|
Resmi Tarih Yalanı ve Gerçek(ler)
TEMEL DEMİRER
“Nerede
iktidar varsa, orada
iktidara karşı
direnç vardır.”1
Fernand Braudel,
“Şimdiyi anlamak
için tüm geçmişin seferber edilmesi gerektiği”nden
söz eder. Çok haklı!
Şimdiyi anlamak için
geçmişin seferber edilmesi, gerçeğe ulaşmanın
‘olmazsa olmazı’dır.
Çünkü Huzeyl’in ifadesiyle,
“Gerçekler öğrenilince, zannetmeler biter”!
İnsan(lık)a, paketlenmiş
bilinç(sizlikler) ile tek-tip elbiseler giydirilen Türkiye’de
resmi ideolojinin gerçeğin yerine ikame ettiği “zannetmeler”in
aşılması, alt-üst edilen tarihin (ve gerçeklerinin) gün ışığına
çıkartılmasını gerektiriyor...
Evet egemenlerin (ve resmi
ideolojilerinin) isteğine/ siparişine göre, tarihi biçip diken
“tarih terzileri”ne
inat, gerçeği idrak sorunuyla karşı karşıyayız.
Gerçekten de,
“Alınmış
bir köleydi ninem beş yüz altına;/ Dedem beş yüz altını sayan bir
derebeyi./ Karıştı köpek kanı, böylece kurt kanına,/ İkisinden ortaya
çıktı bir kurt köpeği./
Ben ninemden kölelik,
dedemden kin almışım;/ Çini bir kase kadar başkadır içim dışım./ Elini
öpmek için yalvarsa da bakışım,/ Isır diye tepinir gözlerimin bebeği,”2
dizelerinde Faruk Nafiz’in
formüle ettiği bir tarih karşısında hepimizin, herkesin günümüzün
tarihçisi olması, tarihe daha da çok ilgi duyması gerekiyor...
Böyle yakıcı bir ihtiyacın
güncelliğini gayet iyi bilen Fikret Başkaya ve Sait Çetinoğlu,
“Resmi Tarih
Tartışmalar -3- İttihatçılıktan Kemalizm’e”
başlıklı yapıtı3 dikkatimize sunuyorlar...
TARİH VE
“YAZIMI”
Anatol France’ın,
“İçinde yalan olmayan bütün tarih
kitapları sıkıcı ve usandırıcıdır,”
diye dalga geçtiği resmi tarih (ve yazımı) konusunda Gottfried Benn de
şunları ekler: “Bana öyle geliyor
ki, korkusuz bir insanın çıkıp öbür insanlara şu yalın gerçeği öğretmesi
kadar devrimci davranış olamaz: Sen neysen, osun ve hiçbir zaman başka
türlü olamayacaksın. Senin hayatın budur, hep buydu, hep bu olacaktır.
Parası olan çok yaşar, sözünü geçirebilen bir yanlış yapmaz, güçlü olan,
doğrunun ne olduğuna karar verir. Tarih budur...”
Bu vurguların altını
çizerek soralım: Tarih nedir?
Tarih geçmişin öğrenilmesi
ya da bir başka deyişle “keşfi”
ve “açıklaması”
mı?
Ya da geçmişi ve bugünü
anlatmanın yolu mu?
Veya insanlara resmi
aidiyet duygusunu kazandıran bir yalan mı?
Yoksa öğretmen mi?
Bunların (ve eklenmesi
gerekenlerin) hepsi; ancak bunların yine de artısı var; örneğin resmi
tarihyazımı, ulusal kimliğin inşasında çok önemli bir alandır. Bu nedenle,
onu “başıboş”
bırakmazlar. Bu alanın içerisinde de tarih ders kitapları kilit
konumdadır. Bunlar, ulusal kimliğin bizzat harcını oluşturur, bu nedenle
okullarda hangi kitabın okutulacağı bizzat talim ve terbiye komisyonu gibi
adlar taşıyan komisyonlarca belirlenir. Bu bağlamda egemen milliyetçiliğin
tohumları okullarda atılır.
Örneğin Reuters muhabiri
Emma Ross Thomas, İstanbul mahreçli haberinde, bir ilköğretim okulundan
izlenimlerini aktardı. İlköğretim öğrencilerinin her gün derslere
başlamadan önce ant içtiğini belirten ajans,
“Varlığım Türk varlığına armağan olsun”
sözüne atıfta bulunarak, “Üniformalı
yüzlerce çocuk bir ağızdan her gün ‘Ne
mutlu Türküm diyene’ diye
bağırıyor, sıkı çalışma ve kendini feda etme sözü veriyor”
diye yazdı. Haberde, her sınıfta, çocuklara ilk görevlerinin Türkiye’yi
korumak olduğunu öğreten Atatürk’ün
Gençliğe Hitabesi ile İstiklal Marşı’nın
yer aldığı kaydedilerek şu ifadeler kullanıldı:
“Bu
çocuklar liseye geçince haftada bir saat, subaylardan ordunun
kahramanlıklarıyla ilgili ders alacaklar. Ders kitaplarında Avrupalı
güçlerin gözlerini Anadolu’ya
diktiği ve Türkiye’nin coğrafi
konumunun onu her çeşit iç ve dış tehdide açık hâle getirdiği anlatılacak”!4
Evet, durum tamı tamına
böyleyken; resmi efsanelerle mücadele muhalif tarihçilerin başlıca
görevleri arasındadır. Geçmişi itinayla temizlemeye kalkışan resmi bakış
açısı, öncelikle kendi yarattığı efsanelerden beslenir...
Resmi efsane yaratmak,
genellikle olmamışı olmuş, olmuşu olmamış gibi göstermek ya da olanın bir
kısmını öne çıkarmak, ardından bunu sık sık tekrarlamak ve siyasi hafızaya
kazımak demektir.
Bunun içindir ki resmi
efsanelerle mücadelede muhalif tarihçiler, biraz Don Kişot gibi, yel
değirmenleriyle (efsanelerin yarattığı yanlış bilgilerin tedavülden
kaldırılması için) dövüşmelidirler.
Çünkü
“Tarihi resmiyetin dışında
okuma ihtiyacı”5
çok büyüktür!
Örneğin, resmi tarihin I.
Emperyalist Paylaşım Savaşı’na
girilmesi konusundaki “kaza”/“emr-i
vaki” türünden “açıklamaları”nı
bilirsiniz...
Oysa öyle mi? Değil;
“I. Emperyalist
Paylaşım Savaşı’na giriş, bir
oldu-bitti ile değil, Osmanlı yönetimini elinde tutan İttihat ve Terakki
Partisi’nin bilinçli eylemleri
sonucu olmuştur.”6
Bunu ve
“Teşkilât-ı Mahsusa”,
ya da “Teşkilâtın Tetikçisi Yakup
Cemil”7
gibi konuları ortaya çıkardınız mı, resmi tarih alt üst olmaya başlar ki,
bu resmi ideolojinin, hiç mi hiç işine gelmez, gelemez...
İsmail Beşikçi’nin
saptadığı üzere, “Resmi ideoloji
Türk siyasal sisteminin en önemli kurumudur. Resmi ideoloji Türk siyasal
sistemini belirleyen ve yönlendiren temel bir kurumdur. Resmi ideoloji
sadece siyasal sistemi belirlemiyor, düşün hayatını da belirliyor ve
yönlendiriyor. Resmi ideoloji bilimi, sanatı, hukuku, toplumsal hayatı da
belirlemekte ve yönlendirmektedir.”
“Türk siyasal sisteminde
resmi ideolojinin belirleyici ve yönlendirici olması Türk siyasal
sisteminin, yönetimin yekpare olduğunu gösterir. Bu sistemde devlet ve
hükümet çelişkisi diye bir sorun yoktur. Hükümet elbette resmi ideoloji
doğrultusunda icraat yapar. Bunun otoriter, otokratik bir siyasal sistem
olduğu açıktır. Bu otoriterlik anayasaldır. Milli Güvenlik Kurulu anayasal
bir kurumdur. Milli Güvenlik Kurulu’yla
kurumsal otoriterlik ortaya çıkar.”8
O hâlde resmi ideolojinin,
tarihçiliği ve tarih yazımını köleleştirdiği coğrafyamızda; tarihin ve
karşıt yazımının resmi ideoloji ve milliyetçiliğe karşı ideolojik-politik
mücadele ile özgürleştirilmesi gereği acil ve büyüktür...
MİLLİYETÇİLİK(İMİZİN
KÖKLERİ) NE?
Öncelikle, bugünlerde (ne
zaman değil ki?) çok prim yapan “milliyetçilik”
üzerine kafa yoralım...
