme,
röntgencilik kültürü arasında ciddi bir açı farkı vardır. Ve zaman zaman
kadınlar bunu göremedikleri dipsiz bir kuyu içine düşmekten
sıyrılamamışlardır. ‘Bağır herkes duysun!’ yada ‘Özel olan politiktir!’
sloganlarından anlaşılması gereken beden politikası bu olmamalıdır. Öte
yandan özel alan sadece dayak, tecavüz, taciz gibi bedene yönelik sorunlar
değil, yeniden üretimin kadının sırtına yüklendiği emek ile de bağlantılı
bir alandır aynı zamanda. Yine özel alanda yaşanan kadına yönelik
şiddetin, kamusal alanda yaşanan kadına yönelik şiddetten kopuk olmadığını
görmek gerekir. Özel alanda yaşanan bir dayakla, gözaltında yaşanan cinsel
şiddeti ve savaşlarda yaşanan tecavüzü bir bütünsellik içersinde ele almak
gerekir. Sakıncalardan birisi de feminist mücadeleyi fazlaca özel alanın
sorunlarına hapsetmek ve nerdeyse ‘politik olan yalnızca özel olandır’
yorumuna kadar daraltmaktır. Özel alandan taşınan sorunların kamusal alana
en basit anlamda eklenmesi sorunu çözen bir yöntem değildir, asıl hedef
kamusal alanın yeniden yapılanması olmalıdır. Bu yeniden yapılanma
toplumsal ve kültürel dönüşümü de içerecek tarzda özel mülkiyetin
kamusallaştırılmasını da kapsamalıdır. Özel alan politikası elbette ki
salt kamusal taleplere de sıkışmamalıdır. Biliyoruz ki feministler kendi
hayatlarını da değiştirip dönüştürmeyi hedefleyerek yola çıkmışlardı.
Kampanyalar aynı zamanda kendileri için de yaptıkları kampanyalardı. Özel
alanı politikleştirmede çekirdek aileler, ikili ilişkiler de fazlasıyla
sorgulanmıştı. Ama taleplerin politikleştirilememesi, kamusal bağının
kurulamaması, kamusal alanın giderek çöküşüyle de üst üste geldiğinde bir
yenilgi ideolojisi de kaçınılmaz oldu. Bireyselliğin, kişisel olanın
yüceltildiği çekirdek ailelerin tekrar tercih haline geldiği ve kutsanır
olduğu süreç yıkımı da beraberinde getirmiş oldu. Buradaki sorun ‘özel
olan politiktir’ sloganıyla ortaya atılan ve özel alan/kamusal alan
ikiliğinin sorgulandığı ve özel alanın politikleştirilmesi ve kamusal
alanın dönüştürülmesine dayanan perspektifin kendisi değil, onu hayata
geçirme pratiği idi. Bundan dolayı da geçmiş pratikten dersler çıkararak
yol almak önemlidir. ‘Özel olan politiktir’den ne kavradığımızı sorgulamak
gerekir. İç dökme, itirafta bulunma meselesine ya da başka hayatları ifşa
etme, dedikodu ve seyirlik malzeme yapma, röntgencilik tuzağına düşmemeye
özen gösterilmelidir. Özel alanın politikleştirilmesi ve kamusal alanla
bağının kurulması ve kamusal alanın yeniden yapılandırılması ise önümüzde
bir görev olarak durmaktadır.
