Resmi Tarih Yalanı ve Gerçek(ler)

TEMEL DEMİRER

    

Nerede iktidar varsa, orada

iktidara karşı direnç vardır.1

 

Fernand Braudel, Şimdiyi anlamak için tüm geçmişin seferber edilmesi gerektiğinden söz eder. Çok haklı!

Şimdiyi anlamak için geçmişin seferber edilmesi, gerçeğe ulaşmanın olmazsa olmazıdır. Çünkü Huzeylin ifadesiyle, Gerçekler öğrenilince, zannetmeler biter!

İnsan(lık)a, paketlenmiş bilinç(sizlikler) ile tek-tip elbiseler giydirilen Türkiyede resmi ideolojinin gerçeğin yerine ikame ettiği zannetmelerin aşılması, alt-üst edilen tarihin (ve gerçeklerinin) gün ışığına çıkartılmasını gerektiriyor...

Evet egemenlerin (ve resmi ideolojilerinin) isteğine/ siparişine göre, tarihi biçip diken tarih terzilerine inat, gerçeği idrak sorunuyla karşı karşıyayız.

Gerçekten de, Alınmış bir köleydi ninem beş yüz altına;/ Dedem beş yüz altını sayan bir derebeyi./ Karıştı köpek kanı, böylece kurt kanına,/ İkisinden ortaya çıktı bir kurt köpeği./

Ben ninemden kölelik, dedemden kin almışım;/ Çini bir kase kadar başkadır içim dışım./ Elini öpmek için yalvarsa da bakışım,/ Isır diye tepinir gözlerimin bebeği,2 dizelerinde Faruk Nafizin formüle ettiği bir tarih karşısında hepimizin, herkesin günümüzün tarihçisi olması, tarihe daha da çok ilgi duyması gerekiyor...

Böyle yakıcı bir ihtiyacın güncelliğini gayet iyi bilen Fikret Başkaya ve Sait Çetinoğlu, Resmi Tarih Tartışmalar -3- İttihatçılıktan Kemalizme başlıklı yapıtı3 dikkatimize sunuyorlar...

 

TARİH VE YAZIMI

Anatol Franceın, İçinde yalan olmayan bütün tarih kitapları sıkıcı ve usandırıcıdır, diye dalga geçtiği resmi tarih (ve yazımı) konusunda Gottfried Benn de şunları ekler: Bana öyle geliyor ki, korkusuz bir insanın çıkıp öbür insanlara şu yalın gerçeği öğretmesi kadar devrimci davranış olamaz: Sen neysen, osun ve hiçbir zaman başka türlü olamayacaksın. Senin hayatın budur, hep buydu, hep bu olacaktır. Parası olan çok yaşar, sözünü geçirebilen bir yanlış yapmaz, güçlü olan, doğrunun ne olduğuna karar verir. Tarih budur...

Bu vurguların altını çizerek soralım: Tarih nedir?

Tarih geçmişin öğrenilmesi ya da bir başka deyişle keşfi ve açıklaması mı?

Ya da geçmişi ve bugünü anlatmanın yolu mu?

Veya insanlara resmi aidiyet duygusunu kazandıran bir yalan mı?

Yoksa öğretmen mi?

Bunların (ve eklenmesi gerekenlerin) hepsi; ancak bunların yine de artısı var; örneğin resmi tarihyazımı, ulusal kimliğin inşasında çok önemli bir alandır. Bu nedenle, onu başıboş bırakmazlar. Bu alanın içerisinde de tarih ders kitapları kilit konumdadır. Bunlar, ulusal kimliğin bizzat harcını oluşturur, bu nedenle okullarda hangi kitabın okutulacağı bizzat talim ve terbiye komisyonu gibi adlar taşıyan komisyonlarca belirlenir. Bu bağlamda egemen milliyetçiliğin tohumları okullarda atılır.

Örneğin Reuters muhabiri Emma Ross Thomas, İstanbul mahreçli haberinde, bir ilköğretim okulundan izlenimlerini aktardı. İlköğretim öğrencilerinin her gün derslere başlamadan önce ant içtiğini belirten ajans, Varlığım Türk varlığına armağan olsun sözüne atıfta bulunarak, Üniformalı yüzlerce çocuk bir ağızdan her gün Ne mutlu Türküm diyene diye bağırıyor, sıkı çalışma ve kendini feda etme sözü veriyor diye yazdı. Haberde, her sınıfta, çocuklara ilk görevlerinin Türkiyeyi korumak olduğunu öğreten Atatürkün Gençliğe Hitabesi ile İstiklal Marşının yer aldığı kaydedilerek şu ifadeler kullanıldı:

 Bu çocuklar liseye geçince haftada bir saat, subaylardan ordunun kahramanlıklarıyla ilgili ders alacaklar. Ders kitaplarında Avrupalı güçlerin gözlerini Anadoluya diktiği ve Türkiyenin coğrafi konumunun onu her çeşit iç ve dış tehdide açık hâle getirdiği anlatılacak!4

Evet, durum tamı tamına böyleyken; resmi efsanelerle mücadele muhalif tarihçilerin başlıca görevleri arasındadır. Geçmişi itinayla temizlemeye kalkışan resmi bakış açısı, öncelikle kendi yarattığı efsanelerden beslenir...