“Ziya Gökalp gayet açık
söylemişti: Milliyetçilik ‘tenâkür’e,
yani başka milletlere karşı antipatiye dayanır. Bu yüzden kendisini
‘öteki’nin
yerine koyan ve ona ‘tearüf’,
yani sempati duyan tüm duygu ve düşünceler milliyetçiliğe yabancıdır.
Ziya Gökalp’in
yaşadığı ortam Balkan uluslarının birbirlerine nefret duyguları içinde
yoğrulduğu bir savaş ortamıydı ve ‘komitacı’
siyaset, emperyalizmin de körüklediği bir düşmanlık ikliminde ‘öteki’ni
öldürme sanatı’ hâline gelmişti.
Ömer Seyfettin bu ortamda, ‘Ezmeyen,
ezilir!’ diyor, Süleyman Nazif de,
‘Dinim kinimdir!’
diye ekliyordu. Osmanlı Devleti, hem aktör hem de araç hâline geldiği çok
cepheli bir ‘kan kavgası’
içinde bitti.
Osmanlı Devleti bitti;
fakat aradan geçen seksen dört yıla rağmen ‘tenâkür’
bitmedi; karşılıklı husumet bitmedi. Aksine, bu topraklarda son yıllarda
hızla yükselen bir milliyetçi dalga içinde bu duygular daha güçlendi ve
farklı ‘kimlik’lere
karşı düşmanlıklar bilendi. Yine de, Hrant’ın
cenazesi arkasından yürüyen on binleri düşünerek, biraz da iyimserlikle
soralım: Etnik düşmanlıkların kurbanı olan Hrant’ın
kaybı ve gecikerek de olsa seferber olan vicdanlar bu tırmanışı tersine
çevirebilir mi? Eşi Rakel Dink’in
dediği gibi bu iğrenç cinayetten ‘yeni
bir milat’ doğabilir, ‘bir
bebeği katile dönüştüren karanlıklar’
yırtılabilir mi? Yoksa, Nâzım’ın
dediği gibi, ‘karanlıkların
aydınlığa çıkması’ için ‘sen,
ben ve bizler’
hâlâ yanmaya devam mı edeceğiz?
Aslında bu sorun elbette ki
bir duygu seliyle, toplumsal katarsisle çözülebilecek bir sorun değildir.
Psiko-sosyal rahatsızlıklarımızın geçmişine, bugünkü nevrozlarımızı
besleyen mekanizmaların tarihî kökenlerine eğilmeden tarihin
‘tekerrür etmesi’nden
kurtulamayız.
Türk kimlik arayışlarının
ve milliyetçiliğinin kökeni ‘ulusal
devrimler’ çağı olan XIX. yüzyıla
uzanır. Osmanlı aydınları bu çağda ‘ulus-devlet’
biriminin oluşumuna uygun bir biçimde ‘vatan’
kavramını benimsediler; fakat ne yazık ki çağdaş bir ‘vatandaş’
kavramı yaratamadılar. Oysa temel sorun da buradaydı ve kanun önünde eşit
ve sorumlu bir ‘vatandaş’
statüsü sağlamadan çağdaş bir ‘vatan’ın
kurulmasına da olanak yoktu. Milyonlarca Hıristiyan ve Yahudinin yaşadığı
bir ülkede saltanat ve hilafete karşı çıkmadan, dünyevî bir hukuku egemen
kılmadan çağdaş bir ‘vatandaş’
statüsü yaratılamazdı. Ancak böyle bir kavga içinde İslâmiyet de
ilahiyatın felsefe ve bilimle diyalogu içinde evrime uğrar ve ‘Ulûl-emr’in
‘Maslahat-ı Amme’sini
kutsama işlevinden sıyrılarak çağdaş bir ruhaniyet şeklini alabilirdi.
Batı’da
feodal aidiyet bağlarını yıkan ve ulusal pazarı kuran ülkelerin ilk
gerçekleştirdikleri reformlardan biri, aralarındaki tek farklı dinsel
kimlik olan Yahudileri ‘tam hisseli
vatandaş’ statüsüne getirmek
olmuştu. Bu şekilde onları da yurttaşlık bilinci ve sorumluluğu içinde
sermaye birikimine ortak ettiler; hattâ Fransa’da
bunun başını Katolik bir din adamı çekti. İlginçtir ki, yüzyılın sonlarına
doğru W. Sombart’ın yaptığı gibi,
kapitalizmi ‘Yahudi esprisi’ne
bağlayan düşünürler bile çıktı. Oysa Osmanlılar, ‘Osmanlıcılık’
adı altında ‘ittihadı anasır’
yolları aramakla beraber, Türk ve Müslümanlardan oluşan ‘milleti
hâkime’ fikrinden bir türlü
vazgeçemiyorlardı. Namık Kemal’de
‘vatan’
fikri saltanat-hilafet aidiyeti içinde bir ‘mülk-devlet’
statüsünü aşamamıştı ve ‘zimmî’lere
küçümseyerek bakmak Yeni Osmanlılarda da adeta ikinci bir doğa idi.
Özledikleri yeni devlet de, eskisi gibi militarist ve fetihçi bir devlet
olacaktı. Zaten yolu Namık Kemal göstermiş, ‘asker-ulus’
kimliğinin temellerini atmıştı. Yazarın ülküsünü canlandıran roman
kahramanı Cezmi, sipahi babası tarafından tamamen militarist değerler
içinde yetiştirilmiş bir kahramandı ve ‘dünyayı
her tarafı mevta (ölüler) ile dolmuş bir muharebe meydanı’
olarak görüyordu.
XIX. yüzyılda çağdaş bir
vatandaşlık kavramını hayata geçirmek isteyen belki de tek devlet adamı
Mithat Paşa idi, fakat o da Taif zindanlarında hunharca öldürüldü. Ve
Osmanlı Devleti XX. yüzyıla ordusunu Alman generallerine, İslâmiyet’i
de Kayser Wilhelm’in
himayesine emanet etmiş bir halde, içine kapanarak, herkesin herkesten
korktuğu, herkesin herkesi jurnallediği karanlık bir rejimle girdi.
Özgürlük 1908’de
Jön-Türk devrimiyle ‘ilan’
edildi. Artık herkes eşit, herkes kardeşti; Türk’ü,
Arnavut’u, Rum’u,
Ermeni’si artık aynı yasaya tabi
olacaklardı ve ‘gavura gavur
denmeyecekti’.
Ne var ki bunca kavgadan,
bunca düşmanlıktan sonra bu mümkün müydü? Yine de çok umut verici bir adım
atılmıştı ve tüm dünya demokratları Jön-Türkleri alkışladılar.
Oysa Türkiye’de
yaşananlar, devrim düşmanlarının olduğu kadar, emperyal güçlerin de
çıkarına uygun değildi. Gerçekten de Batılı emperyal cephe, doğrudan
doğruya ya da teşvik yoluyla, Türkiye’de
‘devrim’in
pek de mümkün olmadığını göstermek için bu fırsatı kaçırmadı. Daha
meydanlarda her türlü din ve ırktan insanların kucaklaşmasının üzerinden
üç ay bile geçmemişti ki, İttihatçı yönetimin bazı provokatif
davranışlarını fırsat sayan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu
Bosna-Hersek’i ilhak ediyor; Girit
Yunanistan’a katılıyor; Bulgaristan
da bağımsızlığını ilan ediyordu. Kısa süre sonra da İtalya Trablus’a
çıkartma yapıyor ve Balkan devletleriyle kalan Rumeli topraklarını
paylaşmak için harekete geçiyordu. Galiba ‘Şark
Sorunu’ çözülüyor, ‘Hasta
Adam’ artık
hayata veda ediyordu.
Osmanlı’nın
içgüdüsel tepkisi, meşrutiyet düşmanlığı ve 31 Mart ayaklanması oldu.
Vatan ve din elden gidiyordu; tecrübesiz ve beceriksiz Jön-Türkler ülkeyi
yıkıma götürmüşlerdi; bir şeyler yapmak lazımdı. Dinî duygular ve
Abdülhamit yükselişe geçmişti.
31 Mart’ı
izleyen günlerde İstanbul korku ve heyecan dolu günler yaşadı. Gerçi kısa
sürede Harekât Ordusu düzeni yeniden kurmayı başarmış, yaşın yanında
kurunun da yandığı bir operasyonla rejim düşmanlarını cezalandırmıştı;
fakat bu arada da devrim heyecanı kaybolmuş, karşılıklı kuşku ve husumet
duyguları yeniden uyanmıştı.
Balkan Savaşları bu
koşullarda doğdu ve dinin de milliyetçiliğe dönüştüğü bir ortamda
‘Balkan Komitacılığı’
devlet yönetimi halini aldı. İttihatçı komite artık ülkeyi baskı ve
zulümle yönetiyor, iktidarı ‘sopalı
seçimler’le kazanıyor,
muhaliflerini sokaklarda kurşunlatıyor, iktidarı kaybedince de ‘Bab-ı
Ali Baskını’ ile iktidara yeniden
dönüyordu. Artık Türk’ten başka
birine güvenilemezdi; Türk’ün Türk’ten
başka bir dostu yoktu.