Bu hedef, sosyalizm
önkoşullu kadın kurtuluş mücadelesi perspektifimiz doğrultusunda
örgütlenmeyi hedeflediğimiz kitleden bağımsız değerlendirilemez. Bu
perspektif bize esasen kitleselleşmenin koşulu olan işçi-emekçi kesim ve
yoksul halk kitleleri içinde örgütlenmeyi önümüze koyduğu ölçüde bu
kitlenin özel alandaki sorunlarını da iyi analiz ederek bu sorunları
politikleştirmeyi ve kamusal alana taşımayı, kamusal alanla bağını onu
dönüştürecek tarzda kurmayı gerektirir. Kadın sorunu sınıfları aşan bir
sorundur; bunu görmezden gelemeyiz ancak geçmişte yapılan hatalardan biri
de özel alan politikası yaparken gündeme taşınan politik taleplerin
yalnızca bir kesimden kadınların (çıkışı itibariyle de orta sınıf
kadınların) taleplerini gözetiyor olması ve kitleselleşemediği oranda da
yenilgiye uğraması meselesidir. Bundan dolayıdır ki, özel alanın
politikası örgütlenme hedefinden ve kadın sorununa dair perspektiften
bağımsız ele alınamaz. Geçmişte yapılan boşanma eylemleri ekonomik
bağımsızlığı olan orta sınıf kadınlar açısından bir seçenek olabilir;
ancak ev kadınları veya işçi kadınlar açısından bu tür kampanyaların
karşılığı çoğu zaman yoktur. Veya geceleri de sokakları da istemek, yine
geçmişte yapıldığı üzere meyhane basma eylemleri orta sınıf kadınlar
açısından önemli bir talep olabilirken; hatta devrim niteliği taşırken,
gecenin bir vakti bir servisin onu gece vardiyası için evinden alması
dışında geceleri ve sokakları kullanmayan/kullanamayan bir işçi kadın için
çok fazla bir anlamı yoktur.
Ancak şu yadsınamaz
bir gerçektir ki, hangi sınıftan, hangi kültürden, hangi ulustan olursa
olsun, kadınların farklılıklarına rağmen, kadına yönelik erkek şiddeti
müşterek bir paydada onları buluşturmaktadır. Erkekler kadınları
fiziksel/cinsel, psikolojik, ekonomik şiddet uygulamak suretiyle hem ev
içinde, hem de kamusal alanda kontrolleri altına almışlardır. Şiddet
tehdidi, erkeklerin kadınları baskı altına almasının en sık kullanılagelen
yöntemi olmuştur. Kadınların erkeklere bağımlı kılınmasında da erkek
şiddetinin etkisi gözardı edilemez. Kadınların bedeninin erkekler
tarafından denetime alınmasında toplumsal cinsiyetin ve heteroseksüel
ilişkilerin dayatılması ve aile olgusuyla kurumsallaştırılması önemli rol
üstlenmektedir. Kadının bedeni bir meta olarak algılanmakta ve erkeğin
özel mülkiyeti olarak yaklaşılmaktadır. Kadın kendi bedeni üzerinde söz
sahibi olamazken cinsel kimliğinden, cinselliğini nasıl yaşamak
istediğinden tutun doğurganlığına, ne zaman doğurup doğurmayacağına varana
kadar bedeniyle ilgili kararlar kendi iradesi dışında belirlenmektedir.
Erkeklerin kadın bedeni üzerindeki denetimi kamusal alanda da toplumsal
iktidar ilişkilerinin de belirlediği bir tarzda sürmektedir. Evde baba,
koca, erkek kardeşin denetimine sunulan kadın bedeni, türlü iktidar
ilişkileri bağlamında da kamusal alanın ve toplumsal ilişkilerin
denetimine sunulmaktadır. Erkeğin iktidar gücü evde koca/baba dayağını,
evlilik içi tecavüzü, ensesti getirirken, kamusal alanda işyerinde tacizi,
devlet güçlerinin kadına yönelik cinsel şiddetini, polisin, askerin
tecavüzünü getiriyor. Kadınla erkek arasındaki iktidar ilişkisi nasıl özel
alandaki erkek şiddetini olanaklı kılıyorsa, savaşlarda da kadın bedeninin
savaş alanı gibi algılanmasına yol açıyor. Erkekler namuslarını kadınların
bedenini sahiplenerek, kadınlar üzerinden tanımlama yoluna gittiğinden,
kadınlar çoğu zaman kendi bedenine sahip çıkmak istediğinde namus
bahanesiyle öldürülür, intiharlara zorlanır.