Resmi efsane yaratmak, genellikle olmamışı olmuş, olmuşu olmamış gibi göstermek ya da olanın bir kısmını öne çıkarmak, ardından bunu sık sık tekrarlamak ve siyasi hafızaya kazımak demektir.

Bunun içindir ki resmi efsanelerle mücadelede muhalif tarihçiler, biraz Don Kişot gibi, yel değirmenleriyle (efsanelerin yarattığı yanlış bilgilerin tedavülden kaldırılması için) dövüşmelidirler.

Çünkü Tarihi resmiyetin dışında okuma ihtiyacı5 çok büyüktür!

Örneğin, resmi tarihin I. Emperyalist Paylaşım Savaşına girilmesi konusundaki kaza/emr-i vaki türünden açıklamalarını bilirsiniz...

Oysa öyle mi? Değil; I. Emperyalist Paylaşım Savaşına giriş, bir oldu-bitti ile değil, Osmanlı yönetimini elinde tutan İttihat ve Terakki Partisinin bilinçli eylemleri sonucu olmuştur.6

Bunu ve Teşkilât-ı Mahsusa, ya da Teşkilâtın Tetikçisi Yakup Cemil7 gibi konuları ortaya çıkardınız mı, resmi tarih alt üst olmaya başlar ki, bu resmi ideolojinin, hiç mi hiç işine gelmez, gelemez...

İsmail Beşikçinin saptadığı üzere, Resmi ideoloji Türk siyasal sisteminin en önemli kurumudur. Resmi ideoloji Türk siyasal sistemini belirleyen ve yönlendiren temel bir kurumdur. Resmi ideoloji sadece siyasal sistemi belirlemiyor, düşün hayatını da belirliyor ve yönlendiriyor. Resmi ideoloji bilimi, sanatı, hukuku, toplumsal hayatı da belirlemekte ve yönlendirmektedir.

Türk siyasal sisteminde resmi ideolojinin belirleyici ve yönlendirici olması Türk siyasal sisteminin, yönetimin yekpare olduğunu gösterir. Bu sistemde devlet ve hükümet çelişkisi diye bir sorun yoktur. Hükümet elbette resmi ideoloji doğrultusunda icraat yapar. Bunun otoriter, otokratik bir siyasal sistem olduğu açıktır. Bu otoriterlik anayasaldır. Milli Güvenlik Kurulu anayasal bir kurumdur. Milli Güvenlik Kuruluyla kurumsal otoriterlik ortaya çıkar.8

O hâlde resmi ideolojinin, tarihçiliği ve tarih yazımını köleleştirdiği coğrafyamızda; tarihin ve karşıt yazımının resmi ideoloji ve milliyetçiliğe karşı ideolojik-politik mücadele ile özgürleştirilmesi gereği acil ve büyüktür...

 

MİLLİYETÇİLİK(İMİZİN KÖKLERİ) NE?

Öncelikle, bugünlerde (ne zaman değil ki?) çok prim yapan milliyetçilik üzerine kafa yoralım...

Ziya Gökalp gayet açık söylemişti: Milliyetçilik tenâküre, yani başka milletlere karşı antipatiye dayanır. Bu yüzden kendisini ötekinin yerine koyan ve ona tearüf, yani sempati duyan tüm duygu ve düşünceler milliyetçiliğe yabancıdır.

Ziya Gökalpin yaşadığı ortam Balkan uluslarının birbirlerine nefret duyguları içinde yoğrulduğu bir savaş ortamıydı ve komitacı siyaset, emperyalizmin de körüklediği bir düşmanlık ikliminde ötekini öldürme sanatı hâline gelmişti. Ömer Seyfettin bu ortamda, Ezmeyen, ezilir! diyor, Süleyman Nazif de, Dinim kinimdir! diye ekliyordu. Osmanlı Devleti, hem aktör hem de araç hâline geldiği çok cepheli bir kan kavgası içinde bitti.