İttihatçı yönetim Dünya
Savaşı’na
devletin paylaşılmasını önlemek için girmedi; yeni bir İmparatorluk, saf
bir Türk İmparatorluğu kurmak için girdi. Enverci ütopyaya göre emperyal
topraklar korunduğu gibi Kafkas Cephesi de yarılacak ve Çarlık despotizmi
altında yaşayan kardeşlerimiz kurtarılacaktı. Sonunda yenilsek, Arap
eyaletleri elimizden çıksa bile, Türkler yeni bir imparatorluk halinde
yaşamlarını sürdüreceklerdi. Fakat bunu kendi başımıza yapamazdık;
Almanların da desteği şarttı. Hayli sonraları, Cumhuriyet döneminde bu
macerayı değerlendiren F. R. Atay, hüzünle geriye bakarak, ‘Osmanlı
emperyalizmi’, diyecektir, ‘şu
ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi: Türk milleti kendi başına devlet
yapamaz!.. Bir realite hissi ile değil, bir tarih hissi ile kendimizi
zorluyorduk.’
Üstelik -diye ekleyelim- gerçeklere sırt çevirmiş bir tarih hissi ile!
Ne var ki Türk
İmparatorluğu Alman emperyalizminin hiç de umurunda değildi; sadece destek
oldukları askerî plan, düşmanlarını birçok cephede yıpratacağı için kendi
çıkarlarına da uygun düşüyordu. Aslında Almanlar her şeyin farkındaydılar.
Yine de ‘Askerî
Islah Heyeti’ Başkanı Liman Paşa,
yenilginin hemen ardından -ve hiç de sıkılmadan- ‘Almanya’nın
askerlik noktasında Türkiye’nin
iştirak ve faaliyetinden beklediği şeyler haddinden fazla olduğundan
yerine getirilmesi imkânsızdı’ diye
yazdı. Bu ‘imkânsız’
beklentiler Türkiye halklarına çok pahalıya mal oldu. Ne var ki Enver Paşa’nın
beklentileri Alman beklentilerinden de fazlaydı.
‘Türk’ün
Türk’ten başka dostu olmadığı’
anlaşılınca İttihatçılar Ermeni halkına da farklı gözlerle bakmaya
başlamışlardı. Artık onlar ‘Millet-i
Sadıka’ sayılamazdı ve Balkanlarda
olup bitenlerin Doğu Anadolu’da da
sahnelenmesine müsaade edilemezdi. Bunu önlemek için her şey yapılacaktı.
Fakat yine de, taktik icabı, Ermeniler yok sayılmadı ve Ermeni örgütlerle
ilişkiler kesilmedi. 1913’e
kadar İttihatçılar, karşılıklı kuşku ve güvensizlik duyguları içinde de
olsa, Taşnaksutyun ile ittifak bağlarını devam ettirdiler. Savaş
başlayınca bağlar iyice koptu.
Savaş, Ermeni halkını
trajik bir şekilde ikiye bölmüştü. Ermenilerin bir kısmı Rusya’da,
bir kısmı da Türkiye’de sınır
komşusu olarak yaşıyorlardı ve savaş halindeki her iki devlet de onları
diğeri aleyhine ayaklanmaya ve savaşmaya zorluyordu. Aslında bu biraz da
Türk-Rus savaşını ilk etapta Ermeni iç savaşına dönüştürmek olacaktı.
Ermeni tarihçilerin yazdığı gibi, Osmanlı Devleti’nin
1 Kasım 1914’te savaşa girmesiyle,
‘Ermeniler kendilerini sınırın her
iki yakasında Rus ve Türk çıkarları için birbirlerini öldürmeye hazır bir
halde buldular.’
Türkiye Ermeni temsilcileri
İttihatçılara Osmanlı Devletine sadık kalacaklarına, yurttaşlık
görevlerini yerine getireceklerine söz verdiler; fakat onların istediği
gibi, Kafkasya’da
Ruslara karşı bir ayaklanma çıkarmayı da reddettiler. Bağlar burada
tamamen koptu. Ermeniler artık İttihatçılar gözünde ‘öteki’
de değil, ‘düşman’
hâline gelmişti. Talât Paşa, Taşnak temsilcisi ile konuşurken
hoşnutsuzluğunu belirtti ve İttihat ve Terakki olarak ‘artık
özgür olduklarını’
söyledi. Ermeniler de 1895-96 ve 1909 kırımlarının yarattığı travma içinde
ellerinden geldiği kadar silahlanıyor, oto-defans komiteleri kuruyorlardı.
Kılıçlar çekilmişti; gerisi zaman ve zemin meselesiydi.
İttihatçı Komite, 1914-15
kışında yaşanan Sarıkamış faciası ve bunu izleyen aylarda İngilizlerin
Çanakkale çıkartması ile ‘zamanın
geldiği’ kanısına kapıldı. Ermeni
fedailerin Van’da
tertipledikleri ayaklanma da bardağı taşıran damla olmuştu.
Bir halkın neredeyse
topyekûn sürülmesi, önemli bir kısmının ölüme gönderilmesi anlamını
taşıyordu ve bu karar yine de kolay alınmadı. Cemal Paşa, Hüseyin Cahit
(Yalçın) gibi en önde gelen İttihatçılar dahi, hatıralarında, bu konudaki
kanunun nasıl hazırlandığını bilmediklerini yazmışlardır. Sonunda
‘Kanun-u Muvakkat’ı
tek başına yürürlüğe koyan İçişleri Nazırı Talât Paşa bile, anılarında,
‘Ben bu kanunun tamamıyla
uygulanmasına karşıydım,’ diyor ve
bunun nedenlerini de şöyle açıklıyordu: ‘Jandarmalar
tamamen, polisler ise kısmen ordu hizmetine alınmış ve yerlerine milisler
konulmuştu. Göç’ün bu yollarla
yapılması durumunda çok çirkin sonuçlar elde edileceğini biliyordum.’
En tehlikeli milisler ise o yıllarda koyu bir Ermeni düşmanı haline gelmiş
olan Dr. Bahattin Şakir’in
emrindeki Teşkilât-ı Mahsusa’da
bulunuyordu.
Talât Paşa’nın
sözünü ettiği ‘çok çirkin sonuçlar’
çok geçmeden yüz binlerce ölü şeklinde somutlaştı, İttihatçılar, daha
sonra Kemalist dönemin gözde tarihçilerinden Ahmet Refik’in
yazdığı gibi, Ermeni asilerin ve teröristlerin cürümlerini
cezalandıracaklarına, bunların ‘millî
gayeleri için mühim bir fırsat vücude getirdiğini’
düşünmüşler ve ‘Ermenileri imha
etmek ve bu suretle Vilayât-ı Sitte (altı vilayet) meselesini de ortadan
kaldırmak’ istemişlerdi. Sonunda
İttihatçılar sadece savaşı değil, onur ve haysiyetlerini de kaybederek
Alman gemileriyle ülkeden kaçtılar.”9
Evet, Türk
milliyetçiliğinin kökleri, kaynağı, atası, soy şeceresi işte bu İttihat ve
Terakki’dir...
İTTİHAT VE TERAKKİ
Önce Ragıp Zarakolu’dan
nakledelim: “İttihat ve Terakki
Partisi (İTP), Türk milliyetçiliğinin kurucu partisidir (...) bütün önemli
toplumsal projelerini ve üniter bir ulusal devlet yaratma hayalini Türkiye
Cumhuriyeti devralmış ve hayata geçirmiştir.”
“Devletin
bekası için ulus gerekiyordu. O zaman ulus ne pahasına olursa olsun
yaratılmalıydı...
Can çekişen bir devlet,
eski yönetme tarzını modern giysilerle örterek, yeni bir ulusu inşa etti.
Devlet ulusu yarattı ve yarattığı bu ulusun mutlak hâkimi ve efendisi
olmaya devam etti. Prusya eğitimi ve milliyetçi ideoloji ile yoğrulan Türk
ordusu, gerçekten de yoktan bir millet yarattı...
Yaratılan bu devletin
sadece askeri anlamda değil, ideolojik anlamda da koruyucusu oldu. Türkiye
Cumhuriyeti bugüne kadar ‘militer
bir demokrasi’ olarak geldi, resmi
bir devlet ideolojisine sahip oldu, totaliter özelliklerini terk etmeye
karşı direndi.”