Tüm bunların
çözümü, kadınların özel alanın politikliğinden hareketle bedenine sahip
çıkma noktasında örgütlü mücadele yürütmesinden ve kitleselleşmesinden
geçmektedir. Bu bağlamda kadınlar, ‘bedenimiz bize aittir’, ‘bedenimizden
elinizi çekin’, ‘kimsenin namusu olmayacağız’ sloganlarından
vazgeçmeksizin yola devam etmelidir. Kadına yönelik her türlü şiddet
teşhir edilmeli, fakat teşhir edilenin kadınlar olmasına karşı da mücadele
edilmelidir. Burada mücadele ederken geçmişteki hatalardan dersler
çıkararak ve kazanımlardan geriye düşmeyerek ilerlemek önemlidir. Bedene
sahip çıkma bir yanıyla da kurban ve mağdur psikolojisinden sıyrılıp
kendi bedenimize yabancılaşmadan kurtuluşu ve özgürleşmeyi güçlenmeyi
hedeflemektir. Mücadele içinde kadının/kadınların güçlenerek çıkması her
şeyden daha önemlidir. Bu anlamda, özel olanın politikasını yapabilmek,
yaşanan durumun/durumların tek bir kadının deneyimi değil, her kadının
günlük deneyimi olduğunu bilince çıkarmaktan, kadın dayanışmasını
yükseltmekten ve patriyarkanın teşhirini yapabilmekten geçer. Bu,
kesinlikle kadınların yaşadığı sorunları değersizleştirmek anlamına
gelmez, tersine doğru politik konum almayı teşvik eder. Bilinç yükseltme
bu noktada önemli bir adımdır; ancak burada da kendi deneyimini
paylaşırken bir başka kadınla eşitlenme önemlidir. Bir kadının
mağdur/kurban, diğerlerinin ise ona sahip çıkan, onu koruyan pozisyona
oturmasını savunan yaklaşım eşitlenmeyen ve kadını güçlendirmeyen; bu
yanıyla da erkek egemenliğinin bir tezahürü anlamına gelebilecek bir tarzı
üretir.
Kimliğimiz
Bizimdir...
Toplumun tüm
alanlarında, bütün tabakalarında kök salmış olan patriyarkal ideoloji,
kadınların emeğini ve bedenini denetim altında tutarken, kadın kimliği
üzerinden de kendini yeniden üretir. Patriyarka, toplumsal cinsiyet
temelleri üzerinde yükselen binlerce yıllık bir iktidar ilişkisi demektir;
bu iktidar ilişkisi içinde erki ve gücü erkek üzerinden tanımlarken,
ezilmeyi, aşağılamayı, edilgenliği ve tabiyeti ise kadınlar ve kadınsılık
üzerinden kurgulamıştır. Bunun en belirgin örneği, erkek eşcinselliğinin
kadınsılık olarak görüldüğü oranda patriyarkal ideoloji tarafından
aşağılanmasıdır. Aslında eşcinsellik üzerinden aşağılanan yine
“edilgen”likle bir tutulan kadın kimliğidir.