Osmanlı Devleti bitti; fakat aradan geçen seksen dört yıla rağmen tenâkür bitmedi; karşılıklı husumet bitmedi. Aksine, bu topraklarda son yıllarda hızla yükselen bir milliyetçi dalga içinde bu duygular daha güçlendi ve farklı kimliklere karşı düşmanlıklar bilendi. Yine de, Hrantın cenazesi arkasından yürüyen on binleri düşünerek, biraz da iyimserlikle soralım: Etnik düşmanlıkların kurbanı olan Hrantın kaybı ve gecikerek de olsa seferber olan vicdanlar bu tırmanışı tersine çevirebilir mi? Eşi Rakel Dinkin dediği gibi bu iğrenç cinayetten yeni bir milat doğabilir, bir bebeği katile dönüştüren karanlıklar yırtılabilir mi? Yoksa, Nâzımın dediği gibi, karanlıkların aydınlığa çıkması için sen, ben ve bizler hâlâ yanmaya devam mı edeceğiz?

Aslında bu sorun elbette ki bir duygu seliyle, toplumsal katarsisle çözülebilecek bir sorun değildir. Psiko-sosyal rahatsızlıklarımızın geçmişine, bugünkü nevrozlarımızı besleyen mekanizmaların tarihî kökenlerine eğilmeden tarihin tekerrür etmesinden kurtulamayız.

Türk kimlik arayışlarının ve milliyetçiliğinin kökeni ulusal devrimler çağı olan XIX. yüzyıla uzanır. Osmanlı aydınları bu çağda ulus-devlet biriminin oluşumuna uygun bir biçimde vatan kavramını benimsediler; fakat ne yazık ki çağdaş bir vatandaş kavramı yaratamadılar. Oysa temel sorun da buradaydı ve kanun önünde eşit ve sorumlu bir vatandaş statüsü sağlamadan çağdaş bir vatanın kurulmasına da olanak yoktu. Milyonlarca Hıristiyan ve Yahudinin yaşadığı bir ülkede saltanat ve hilafete karşı çıkmadan, dünyevî bir hukuku egemen kılmadan çağdaş bir vatandaş statüsü yaratılamazdı. Ancak böyle bir kavga içinde İslâmiyet de ilahiyatın felsefe ve bilimle diyalogu içinde evrime uğrar ve Ulûl-emrin Maslahat-ı Ammesini kutsama işlevinden sıyrılarak çağdaş bir ruhaniyet şeklini alabilirdi.

Batıda feodal aidiyet bağlarını yıkan ve ulusal pazarı kuran ülkelerin ilk gerçekleştirdikleri reformlardan biri, aralarındaki tek farklı dinsel kimlik olan Yahudileri tam hisseli vatandaş statüsüne getirmek olmuştu. Bu şekilde onları da yurttaşlık bilinci ve sorumluluğu içinde sermaye birikimine ortak ettiler; hattâ Fransada bunun başını Katolik bir din adamı çekti. İlginçtir ki, yüzyılın sonlarına doğru W. Sombartın yaptığı gibi, kapitalizmi Yahudi esprisine bağlayan düşünürler bile çıktı. Oysa Osmanlılar, Osmanlıcılık adı altında ittihadı anasır yolları aramakla beraber, Türk ve Müslümanlardan oluşan milleti hâkime fikrinden bir türlü vazgeçemiyorlardı. Namık Kemalde vatan fikri saltanat-hilafet aidiyeti içinde bir mülk-devlet statüsünü aşamamıştı ve zimmîlere küçümseyerek bakmak Yeni Osmanlılarda da adeta ikinci bir doğa idi. Özledikleri yeni devlet de, eskisi gibi militarist ve fetihçi bir devlet olacaktı. Zaten yolu Namık Kemal göstermiş, asker-ulus kimliğinin temellerini atmıştı. Yazarın ülküsünü canlandıran roman kahramanı Cezmi, sipahi babası tarafından tamamen militarist değerler içinde yetiştirilmiş bir kahramandı ve dünyayı her tarafı mevta (ölüler) ile dolmuş bir muharebe meydanı olarak görüyordu.

XIX. yüzyılda çağdaş bir vatandaşlık kavramını hayata geçirmek isteyen belki de tek devlet adamı Mithat Paşa idi, fakat o da Taif zindanlarında hunharca öldürüldü. Ve Osmanlı Devleti XX. yüzyıla ordusunu Alman generallerine, İslâmiyeti de Kayser Wilhelmin himayesine emanet etmiş bir halde, içine kapanarak, herkesin herkesten korktuğu, herkesin herkesi jurnallediği karanlık bir rejimle girdi.