“İttihat ve Terakki,
‘faşizm’
kavramının icadından önce doğmuş, proto-faşist bir partiydi.”10
İttihat ve Terakki 21 Mayıs
1889’da
İttihâd-ı Osmânî adıyla ve Abdülhamid’i
tahttan indirmek amacıyla gizli bir örgüt olarak kuruldu. İttihat ve
Terakki adını alması daha sonradır. İlk toplantısında başkanlığına Ali
Rüşdî, katipliğine Şerefeddin Mağmûmi, muhasip üyeliğe de Asaf Derviş
seçildi.
İtalyan Carbonari örgütünü
örnek alarak kurulan yapı illegal olarak teşkilatlandı. (Hücre içindeki
her üyeye bir sıra numarası verildi. Birinci hücrenin birinci üyesi
İbrâhim Temo idi.) İlk zamanlar Osmanlıcı ve İttihâd-ı Anâsırcı bir hat
izleyen örgüt, daha sonraki dönemlerde Türkçü/ milliyetçi/ ırkçı bir
çizgiye yöneldi.
Teşkilât-ı Mahsusa’nın
çelik çekirdeğini oluşturduğu11 İttihat ve Terakki’yi
biçimlendiren 1913-1918 kesitindeki zora dayalı Türkifikasyon
politikalarıdır...
Pervin Erbil’in,
“Türkifikasyon, ‘başka
halklardan Türk yaratma veya topraktaki başka uluslardan kurtulma’
demektir,”12
vurgusunu anımsatarak devam edelim: 1913’de
Bab-ı Ali Baskını ile iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti
ülkenin kaderinde büyük iz bırakacak bir örgütlenmeydi. Bilinen üç
liderine ek olarak diğer yetkili kadroların büyük bir kesimi de yaşları
30-35 arasında olan Balkan kökenlilerdi. Kayıp topraklardan gelmiş ve
Anadolu’ya nazaran İmparatorluğun
daha “Batılı”
ve “laik”
ortamını solumuş, başta Bulgar komitacılarına karşı olmak üzere “gerilla”
savaşlarının içinde “ötekileştirilmiş”
ve biraraya ge(tiri)lmiş bu cemiyetin merkezi, 1912 yılında Selanik’ten
İstanbul’a taşınır. Tarih, Selanik’in
Yunan Krallığı tarafından ele geçirilmesi tarihidir. Bu taşınma, sadece
Selanik “merkez komitesinin”
değil; siyasi ve askeri tüm kadronun (fedailer, Teşkilât-ı Mahsusa vs) ve
sayıları 250 bin olacak bir “göçmen”
kitlesinin taşınmasıdır. Üstelik, bu taşınma içinde yer alan devletin
bölgedeki çoğunluğu İttihatçı olan askeri ve idari ekibi de Anadolu’ya
taşınmış olur.
Ama her şeyden önemlisi,
Balkanlardan Anadolu’ya
taşıdıkları, “korku”
ve “intikam”
duyguları olur. Rum ve Hıristiyan karşıtı duyguların hâkim olduğu bu
“kayıp toprakların göçmen çocukları”,
Anadolu’daki
göreceli daha zayıf olan benzeri anti-Hıristiyan duygulara da dayanarak,
I. Dünya Savaşı da dahil olmak üzere ülkeyi idare etme becerisi
gösterirler. Bu beş yıl içinde ciddi bir muhalefetle de karşılaşmazlar.
Adını
“Balkanların Anadolu’ya
taşınması” olarak koyacağımız bu
İttihatçı projenin, en büyük hedefi, Anadolu’nun
ikinci bir “Makedonya”
olmasına müsade etmemek olacaktı. Özcesi, politikanın ağırlık noktası
genel anlamda bir nüfus ve özellikle “bu
nüfusun taşınması”ydı. Batı’da
üretilen kavramla “sosyal
mühendislik”,
yani bir nüfusun politik bir amaçla sevk ve iskanı politikası.
Bilindiği gibi, Anadolu,
Balkanlar ve özellikle Makedonya gibi, Türk olmayan ve gayrimüslim
kimliklerin, çeşitli bölgelerde yoğunlaştığı bir coğrafya idi: Rumlar
Anadolu’nun
batısında (Trakya ve Ege bölgeleri) ve doğu Karadeniz’de,
Ermeniler altı doğu eyaletinde (bugünkü illerden büyük idari sınırlara
denk düştüğünden), Kürtler Erzurum’un
güneyi ve Sivas’ın doğusunda,
Araplar ise neredeyse Antep’ten
itibaren tüm güneyde. Bu durum İttihatçı “demografik”
operasyonun şekillenmesinde mevcut veri tabanını oluşturacaktı. Bugünden
bakıldığında iki aşama söz konusuydu: Hıristiyanların “çıkarılması”
ve Müslüman gayri-Türklerin “karıştırılması”.
Osmanlı’nın
gelenekselleşmiş iskan politikasına ek, Makedonya’da
1908’den itibaren denenmiş,
öncülüğünü Dr. Nâzım’ın yaptığı,
ama pek başarılı olamamış İttihatçı iskan tecrübelerinin üzerinde, Balkan
kaybının getirdiği “korku”
ve “intikam”
duygularının hâkimiyetiyle Anadolu’yu
Türkleştirme İttihatçı politikası devreye sokulur...
Ege, Pontus ve Kapadokya’daki
Rum “temizlikleri”
ve ille de Ermeni soykırımı!13
İfade ettiğimiz süreç, i-)
“Alman modeli
örgütlenme, Türkçülük ve ‘Milli
İktisat’ ilişkisi”yle;14
ii-) “İttihatçılar ve Jön Türkler
üzerine”;15 iii-) ve
nihayet Kemalizm’e
dair kafa yormamızı zorunlu kılar.
KEMALİZM VE ŞECERESİ
“Kemalizm, (...)
İttihatçılığın siyasal ve toplumsal mirasını”16
devralarak yolunu açıp, “Teşkilât-ı
Mahsusa ve Teşkilât’tan Kemalist
rejime gelen kadrolar”la
kendini inşa etti...
Sait Çetinoğlu’nu
özenle vurguladığı gibi, “Kemalistler
kendilerini her ne kadar her vesileyle ve her vasıtayla İttihat ve Terakki’den
ayrı tutmaya çalışsa da bu sadece yaratılan/ üretilen bir yanılsamadır.”
“Teşkilât-ı Mahsusa Karakol
Örgütü’ne, İttihatçı Kulüpler de,
Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’ne
dönüştürülür. (...) Anadolu’da
verilen Milli Mücadelede başı asker ve sivil eski İttihat ve Terakki
kadrolarının çektiği, bugün Türk tarih yazıcılığı için bir muamma
değildir. Mustafa Kemal de eski bir İttihat ve Terakki üyesi olarak bu
kadrolara dahildir.”
Kaldı ki
“Mustafa Kemal’in
İttihat ve Terakki’den ayrıldığına
dair bir kayıt ve beyan yoktur.”
Ve nihayet Sait Çetinoğlu’nun,
belgeleriyle ortaya koyduğu üzere, “Kemalistlerin
İttihatçı kökleri”
ayan beyan ortadadır.
Zaten
“Önemli olayların
kadrolarına baktığımızda Kemalist kadroların çekirdeğinin, İttihatçıların
çelik çekirdeği Harekât Ordusu, Teşkilât-ı Mahsusa, Trablusgarp kadroları,
Balkan ve Malta sürgünleriyle aynı kadrolar olduğu görülmektedir.
Kemalistler kadro olarak İttihatçıların çelik çekirdeğinin devamıdırlar.”17
Gerçekten de
“Milli mücadelenin vurucu
gücü Kuvay-ı Milliye birliklerin önemli bir bölümü soykırımı bizzat
gerçekleştirenler tarafından kurulmuştur. ‘Kurtuluş
Savaşı kahramanı’ olarak anılan,
Batı Anadolu’da İpsiz Recep’ler,
Dayı Mesut’lar, Kara Arslan’lar,
Demirci Mehmet’ler, Sarı Efe’ler,
Karadeniz’de Topal Osman’lar,
Yarbay Halit’ler, Ahmet Barutçu’lar,
Yahya Kaptan’lar Teşkilât-ı Mahsusa
üyesi çetecilerdir ve hepsi de katliam failidir.”
Yani
“Anadolu’nun
çok-etnili, çok-dinli toplumsal çeşitliliğinin, zorla homojenleştirilmesi
ve bu coğrafyanın bir ‘Türk yurdu’
yapılması süreci Milli Mücadelenin ana içeriğini oluşturmuş, Cumhuriyet’in
kuruluş döneminde ve sonrasında da sürmüştür. Bu bakımdan İttihat ve
Terakki ile Cumhuriyet arasında kesintisiz bir süreklilik söz konusudur.”18
İttihat ve Terakki’den
Kemalizme uzanan Türkçülük/milliyetçilik hikayesinde Kemalizm İttihatçı
mirası devraldı. Devleti kurtarma amacı nedeniyle de İttihat ve Terakki’ci
bir öz taşıdı.