Patriyarka, kadının
kimliğini hem erkek üzerinden tanımlar, hem de erkeklerin denetimine
sunar. Buna göre yalnız bir kadın, aslında erkeksiz bir kadındır. Tıpkı
kadınların emeğine ve bedenine el konulduğu gibi, kimlikleri de aynı
ideolojik belirlenime ve denetime tabidir. Farklı toplumlarda tanımlar
farklılaşsa bile, kadın kimliğinin ne olduğu ve ne olmadığı tüm erkek
egemen toplumlarda sürekli olarak tanımlanır, yeniden üretilir. Bu yeniden
üretim içinde belirgin olan nokta kadın kimliğinin kadın cinselliği
üzerinden tanımlanması, kadının sürekli olarak bedene indirgenmesi ve
erkeklere bir haz nesnesi olarak sunulmasıdır. Fuhuş, pornografi, medyada
kadınların yansıması hep yeniden üretilen kadın bedenselliğinin teşhirini
içerir. Bir diğer yandan, insanın dünya algısını kavramsallaştırmasının,
ortaklaştırmasının aracı olan dil de erkek egemenliği içinde şekilllenir
ve kadınları ikincil tabirlere hapseder, aşağılar. Kadınlar kimlikleri
üzerinden aşağılanırken, aynı zamanda annelik gibi kutsallaştırmalara,
eşlik, kaynanalık gibi statülerle payelendirilmeye de aynı patriyarkal
ideoloji tarafından maruz bırakılırlar. Bu durum, aynı zamanda çeşitli
hiyerarşiler oluşturarak kadınları rakipler olarak da karşı karşıya
getirir
Tüm bunlara karşı,
“kimliğimiz bizimdir” vurgusuyla yola çıkan kadınları zorlu bir mücadele
beklemektedir. Emeklerine ve bedenlerine sahip çıkan kadınlar,
kimliklerini de patriyarkal ideolojinin hapsettiği sınırların dışında,
özgürce yaşayabilme ve üzerlerinde bir baskı aracı olmaksızın deneyimleme
hakkına sahip olduklarını vurgularlar. Bu dönüşüm, emek ve beden
politikalarıyla her ne kadar ayrılmaz bir bütünlük arz etse de, özgül
olarak tamamıyla ideolojik üstyapı ilişkileri tarafından belirlendiğinden
görünürlük kazanması belki de en zor olandır. Ayrıca, kutsallaştırma ve
aşağılama ikilemi bir tarafa bırakıldığında bile, birçok hiyerarşik
tabakalaşmayla şekillenmiş kapitalist toplumda kadın kimliği tek başına
deneyimlenmez; başka kimliklerle iç içe geçer. İşçi kadın, köylü/kentli
kadın, Kürt kadın, Ermeni kadın, Türk kadın, Amerikalı kadın, cinsel
yönelimi farklı olan kadın ve bunların birçok bileşkesi gibi çeşitli
kimlikler kadın kimliğiyle aynı anda kadının toplumsal şekillenişini
meydana getirebilir. Ancak kadınlık durumu her ne kadar farklı kadınlar
tarafından farklı biçimlerde deneyimlense de, sınıfı, etnik kökeni,
ideolojisi, yaşı ne olursa olsun tüm kadınlar ortak bir ezilmişliği yaşar
ve kadın kimliğini taşır.
Kadınların kimlik
mücadelesinde, henüz kimlik edinme sürecinde olan genç kadınlar özel bir
öneme sahiptir. Patriyarkal ilişkiler içinde kadınlık kimliği, bir yandan
ezme ezilme ilişkileri çerçevesinde bir aşağılama nesnesiyken, bir yandan
da aynı ilişkilerin kadınlar arasında yeniden yapılandırılması
çerçevesinde ulaşılan bir payedir. Genç kadın, anne karnında cinsiyeti
belli olduğu andan başlayarak bir kadın kimliğine doğar. Doğduğunda
farkında bile olmadığı bu kimlikte, pembe tulumlarla başlayan macerası
çocukluğunda kadınlığın öğretilmesiyle devam eder, ilk regl deneyimiyle
başka bir boyuta sıçrar ve baba tabiyetinden koca tabiyetine geçişiyle
taçlanır; Simone de Beauvoir’ın dediği gibi “kadın doğulmaz, kadın
olunur”. Kuşkusuz kapitalizmin farklı gelişim dinamikleriyle birlikte bu
süreçlerde de farklılıklar meydana gelmiş; eğitim süresinin uzaması,
kadınların kalifiye iş gücüne dahil olması gibi etmenlerle kadınlık
kimliğinin oluşum süreci de farklılaşmıştır. Fakat aynı örüntü hala
bakidir. Evlilik sözleşmesiyle birlikte yeni bir erkeğin denetimine giren
kadın, toplum içinde de farklı bir statü kazanmış olur. O, artık evinin
kadınıdır. Annelikle birlikte ise (hele de erkek çocuk doğurduysa)
“kutsanır”; yeni soyun sürdürücüsü olur. Bununla da bitmez; kaynana olur,
başka bir kadın üzerinde de denetim kurma statüsünü elde eder.