Özgürlük 1908de Jön-Türk devrimiyle ilan edildi. Artık herkes eşit, herkes kardeşti; Türkü, Arnavutu, Rumu, Ermenisi artık aynı yasaya tabi olacaklardı ve gavura gavur denmeyecekti.

Ne var ki bunca kavgadan, bunca düşmanlıktan sonra bu mümkün müydü? Yine de çok umut verici bir adım atılmıştı ve tüm dünya demokratları Jön-Türkleri alkışladılar.

Oysa Türkiyede yaşananlar, devrim düşmanlarının olduğu kadar, emperyal güçlerin de çıkarına uygun değildi. Gerçekten de Batılı emperyal cephe, doğrudan doğruya ya da teşvik yoluyla, Türkiyede devrimin pek de mümkün olmadığını göstermek için bu fırsatı kaçırmadı. Daha meydanlarda her türlü din ve ırktan insanların kucaklaşmasının üzerinden üç ay bile geçmemişti ki, İttihatçı yönetimin bazı provokatif davranışlarını fırsat sayan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna-Herseki ilhak ediyor; Girit Yunanistana katılıyor; Bulgaristan da bağımsızlığını ilan ediyordu. Kısa süre sonra da İtalya Trablusa çıkartma yapıyor ve Balkan devletleriyle kalan Rumeli topraklarını paylaşmak için harekete geçiyordu. Galiba Şark Sorunu çözülüyor, Hasta Adam artık hayata veda ediyordu.

Osmanlının içgüdüsel tepkisi, meşrutiyet düşmanlığı ve 31 Mart ayaklanması oldu. Vatan ve din elden gidiyordu; tecrübesiz ve beceriksiz Jön-Türkler ülkeyi yıkıma götürmüşlerdi; bir şeyler yapmak lazımdı. Dinî duygular ve Abdülhamit yükselişe geçmişti.

31 Martı izleyen günlerde İstanbul korku ve heyecan dolu günler yaşadı. Gerçi kısa sürede Harekât Ordusu düzeni yeniden kurmayı başarmış, yaşın yanında kurunun da yandığı bir operasyonla rejim düşmanlarını cezalandırmıştı; fakat bu arada da devrim heyecanı kaybolmuş, karşılıklı kuşku ve husumet duyguları yeniden uyanmıştı.

Balkan Savaşları bu koşullarda doğdu ve dinin de milliyetçiliğe dönüştüğü bir ortamda Balkan Komitacılığı devlet yönetimi halini aldı. İttihatçı komite artık ülkeyi baskı ve zulümle yönetiyor, iktidarı sopalı seçimlerle kazanıyor, muhaliflerini sokaklarda kurşunlatıyor, iktidarı kaybedince de Bab-ı Ali Baskını ile iktidara yeniden dönüyordu. Artık Türkten başka birine güvenilemezdi; Türkün Türkten başka bir dostu yoktu.

İttihatçı yönetim Dünya Savaşına devletin paylaşılmasını önlemek için girmedi; yeni bir İmparatorluk, saf bir Türk İmparatorluğu kurmak için girdi. Enverci ütopyaya göre emperyal topraklar korunduğu gibi Kafkas Cephesi de yarılacak ve Çarlık despotizmi altında yaşayan kardeşlerimiz kurtarılacaktı. Sonunda yenilsek, Arap eyaletleri elimizden çıksa bile, Türkler yeni bir imparatorluk halinde yaşamlarını sürdüreceklerdi. Fakat bunu kendi başımıza yapamazdık; Almanların da desteği şarttı. Hayli sonraları, Cumhuriyet döneminde bu macerayı değerlendiren F. R. Atay, hüzünle geriye bakarak, Osmanlı emperyalizmi, diyecektir, şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi: Türk milleti kendi başına devlet yapamaz!.. Bir realite hissi ile değil, bir tarih hissi ile kendimizi zorluyorduk. Üstelik -diye ekleyelim- gerçeklere sırt çevirmiş bir tarih hissi ile!

Ne var ki Türk İmparatorluğu Alman emperyalizminin hiç de umurunda değildi; sadece destek oldukları askerî plan, düşmanlarını birçok cephede yıpratacağı için kendi çıkarlarına da uygun düşüyordu. Aslında Almanlar her şeyin farkındaydılar. Yine de Askerî Islah Heyeti Başkanı Liman Paşa, yenilginin hemen ardından -ve hiç de sıkılmadan- Almanyanın askerlik noktasında Türkiyenin iştirak ve faaliyetinden beklediği şeyler haddinden fazla olduğundan yerine getirilmesi imkânsızdı diye yazdı. Bu imkânsız beklentiler Türkiye halklarına çok pahalıya mal oldu. Ne var ki Enver Paşanın beklentileri Alman beklentilerinden de fazlaydı.