Bu ortam ve ekolden gelen
Mustafa Kemal ve arkadaşları sıfırdan başladılar denemez. Kemalizm İttihat
ve Terakki’nin
hem ekonomik ve hem de ideolojik anlayışının mirasının üzerinde
gelişecekti.
İttihat ve Terakki,
Türk-İslâm burjuvazisi yaratmak istedi ve bunda bir ölçüde başarılı da
oldu. Tüccar, komisyoncu ve toprakla ilişkileri olan bir burjuvazinin
gelişmesi İttihat ve Terakki eliyle oldu.
Avrupa burjuvazisine ve
emperyalizme karşı olmayan, milli karakteri çok cılız olan bu sınıf, savaş
yitirilince eşrafın bir bölümüyle birlikte ne yapacağını şaşırmış halde
telaş ve kaygıya kapıldı. Korkusu Batılı devletlerden değildi.
İttihat ve Terakki
sayesinde kavuştuğu olanakların kaybolmasından, Rum ve Ermeni
burjuvazisinin geri gelmesindendi korku. Büyük devletler değil de, Rum ve
Ermenilerin güç kazanacakları korkusu yaşandı.
İttihat-Terakki şoven bir
milliyetçiliğe sahipti. Bir ölçüde devamı olan Kemalizm’in
milliyetçiliği de benzer niteliklere sahip. İttihatçılar diğer halkları
aşağıladı ve ağza alınmayacak kelimeler kullandı. CHP’liler
ve Kemalizmin önemli kişileri diğer ulusları yönetmek için var olduklarını
söylediler. Türk ulusunun efendi, üstün, her şeye kadir olduğu iddia
edildi. Türk dili, dünya dillerinin atasıydı. Irka dayalı şoven Türk
milliyetçiliğinin kuramcısı Ziya Gökalp’ti.
İttihat ve Terakki
döneminde temelleri atılan kuram, yeni Türkiye’de
gelişti. Dünyada faşizan yönetimler arttı ve Kürt isyanları yaşandı. Bu
iki faktör şoven, ırkçı karakterli Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde rol
oynadı. Bugün yakındığımız Türk milliyetçiliğinin günümüz boyutlarına
ulaşmasında bu etkenler önemlidir.
Bu arada unutulmasın:
Kemalizm’in
ideologlarından bir kısmı İttihat ve Terakki’nin
de ideologlarıydı. Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu (Agayev) gibi. İkisi de
Rusyalı. Biri Tatar, diğeri Azeri Türklerinden. Önemli bir ideolog da Ziya
Gökalp. 1924’te ölmesine karşın
etkisi devam etti. Diyarbakırlı bir Kürt ailedendi. İlginçtir, Türkçü
ideologların çoğu, kendi kriterlerine göre “Türk”
değildi...
Nihayetinde militarist
devletin resmi ideolojisi olarak Kemalizm ile İttihat ve Terakki’nin
çizgilerinde bire bir örtüşme vardır: Nüfusu Homojenleştirme +
Türkifikasyon = İdeolojik Uluslaşma + Irkçı Tarih Tezi...
Siz bakmayın hızlı
“AB”ci/“Sivil
Toplum”cu Baskın Oran’ın,
“1930 Kemalizmi, 2000’ler
için gericilik, 1930’lar için
ilericiliktir,”19
demesine!
Bilmiyor, görmüyor
olamazsınız; 1930’lu
yıllarda yani “Askeri ve siyasi
zaferin ardından (...) Cumhuriyet yönetimi, Türklerin tarihini Orta Asya’ya
çekti”!20
Bunun sonucu da
“Güneş Dil Teorisi”
oldu... Reşit Galip, Mustafa Kemal’in
“Tarih Tezi”ni
şöyle anlatmaktadır: “Türk tarihi
hakkında Gazi Mustafa Kemal’in
tezinin başlıca esasları şunlardır:
1- İnsanlığın beşiği Orta
Asya’dır.
Hayat en evvel orada başladı ve en evvel orada tekâmül etti.
2- Dünyanın ilk medeniyeti
Orta Asya’da
ve Orta Asya’nın
aslî halkı ve ilk sakini olan Türk ırkı tarafından kuruldu.
3- Türk ırkını antropolojik
ırk tasnifinde brakisefal-Alpin tipi temsil eder.
4- Avrupa ve Asya
münasebetleri hadiselerinden büyük muhaceretler garptan şarka doğu değil,
daima şarktan garba doğru olmuştur.
5- Orta Asya’nın
muhtelif devirlerinde şiddetini artıran kuraklık hadiseleri en mühim âmil
olarak Türkler büyük göçlerle dünyanın muhtelif sahalarına yayılmışlar ve
buralarda eski medeniyetleri kurmuşlardır.
6- Türk dili ana dildir.
7- Eski medeniyetler için
olduğu gibi haksız olarak İslâm medeniyeti denilen- daha yeni devirler
medeniyetinde de birinci derece kuruculuk ve yapıcılık rolü
Türklerindir.
8- [...] Anadolu paleolitik
devir sonlarından itibaren Türkleşmeye başlamış, kalkolitik devirde bu
Türkleşme azamî derecede genişlemiş ve Selçuk devri sonlarına kadar
binlerce yıl süren istilâcı ve hulûlcu akınlar Anadolu’yu
ırkî manzara itibariyle Türklüğü en saf, en melezsiz temsil eden
sahalardan bir hâline getirmiştir. O derecede ki, Türklüğün en eski tarihi
Orta Asya’da olduğu kadar Anadolu’da
da mütalaa edilebilir.
9- Türk milletinin bütün
yüksek ve yaratıcı cevherlerini yaşatmakta olan ırk bünyesi salimdir...”
Söz konusu Kemalist
“Tarih Tezi”
ile “Türklerin tüm dünyaya
yayıldıkları, Sümerlerin de Türk oldukları, Orta Asya’nın
Türklerin anayurdu”
olduğu ifade edildi!
Bu konuda Afet İnan, henüz
liseyi yeni bitirmişken “Tarih
Tezi” çalışmalarında bulunmak üzere
görevlendirilir... Bir komisyon kurulur... Afet İnan, özel himaye görür,
faşist ve kafatasçı Euzard Pittard’ın
öğrencisi olarak, İsviçre Cenevre’de
doktora çalışması yapar... Türklerin Alpin ırkının brakisefal türünden
olduğunu kanıtlamaya çalışır... Türkiye’ye
dönünce devlet tarafından desteklenen binlerce kafatası ölçümü yapar...
Kendisi antropolog değil, yalnız kafatası ölçümleri için bu bölüme ilgi
duyar... Tezin bir diğer teorisyeni de, Turancılığı savunan Tatar kökenli
Yusuf Akçura’dır... “Tarih
Tezi”nin
amacı, Türk ırkının en yüksek ırk olduğunun kanıtlanmasıdır!
Tarihi gerçekler böyleyken;
“Birileri ha
bire ‘Türkiye’de
ırkçılık yoktur, hiç olmamıştır’
veya ‘Türkler ırkçı olamaz’
diye yazar dururlar. Onlar böyle yazarken, Türkiye’de
ırkçılığın ikinci dalgası iyice kabarmış ve toplumu sarmış durumda. Bu
nedenle, bu işin başı ve sonrası, nihayet gelinen nokta, başı ile sonu
arasındaki farklılaşmalar hakkında bir şeyler söylemek gerekiyor.
Milliyetçiliğin Türkçü
kanadı, ta başından beri, koyu bir ırk ideolojisiyle birlikte yürümüştür.
Üç tarz-ı siyaset içinde ‘Osmanlıcı’
veya ‘İslâmcı’
yerine ‘Türkçü’
yolu seçen ve bunun propagandasını yapanlar, Rusya’dan
gelen Türkler, genellikle Tatarlar ve Azerilerdi.”21
Bu temelde
“30’lar,
özellikle, Almanya gibi bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de
de, ‘ırk’
kavramının her derde deva, her kapıyı açan bir kavram hâline geldiği bir
dönemdir. Üstelik bu, dün özetlediğim ilk dönem gibi, ‘ırk’ın
görece ‘ulusal-romantik’,
iyi tanımlanmamış nosyon olduğu bir dönem de değildir. ‘Irk’ın
‘iyi tanımlanmış’
hali ne olabilir? Bu, bilimsel bir kavram olmadığına göre, iyi
tanımlanması da zaten mümkün değil...
Açın, Birinci Türk Tarih
Kongresi’nin
kitabını, Reşit Galib’in, Afet İnan’ın,
Şevket Aziz Kansu’nun ve daha
birçoklarının konuşmalarını okuyun (tabii, aynı şekilde, İkinci ve Üçüncü
Tarih Kongreleri’nin kitaplarını da
okuyun). Nasıl bir ‘devlet
ırkçılığı’
yapıldığını görürsünüz.