Fakat genç bir
kadın bu statülerin en alt basamağındadır; payesizdir. Üstüne üstlük
korumakla yükümlü olduğu bir zarın sahibidir; “kız”dır, değilse “kötü
yoldadır”, namus cinayeti tehlikesiyle karşı karşıyadır. Erkek
kardeşleriyle, birlikte eğitim gördüğü erkek arkadaşlarıyla aynı haklara
sahip olamaz. “Kız” olmanın tüm gereklilikleri etrafını görünmeyen
duvarlarla kaplamıştır sanki. Çocukluğunda sistematik bir ayrımcılığı
deneyimlemediyse bile, ergenlikle birlikte erkeklerle farklılaştığı
gerçekliğine çarpar. Bir yandan nasıl bir kadın olması gerektiği sürekli
yüzüne vurulurken, bir yandan da kadın olduğu için aşağılanır. Taciz,
tecavüz tehlikesi her an her yerdedir; bedeni tehlikelidir, geceleri
sokaklar yasaktır, cinselliğini özgürce yaşamasına müsaade edilmez,
bekaret testine tabi tutulabilir, üniversitede neden makine
mühendisliğinin tamamı erkek öğrencilerden oluşurken, öğretmenlikte
kadınların yoğun olduğuna bir türlü anlam veremeyebilir, prestijli işlerin
erkeklerin tekelinde olduğu gerçeğine toslayabilir, çalıştığı fabrikada en
düşük ücreti alan olabilir. Bunlar gibi birçok deneyimle ilk kez
karşılaşan genç kadınların kimlik edinme süreci, bu sebeple kadınlar
arasında çelişkilerin en yoğun yaşandığı dönemdir de. Sistemle bağları tam
olarak kurulmamış olan genç kadınlar, yine sistemi karşılarına almakta da
ailesinin, çocuklarının vs. yükünü omuzlarında hisseden bir kadına göre
daha cesur davranabilir, mücadele azmini kendinde daha kolaylıkla
bulabilir.
Diğer taraftan,
genç kadın gerontokratik ilişkilerle belirlenen toplum yapısı içinde hem
kadın hem de genç olmaktan kaynaklı ikili bir ezilmeyi deneyimler.
Kadınlar arasında da deneyimsizdir; bilginin tekeline sahip değildir.
Toplumsal mücadeleler içinde de aynı konumu söz konusu olur; bir yandan
kendini yaşıtı erkeklerle eşitlemeye çalışırken, bir yandan da kendini
kadın olsun, erkek olsun kendine göre daha deneyimli saydıklarıyla
eşitlemek durumunda hisseder. Fakat buradaki avantajı, dezavantajıyla
aynıdır: genç olmak. Sistemle zayıf bağları, daha dinamik bir mücadelenin
de öznesi haline getirir. Toplumsal hiyerarşinin alt basamaklarında duran
tüm ezilenlerle kolaylıkla bağ kurabilir, mücadelenin bir bileşeni haline
gelebilir. Ezildiği bir kaderi kabullenmek yerine devrimci bir adım atma
noktasında kararlılık gösteren bir genç kadın, kadın kurtuluş
mücadelesinin de aktif bir militanı haline gelir ve ezildiğini değil,
kurtuluş perspektifini yükseltmeye başlar, mücadele içinde kendi sözünü
söyleyerek ve örgütleyerek güçlenir.
Kadın kimliğinin
patriyarkal ideoloji tarafından sistematik olarak aşağılanmasına karşı
kadınların kimliklerine sahip çıkması; erkek egemen dile karşı yeni bir
dil oluşturulması, patriyarkanın kadınları hapsetmeye çalıştığı rekabetçi
ilişkilere karşı kadınlar arasında dayanışmanın esas alınması, cinselliğin
nesneleri olmanın reddedilmesi, farklı kimliklerle iç içe geçmiş olmakla
birlikte kadın kurtuluş mücadelesini ortaklaştırmanın koşullarının
yaratılması, kendi sözünü söyleyen, örgütleyen kadınların kimlik
mücadelesinin de olmazsa olmazlarındandır.
Dayanışma
Gücümüz, Özgürlük Hedefimiz...
Kadın ezilmişliğine
son vermek noktasında, bu ezilmişliğin ekonomik temelleri, mevcut üretim
ilişkileri değişmeden ve üretim araçlarının özel mülkiyeti ortadan
kalkmadan bütünlüklü bir toplumsal değişim dönüşümden bahsetmek tutarlı
bir perspektif olamaz. Bugünün modern toplumu kapitalist toplumsal
ilişkiler içinde yaşamakta ve ona göre biçimlenmektedir. Tarihsel geçmişi
uzun soluklu olan patriyarka ise ona eklemlendiği ölçüde bu toplumsal
yapıyı belirlemektedir. Kapitalizmle patriyarka arasındaki ilişki kadın
ezilmişliğinin modern toplumdaki temel dayanaklarını oluşturmaktadır. Bu
eklemlenme sonucu tüm sınıflardan kadınlar, sırf kadın olmaktan kaynaklı
bir ezilmeyi deneyimlese de, tüm kadınların ezilmişliklerini eşitlemek
doğru bir yaklaşım olmaz. Başta söylediğimiz gibi hedef kadınların
kurtuluşu ve özgürleşmesi ise erkek egemenliğine karşı mücadelenin yolunun
sosyalizm ön koşulundan ve kitleselleşmeden geçtiği çok açıktır.
Kitleselleşen bir kadın hareketi de ancak işçi kadınların ve yoksul halk
kitlelerinin ve sistemle çelişkileri yoğun olan genç kadınların kadın
kurtuluş hareketine politik bilinç doğrultusunda örgütlenmesiyle mümkün
olabilecektir. İşçi kadınların örgütlenmesi, kolektif bir yaşam
örgütlemek, somut taleplerini onlara rağmen ve elitist bir şekilde üstten
belirlemekten değil, tam tersine onlarla birlikte onların ihtiyaçları
gözetilerek belirlemekten geçer. Yoksul kitlelerin ve işçi kesimin kadın
kurtuluş hareketine örgütlenmesinin önündeki politik engellerle mücadele
etmek ve toplumsal kültürel engelleri ortadan kaldırmanın yöntemlerini
aramak gerekir. Farklılıkları ulusal, kültürel, etnik kimlikleri gözetmek
önemlidir. Günümüzde sendikal örgütlenmelerin de erkek egemenliğinin yoğun
yaşandığı, üretildiği, sınıf eksenli politika yürütülürken kadın işçilerin
sorununun görmezden gelindiği, kadın olmaktan kaynaklı taleplerin görünür
kılınmadığı, ikincilleştirildiği yapılar olduğunu tespit ettiğimiz ölçüde,
bunu değiştirmek yönünde sendikal mücadele içinde bu olumsuzluklarla
mücadele etmek de gereklidir. Sosyalizm önkoşullu bir kadın kurtuluş
mücadelesini savunduğumuzdan hareketle işçi kadınların örgütlenmesi
birincil hedefimiz olmalıdır. Örgütsel ve politik yönelimimizi işçi
kadınların ve yoksul kadınların yaşam alanlarına çevirmeliyiz.
Kuşkusuz kadın
sorunu toplumun tüm kesimlerini kesen bir sorundur. Hangi sınıftan,
ulustan, etnik kökenden vs. olursa olsun, her kadın salt kadın olmaktan
kaynaklı bir ezilmeyi deneyimler ve bundan dolayı da erkek egemenliğine
karşı bir mücadele perspektifi benimseyebilir. Fakat çoğu zaman yalnızca
kadın olmak erkek egemenliğine karşı ortak bir mücadele vermek için
yeterli gelmemektedir. Erkek egemenliğinin nasıl tanımlandığı, mücadelenin
de niteliğini belirlemektedir. Bizler için, erkek egemenliğine karşı
olmak, aynı zamanda bu egemenlikle de iç içe geçmiş olan tüm egemenlik,
ezme-ezilme, sömürü ilişkilerine de karşı çıkmak, bütünlüklü bir toplumsal
dönüşüm perspektifine sahip olmak demektir. Benzer şekilde, çeşitli
iktidar ilişkileriyle şekillenen bir sistem içinde hiçbir kadının salt
soyut bir kadın kimliği etrafında hareket etmesi inandırıcı değildir.