‘... Asiya brakisefallerin
ocağıdır. Bunlar Alp adamı tipidirler. Ve Türk de bu tiptir. Bizim son
telakkiye göre esasen bir ırk olmaktan uzak bulunan Sarılarla bir alâkâmız
yoktur... Hulâsası şudur ki: Anadolu, brakisefal buğday renkli veyahut
beyaz, güzel, bazan mavi gözlü ve kumral bir ırk tarafından iskân
edilmiştir. Bu ırk Ortaasiyadan geliyor...’
vb.
Böylece bütün bir resmi
tarihyazımcılığı ve eğitim sistemindeki tarih öğretimi bu ırkçı temeller
üzerine oturtulmuştur.”22
Özetin özeti
“Türkiye’de
devlet eliyle yürütülen ırka dayalı Türkçülük (...) o kültürel ırkçılık,
Cumhuriyet içinde birlikte yaşamaya devam eden herkesin -yani, gayrimüslim
olmayan herkesin- bu yeni kimliği eninde sonunda benimseyeceği varsayımına
dayanılarak yapılmıştı. (...) Ulusal birlik, ister istemez dışlayıcı olan
ırkçılıkla gerçekleşemezdi. Daha akla yakın politika, ‘asimilasyon’du.”23
Özetle
“Güneş Dil Teorisi”nin,
“Tarih Tezi”nin
gerçeği, “Anadolu’yu
tek partili, tek şefli, tek uluslu millileştirme/ Türkifikasyon hareketi”nin
kültürel cephesini oluşturmasıdır...
YALAN(LAR)A GELİNCE!
Aysel Tuğluk’un, “Mustafa Kemal’in tarihsel eylemselliğinin
Türk ulusu açısından büyüklüğü inkâra gelmez bir realitedir”;24
ya da Türker Alkan’ın,
“Belki Atatürk döneminde demokrasi
kurulamadı. Fakat, demokrasinin temelleri atıldı,”25
saptamalarının gerçekle yakından uzaktan alakası yoktur!
Tekrarlıyorum: Kemalistler
kendilerini her ne kadar İttihat ve Terakki’den
ayrı tutmaya çalışsalar da bu sadece bir yanılsamadır. Zürcher’in
ifadesiyle: “Kemalistler,
İttihatçılar’ın bıraktığı yerden
devam ettiler.”26
Kemalizmin kadrolarını,
yukarıda da gördüğümüz gibi, İttihatçılar oluşturdu. İttihat ve Terakki’nin
çelik çekirdeği olarak ve 30 bin kişilik kadrosuyla, Ermeni Soykırımında
da önemli görevler üstlenen Teşkilât-ı Mahsusa; “İç
güvenliği sağlamak, devletin varlığı için hayati önemi olduğu düşünülen
Türkçe konuşan azınlığın süregelen hâkimiyetini korumak ve Osmanlı
devletinin daha fazla toprak kaybetmesini engellemek,”27
gibi amaçlarla tarif edilen Milli Mücadelenin devraldığı zemindir!
Bu bağlamda
“Kemalizm sol”
olmadığı gibi herhangi bir “ilericilik”
türü de değildir!
Kemalizm ile
hesaplaşmalıdır. Çünkü Kemalizm Türk egemen sınıfının ideolojisidir!
“Neden ve niçin”
mi?
Gayet basit:
“Mustafa Kemal’in
1922’ye kadar Saray ile Kuvayı
Milliye arasında hakem sıfatıyla yaptığı manevralarla I. Napoléon rolünü;
1922’den sonra Kuvayı Seyyare ve
TKP’yi
tasfiye edip halkı silahsızlandırırken III. Napoléon rolünü oynamış
olduğunu söylemek mümkün...
TBMM Başkanı Mustafa Kemal
Paşa, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının boğazlanmalarından sadece bir hafta
önce 22 Ocak 1921’de
meclis kürsüsünden şunları söylemişti: “(...)
İşte bu serseriler (...) Türkiye Komünist Fırkası diye bir fırka teşkil
etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve
emsali bulunmaktadır. Bunlar (...) kendilerine para veren, kendilerini
himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova’daki
prensip sahiplerine yaranmak için bir takım teşebbüsatı serseriyanede
bulunmuşlardır (...) Bu suretle memleketimize, milletimize hariçten
komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır...”
Bu tutum Cumhuriyet tarihi
boyunca da süregidecek, Kemalist rejim kırk yıl boyunca Komünistleri baskı
altında tutacak; Sabahattin Ali ve adı bilinmeyen nicesi onlar tarafından
yok edilecek, Nâzım Hikmet, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Orhan
Kemal ve başkaları yıllar ve yıllar boyu hapiste tutulacak, tek parti
diktatörlüğünün işkencehaneleri komünistlerle dolup taşacak; devletçilik
burjuvazinin sermaye birikiminin aracı, işçileri amansızca sömürme
düzeneği olarak iş görecek; köylüler büyük toprak sahiplerinin giderek
artan sömürüsü ve zulmü altına girecek, Kürtler birçok kereler
ezilecekti...28
“Ya çağdaşlaşma ve laiklik”
mi?
Kemalizmin laikliği kendini
“din katına”
çıkaran bir dayatmadır, devletçiliktir...
Özetle
“Atatürk, ulusal kimlik
inşasına benzer bir İslâm anlayışının inşasına inandı.”29
Yani “Arap gelenek ve kültürüyle iç
içe geçmiş İslâm yerine, İngiliz ya da Danimarkalıların Hıristiyanlık
içerisinde yaptığı türden bir sentezin, İslâm’ın
Türk yorumunun arayışı içinde oldu.”30
Bu çerçevede31
“Kemalizm,
genel olarak ‘din’
olgusuyla sorunu olan bir ideoloji değildir. Sorunu İslâm’ladır
ve bunun nedeni de bu dini ‘ulusal
kalkınma’ya engel olarak
görmesidir. Ama herhangi bir durumda İslâm’ın
araçsal bir ‘yarar’ı
olabilecekse, Kemalist, bunu da sonuna kadar kullanmaya hazırdır: Evren’in
zamanının Amerikan sosyolojisiyle birlikte ‘yeşil
kuşak’ politikalarıyla
bağdaşabilmesinden Tunceli’ye
gökten ‘din kardeşliği’
broşürleri yağdırmaya kadar çok sayıda örneği vardır bunun”!32
“MASUM DEĞİLİZ HİÇ
BİRİMİZ”
Kemalizme, resmi tarihe bu
denli sarılınmasının ardında, “masum
değiliz hiç birimiz”
gerçeğinin kolektif bilinç altında yer alması gerçeği yatar...
Ragıp Zarakolu’nun
ifadesiyle, “Jenosit olgusunun arka
planında yatan ve es geçilmemesi gereken bir noktada, servetin el
değiştirmesi ve kitlelerin de yağma ve talanda bir suç ortağı haline
getirilmesidir.”
“Bugün Türkiye’deki
egemen elitin soy kütüğünü incelediğinizde, mutlaka İttihatçılık ile
Ermeni tehcirinde ve daha sonraki azınlık karşıtı uygulamalar ile bağlar
bulursunuz. Türk kapitalizminin temelini oluşturan ‘ilksel
sermaye birikiminin’ kaynağı
buralara uzanmaktadır. İttihatçı kadrolardan bir çok ‘savaş
zengini’ ve ‘işadamı’
çıktı.”33
Böylelikle ortalama/“olağan”
Türk(iye) insanı kolektif milliyetçi histerinin, “zenofobi”nin
parçası, taşıyıcısı oldu...
Tam da bu koordinatlarda
“ötekileştirme”
ve “öteki”nin
inkârı; Bove-Luneau’nın, “Ötekinin
özgürlüğü benim özgürlüğümü sonsuzca genişletir,”
diye formüle ettiğinin önünü kesip; dolu dizgin bir otoriterliği “hoşgörü”
söylenceleriyle devreye soktu...
Burada durup anımsatalım:
“Hoşgörü,
hoşgörülen şeyin ahlâki olarak kötü ve suçlanabilir olduğunu ima eder.
Başka bir ima da, bunun değiştirilebilir olduğudur. Başka birinin
hoşgörülmesinden söz etmenin anlamı şudur: Kişinin, hoşgörülen özelliğini
değiştirmemesi kendi itibarsızlığını doğurur.”34
Bu tavırladır ki,
“Holocaust olayından
çıkarılabilecek dersleri almaya karşı direnişin kendisini gösterdiği
yerlerin başında, Holocaust’u
tarihte sadece bir kez yaşanan bir olay olarak marjinalleştirme ya da
egzotikleştirme gibi çok yönlü çabalar gelir.”35
Ve bir şey daha:
“Soykırımların,
planlanmış suçlar sınıfına dahil olarak anlaşılması için, failleri
açısından hedefe yönelik eylemler olduğunun anlaşılması gerekiyor:
Soykırım, herhangi bir evrensel etik açısından psikopatça da olsa,
faillerin amaçlarına hizmet eden rasyonel bir araçtır... ‘siyasi
bir formül’dür...”36
Tıpkı (gayrımüslim)
“ötekinin elindeki
sermayenin millileştirilmesi (yani Türkleştirilmesi)”
gibi...
Bir an Teşkilât-ı Mahsusa’nın
Anadolu’yu nasıl “Türkleştirdiği”ni
anımsayın!
Veya Mehmed Emin Yurdakul’un
“Ben bir Türküm dinim cinsim
uludur/ Sinem özüm ateş ile doludur/ İnsan olan vatanının kuludur/ Türk
evladı evde durmaz, giderim”
dizelerini!
Ya da
“Bu toprakta Türklerin,
sadece Türklerin yaşamasını ve ona tamamen sahip olmasını istiyoruz.
Milliyeti yahut dini ne olursa olsun, Türk olmayanlar kahrolsun,”
diye haykıran Dr. Nâzım’ın
temsil ettiği zihniyeti!
Yeniden hatırlayalım:
Teşkilât-ı Mahsusa’nın
kurulmasıyla ilk adımlar Ege’de
atıldı. Celal Bayar’ın dediğine
göre, 1914’e kadar bölgedeki 130
bin Rum zorla Yunanistan’a ve
Adalara göç ettirildi. Aynı dönemde Doğu illerinden ilk Ermeni, Süryani,
Arap sürgünleri başladı. Bunu 1915-16’da
Ermeni tehciri, 1916’da
ikinci Rum tehciri izledi...
I. Emperyalist Paylaşım
Savaşı’nın
boğazlaşması daha başlamadan önce Harbiye Nezaretinde Teşkilât-ı Mahsusa
elemanları ile Anadolu’daki İttihat
ve Terakki yöneticileri toplantılar yapmışlardı. Konu, Mahmut Celal’in
(Bayar) sözleriyle, stratejik noktalarda kümelenmiş ve dış menfi tesirlere
bağlı gayrı Türk yığınakların tasfiyesiydi.
Bu toplantılarda Anadolu’nun
Türkleştirilmesi için ayrıntılı planlar yapıldı. İttihat ve Terakki
kararını vermişti: Batı Anadolu’daki
çıban başları ortadan kaldırılacaktı, Rumlar, siyasi ve iktisadi yönden
alınacak tedbirlerle tasfiye edilecekti. Her şeyden önce iktisadi yönden
güçlenmiş Rumları çökertmek, yıkmak gerekiyordu. İttihat ve Terakki
yöneticilerine göre, en ağır tehlike Ege Bölgesi’ndeydi.
Kuşçubaşı Eşref’in
sözleriyle, “Bu unsurlar [gayrı
müslimler] dahili tümörlerdi ve temizlenmeleri gerekiyordu, bu dava ise
milli bir dava” idi. Ziya Gökalp’e
göre de “Türklük Mefküresi’ni
ateşlemek gerekiyor”du!
Bu
“ateşle”
Ege’ye el
atıldı...
Ege’den
“gayri Türk unsurların temizlenmesi”
planının iktisadi boyutunu yönetmek üzere özel olarak Bursa’dan
getirilerek görevlendirilen Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar, “stratejik
noktalara kümelenmiş gayri Türk yığınakları tasfiyesi”
sonucu, sadece İzmir civarından 130 bin dolayında Rum’un
zorla Yunanistan’a
göç ettirildiğini açıklamıştı.
Celal Bayar tüm
eylemlerini, “milli
bir hareket”
olarak nitelemektedir!
Halil Menteşe, İzmir
civarından sürülen Rumlar için 200 bin sayısını vermektedir!
Trakya bölgesinden sürülen
nüfus ise Meclis-i Mebusan görüşmelerinde aktarıldığına göre 300 ile 500
bin arasındadır!
Kuşçubaşı Eşref, sadece
1914 içinde ve savaşın ilk aylarında “Ege
mıntıkasında ve bilhassa sahillerde yuvalanmış ve kümelenmiş olan...
Rum-Ermeni nüfusun”, sürülen
miktarının bir milyon yüz elli bin olduğunu söylemektedir; ve böylece,
“değil sahip, bekçi bile
olamadığımız gavur İzmir” başta
olmak üzere tüm Ege temizlenirken; bu eylemler, Kuşçubaşı tarafından
“fetih hareketi”
diye tanımlanır!
1913 ve 1914’teki
bu ‘temizlik’
operasyonunun başarısı daha sonra yapılacaklara örnek teşkil ettiği gibi
İttihat ve Terakki’yi
de aynı zamanda cesaretlendirmiştir. Her ne kadar Batı Anadolu bir
laboratuar olarak tecrübelerini arttırmışsa da İttihat ve Terakkiciler,
Abdülhamit dönemi tecrübelerinden de yararlanarak XX. yüzyılın ilk
soykırımını gerçekleştirmişlerdir.
1915 yılında Ermenilere
karşı sürdürülen politikanın çok önemli yönlerinden biri de sürgündür.
Sürgün kanlı olmuştur. Pek çok katliam, soygun yaşanmıştır. Sürgüne
gönderilen Ermenilerin malları çevredeki Müslüman Türk ve Kürt eşraf
tarafından yağmalanmıştır. Açlık, soğuk, hastalık, beraberlerinde
taşıdıkları altınlar, ziynet eşyaları Ermenilerin tükenmelerine,
çürümelerine neden olmuştur.
“Nasıl”
mı?
Bilindiği gibi Osmanlı’ya en
son başkaldıran ulus Ermenilerdi. İlk Ermeni örgütleri 1880’li
yıllarda kurulmaya başlandı. 1890’lı
yıllarda da Ermeni başkaldırıları başladı. Bu dönemde iktidarda II.
Abdülhamit yönetimi vardı. Sason ve Zeytin merkezli Ermeni ayaklanmaları,
İstanbul’da Osmanlı Bankası baskını
1894 ile 1896 yılları arasında, Hamit döneminde meydana gelmişti. Hatta
Ermeniler Abdülhamit’e de başarısız
bir suikast girişiminde bulunmuşlardı. Abdülhamit Kürtlerden oluşturduğu
Hamidiye Alaylarını da kullanarak bu ayaklanmaları zorla bastırdı.
Abdülhamit’e “Kızıl
Sultan” adının takılmasının nedeni
de buydu. Bu ayaklanmalar ve Osmanlı Bankası baskını sırasında kırlarda
Ermeni köyleri, İstanbul’da da
Ermeni mahalleleri baskına uğradılar. Katliamlar yaşandı. Fakat bütün
bunlara rağmen Ermenilerle Türkler arasında köprüler daha tamamen
atılmamıştı. Abdülhamit döneminde devletin resmi ideolojisi milliyetçilik
değil, İslâmcılıktı. Hamit Osmanlı’yı
böldüğü için milliyetçiliğe karşı çıkıyor, onu bir İngiliz oyunu olarak
görüyordu. Yani ortada daha Türk şovenizmi yoktu.
Abdülhamit’le
çatışan Ermenilere o zamanki muhalefet, İttihat ve Terakki saflarını
açmıştı. İttihat ve Terakki’nin
Abdülhamit’e karşı tüm muhalifleri
bir araya getirme çabası Ermenilerden de olumlu karşılık gördü. Örneğin
İttihat ve Terakki’nin 1902’de
Paris’te yapılan kongresine diğer
azınlıkların ve ulusların yanısıra Ermeniler de katılmışlardı. 1906 ve
1907 yıllarında Anadolu ve Trakya’da
Abdülhamit’e karşı taşra
egemenlerinin öncülüğünde köylü eylemleri meydana gelmişti. Anadolu’da
Kastamonu, Sinop, Trabzon, Diyarbakır, Bitlis, Tunceli, Van, Diyarbakır
gibi illerde meydana gelen Abdülhamit karşıtı bu gösterilere Ermeniler ve
azınlıklar da katılmışlardı. Bu gösteriler hiç bir yerde milliyet ya da
din çatışmasına dönüşmemişti. Nihayet 1907 yılında yapılan ve Abdülhamit’e
karşı silahlı ayaklanma kararı alınan İttihat ve Terakki Kongresinde
başkanlık makamına seçilen üç kişiden biri Ermeniydi. Ahmet Rıza ve Prens
Sabahattin’in yanında Malumyan
bulunuyordu. Ve o zamanlar, İttihatçıları Ermenilerle ittifak yaptıkları
için, örneğin günümüzde PKK’ye
yapıldığı gibi “Ermeni piçleri”
olarak suçlayıp, kamuoyunda mahkûm etmek gibi vatansever(!) tavırlar henüz
ortada yoktu. Ermenilerle ittifak normal karşılanıyordu.