Sosyalist, feminist, eşitlikçi, özgürlükçü vs. kadınların yolları
mücadelenin talepleri etrafında kesişmekle birlikte farklı kimliklerin,
ideolojilerin mücadele biçimlerini de belirlediği koşulda, kaçınılmaz
olarak talepler de farklılaşmakta, tüm kadınları kapsayan bir
örgütlülükten söz etmek güçleşmektedir. Bugün Kürt kadınlarıyla ortak
hareket etme noktasında alınan farklı tutumlar bu durumun açık bir
örneğidir. Aynı şekilde farklı sınıfsal aidiyetler de mücadelenin
önceliklerini farklılaştırabilmektedir. Burada önemli olan, kadınların
özgürlük yolunda verdikleri tüm mücadelelerin meşru olduğu ve
ortaklaştırma yönünde tüm kadınların birbirlerini dışlayarak değil,
dayanışmacı ilişkiler geliştirerek ortak talepler etrafında birlikte
hareket etmeleridir.
Kurtuluş
perspektifini benimseyen kadınların ilk elden hedefi, kuşkusuz bağımsız
bir kadın örgütlenmesi oluşturabilmektir. Burada kasıt tabii ki erkek
egemenliğinden ve erkek egemenliği ile iç içe geçen tüm egemenlik
ilişkilerinden; bu çerçevede, sermayeden, devletten ve erkeklerden
bağımsız, kadınların kendi öz güçleri ile mücadele etmesi demektir.
Egemenlik ilişkilerinin dayattığı rekabetçiliğe karşı, kadınların mücadele
içinde dayanışmacı ilişkiler geliştirmesi, kadın dayanışmasını yükseltmesi
gerektiği kadınların kurtuluş perspektifiyle örgütlenmesinde en sık
vurgulanan noktadır. Erkek egemenliğine karşı mücadelede erkeklerin
kadınları bölmesinin önüne geçilmesinin ve kadınların güç olabilmesinin,
görünür olabilmesinin biricik koşulu dayanışmacı ilişkilerin tesis
edilebilmesidir. Fakat, tıpkı soyut bir kadın kimliği olmadığı gibi,
mücadele içinde politik bilinçten yoksun, soyut bir kadın dayanışması da
lafta kalmaya mahkumdur. Böyle bir gerçeklikte, dayanışma vurgusu ne kadar
keskin olursa olsun, dayatmacı anlayışlara kurban edilebilmekte, bir takım
kadınların mücadeleden dışlanması, ötekileştirilmesi, hiçbir kolektif
dönüşüm iradesi gösterilmeksizin mahkum edilmesi söz konusu
olabilmektedir. Kadınların mücadele içinde birbirleriyle farklılaştığı
noktada kimilerinin mücadelenin dışına itilmesi, kadınlara karşı da
erkeklerle aynı mücadele yöntemlerinin geliştirilmesi ortak bir kadın
mücadelesinin tesis edilmesi anlamında zaaflı bir tutumdur ve yalnızca
erkek egemenliğinin perçinlenmesine hizmet edebilir, buradan hiçbir kadın
güçlenerek çıkamaz, o güne kadar elde edilen kazanımlar da el çabukluğuyla
harcanır. Önemli olan, politik görüşleri, aidiyetleri her ne kadar farklı
da olsa, kadınların birbirlerini her türlü önyargı, niyet sorgulaması,
itham ve politik dışlamadan bağımsız olarak dinleyebileceği,
anlayabileceği ortak bir zeminin oluşturulabilmesi ve korunabilmesidir.
Unutulmamalıdır ki, özgürlüğü hedefleyen kadınların kurtuluş mücadelesi
ancak ve ancak kadınlar el ele verdikleri ölçüde ve birlikte başarıya
ulaşabilir. |
|