Özetle Ermeni
ayaklanmalarına ve İstanbul’da
meydana gelen olaylara rağmen 1908 devrimi sırasında ve İttihatçı
iktidarın ilk yıllarında henüz ne devletin resmi ideolojisinde, ne de
kitleler içinde gözü dönmüş bir Ermeni düşmanlığı yoktu. 1908’de
açılan Osmanlı Meclisi çok uluslu bir meclisti. Bu Mecliste Türklerin
yanısıra Arap, Arnavut, Bulgar, Ermeni, Rum, Yahudi, Sırp milletvekilleri
de bulunuyordu. Hatta İttihat ve Terakki’nin
savaş öncesinde 1914 yılında yaptırdığı seçimlerde, İttihatçılar kendi
listelerinden 3 Rum, 16 tane de Ermeni’yi
milletvekili seçtirmişlerdi. Ama Birinci Dünya Savaşı ile birlikte bu
durum kökünden değişti.
Artık İttihat ve Terakki’de
ifadesini bulan tarihsel sosyo-ekonomik gerçek ve politika tarihin
sahnesindeydi...
Türkiye burjuvazisinin
siyaset sahnesine çıktığı 1860’lı
yıllardan beri, ülke ekonomisini ve dış ticari ilişkileri azınlıkların
elinden almak, Müslüman Türk burjuvazinin gelişiminin önünü açmak gibi ana
bir hedefi vardı. Birinci Dünya Savaşı, azınlık burjuvaları iç pazardan
kovmanın bir fırsatı olarak görüldü. 1915 yılındaki Ermeni soykırımının
temelinde sadece askeri nedenler değil, böyle bir ekonomik neden de
bulunmaktadır. İddia edildiği gibi bu soykırım sadece Ruslarla işbirliği
yapan Ermenileri etkisiz hâle getirmek için yapılmış değildir. Amaç, bütün
azınlıkları Anadolu’dan kovmak ve
bunların mülklerine, ekonomik ilişkilerine el koymaktır. Amaç sadece
askeri nedenlerle sınırlı olmadığı için, Ermeni ve Rumlara karşı yoketme
politikası Birinci Dünya Savaşı’ndan
sonra da aynı hızla sürmüş ve günümüze kadar devam etmiştir.
Rum ve Ermenilerin Anadolu’dan
silinmesi süreci aynı zamanda bu azınlıkların mal ve mülklerinin
yağmalanması sürecidir. Bağ, bahçe, toprak, dükkân, ev, fabrika vs. akla
gelen ne varsa kır ve şehirdeki Türkiyeli egemen sınıflar tarafından
gaspedilmiştir. Türkiye burjuvazisi ekonomik olarak ilk büyük sıçramasını
Birinci Dünya Savaşı sırasında yapmıştır. Bir yandan savaş ortamının
yarattığı ortamda gerçekleştirilen yolsuzluklar, vurgunlar ve karaborsa,
diğer yandan azınlıkların zorla mülksüzleştirilmesi, bugünkü burjuvazinin
ilk sermaye birikim yöntemleri olmuştur. Türkiye’nin
önde gelen zenginlerinin örneğin Koç’ların,
Sabancıların zenginliklerinin temelinde bu soykırımla birlikte el konulan
azınlık malları vardır. Bugün hâlâ Osmanlı tapu kayıtlarının açılmamasının
nedeni budur. İttihatçıların başlattığı süreci Kemalistler
sürdürmüşlerdir. Öyle ki sadece azınlık malları değil, Batı Trakya’dan
getirilen göçmenlere dağıtılan topraklar bile, devleti arkasına alan
egemen kesimler tarafından zorla gaspedilmiştir. M. Kemal konuyla ilgili
olarak mecliste yapılan tartışmalar sırasında, mazlumların değil,
gaspçıların safında yer almış, ayrıca kendi üzerine 300 bin dönüm toprağı
tapulamayı da ihmal etmemiştir. Bu yağma ve talanın ardından,
azınlıklardan kalan dış ticari ilişkilerin devralınması için şirketler
kurulmaya başlanmıştır. Bu süreç İkinci Dünya Savaşı yıllarında azınlıklar
için kurulan toplama kampları, Varlık Vergisi ve değişik türden baskılarla
yeni bir sıçrama daha yapmıştır. Bu sefer gaspedilenler kırsal alandaki
topraklardan çok şehirlerdeki büyük küçük sanayi tesisleridir. Azınlıklar
korkudan işlerini, işyerlerini bırakmak zorunda kalmışlardır. İkinci Dünya
Savaşı sırasındaki yolsuzluk, karaborsa ve vurgunları da gene özellikle
belirtelim. Halkın ot toplayıp yediği, at pisliklerinden arpa ayıkladığı
bu savaş yılları, sermaye için en kârlı vurgun yılları olmuştur.
Birici Dünya Savaşı ve
Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan katliamlar ve ardından yapılan göçmen
mübadeleleri sayesinde, milyonlarla ifade eden azınlık nüfusu yüzbinli
rakamlara düşmüştür. Ama buna rağmen, özellikle İstanbul, İzmir gibi büyük
şehirlerde 1930’lu
yıllarda bile nüfusun dikkate değer bir kısmını (örneğin 1931 yılında
İstanbul’da nüfusun yüzde 35’ini
) gayrımüslimler oluşturuyordu. Bunlar da Cumhuriyet döneminde, İkinci
Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında uygulanan baskı, linç girişimleriyle
yokedildiler. Bugün azınlıkların sayısı artık binlerle ifade ediliyor.
Mülksüzleştirme sürecinin
en son adımı 1970’lerden
itibaren azınlık vakıflarının mallarına zorla el konulması ve din adamı
yetiştiren okulların kapatılmasıdır.
Ermeni ve Rumlara yapılan
bütün bu saldırıları, yağma ve talanı haklı, meşru gösterebilmek için
ideoloji de geliştirildi. Bu ideoloji bildiğimiz şovenizmden başka bir şey
değildi. Rumlar ve Ermeniler aşağılık, yabancı uşağı, özellikle Türklere
karşı her türlü kötülüğü ve iğrençliği yapmaya hazır, çoluk çocuk, hamile
kadın demeden katleden, ırz düşmanı uluslar olarak bilince kazındılar.
Ders kitaplarına böyle yazıldı, çocuklar böyle yetiştirildi. Örnek için
her yerde bulunan “Şu
Çılgın Türkler”
kitabına bakılabilir. Bu kitapta çizilen Rum tipi, Büyük Taarruzdan can
havliyle kaçarken bile yakıp yıkmaktan, ırza geçmekten başka bir şey
düşünmeyen, anormal ve sapık bir insan tipidir.
Rum ve Ermenilerin bu
özelliklerine karşılık, “bir
Türk dünyaya bedeldir”, Türkiye
Türklerindir, Türk olmak en büyük mutluluktur. Bu Türk şovenizmi en uç
biçimlerini 1930’lu yıllarda aldı.
Saçmalamakta o derece ileri gidildi ki, bütün dillerin Türkçe’den
doğduğu bile iddia edildi. Elbette dünyanın bu saçmalıklara inanması
mümkün değildi. Fakat daha çocukluktan itibaren insanların bu
saçmalıklarla büyütülmesi, basın, yayın organlarından her an bu tür
propagandaların yapılması, aydınların bu işe çanak tutmaları, devlet
büyüklerinin bu doğrultudaki davranışları vs. sayesinde Türk şovenizmi
ülkede genel bir olgu hâline geldi.
Türkiye burjuvazisi Ermeni
düşmanlığını ve Türk şovenizmini sadece yaptığı soykırım ve talanları
meşru göstermek için sürdürmüyor. Bunun bir diğer nedeni, bu düşmanlığın
sınıf mücadelesinin ve halkaların kardeşleşmesinin engellenmesinin onların
çok işine yaramasıdır.
“DERİN”
(DENİLEN!) DEVLET FASLI: SUSURLUK/ ŞEMDİNLİ
Kaldığımız yerden
sıralayarak devam edelim...
Birincisi:
“Türkçülük önemli bir
ideolojik argümandır ve ulusal arındırma politikaları ve uygulamaları
iktidar erkinin temel payandalarından biridir.”
İkincisi:
“...’Derin
Devlet’in köklerini
Teşkilât-Mahsusa’da arayabiliriz.”
Bununla bağıntılı olarak
üçüncüsü: “Adları
ve programları ne olursa olsun, herhangi bir ‘devletin’
varlığının olmazsa olmaz koşullarından birisi de kendine bağlı -kendisi
tarafından oluşturulmuş hukuk dışı- illegal- gizli örgütlenmelerdir. Ve
‘devlet’
olarak tanımlanan tüm örgütlenmeler için bu örgütler bu türden
örgütlenmeler zorunluluktur ve;
|