 Türkün Türkten başka dostu olmadığı anlaşılınca İttihatçılar Ermeni halkına da farklı gözlerle bakmaya başlamışlardı. Artık onlar Millet-i Sadıka sayılamazdı ve Balkanlarda olup bitenlerin Doğu Anadoluda da sahnelenmesine müsaade edilemezdi. Bunu önlemek için her şey yapılacaktı. Fakat yine de, taktik icabı, Ermeniler yok sayılmadı ve Ermeni örgütlerle ilişkiler kesilmedi. 1913e kadar İttihatçılar, karşılıklı kuşku ve güvensizlik duyguları içinde de olsa, Taşnaksutyun ile ittifak bağlarını devam ettirdiler. Savaş başlayınca bağlar iyice koptu.

Savaş, Ermeni halkını trajik bir şekilde ikiye bölmüştü. Ermenilerin bir kısmı Rusyada, bir kısmı da Türkiyede sınır komşusu olarak yaşıyorlardı ve savaş halindeki her iki devlet de onları diğeri aleyhine ayaklanmaya ve savaşmaya zorluyordu. Aslında bu biraz da Türk-Rus savaşını ilk etapta Ermeni iç savaşına dönüştürmek olacaktı. Ermeni tarihçilerin yazdığı gibi, Osmanlı Devletinin 1 Kasım 1914te savaşa girmesiyle, Ermeniler kendilerini sınırın her iki yakasında Rus ve Türk çıkarları için birbirlerini öldürmeye hazır bir halde buldular.

Türkiye Ermeni temsilcileri İttihatçılara Osmanlı Devletine sadık kalacaklarına, yurttaşlık görevlerini yerine getireceklerine söz verdiler; fakat onların istediği gibi, Kafkasyada Ruslara karşı bir ayaklanma çıkarmayı da reddettiler. Bağlar burada tamamen koptu. Ermeniler artık İttihatçılar gözünde öteki de değil, düşman hâline gelmişti. Talât Paşa, Taşnak temsilcisi ile konuşurken hoşnutsuzluğunu belirtti ve İttihat ve Terakki olarak artık özgür olduklarını söyledi. Ermeniler de 1895-96 ve 1909 kırımlarının yarattığı travma içinde ellerinden geldiği kadar silahlanıyor, oto-defans komiteleri kuruyorlardı. Kılıçlar çekilmişti; gerisi zaman ve zemin meselesiydi.

İttihatçı Komite, 1914-15 kışında yaşanan Sarıkamış faciası ve bunu izleyen aylarda İngilizlerin Çanakkale çıkartması ile zamanın geldiği kanısına kapıldı. Ermeni fedailerin Vanda tertipledikleri ayaklanma da bardağı taşıran damla olmuştu.

Bir halkın neredeyse topyekûn sürülmesi, önemli bir kısmının ölüme gönderilmesi anlamını taşıyordu ve bu karar yine de kolay alınmadı. Cemal Paşa, Hüseyin Cahit (Yalçın) gibi en önde gelen İttihatçılar dahi, hatıralarında, bu konudaki kanunun nasıl hazırlandığını bilmediklerini yazmışlardır. Sonunda Kanun-u Muvakkatı tek başına yürürlüğe koyan İçişleri Nazırı Talât Paşa bile, anılarında, Ben bu kanunun tamamıyla uygulanmasına karşıydım, diyor ve bunun nedenlerini de şöyle açıklıyordu: Jandarmalar tamamen, polisler ise kısmen ordu hizmetine alınmış ve yerlerine milisler konulmuştu. Göçün bu yollarla yapılması durumunda çok çirkin sonuçlar elde edileceğini biliyordum. En tehlikeli milisler ise o yıllarda koyu bir Ermeni düşmanı haline gelmiş olan Dr. Bahattin Şakirin emrindeki Teşkilât-ı Mahsusada bulunuyordu.

Talât Paşanın sözünü ettiği çok çirkin sonuçlar çok geçmeden yüz binlerce ölü şeklinde somutlaştı, İttihatçılar, daha sonra Kemalist dönemin gözde tarihçilerinden Ahmet Refikin yazdığı gibi, Ermeni asilerin ve teröristlerin cürümlerini cezalandıracaklarına, bunların millî gayeleri için mühim bir fırsat vücude getirdiğini düşünmüşler ve Ermenileri imha etmek ve bu suretle Vilayât-ı Sitte (altı vilayet) meselesini de ortadan kaldırmak istemişlerdi. Sonunda İttihatçılar sadece savaşı değil, onur ve haysiyetlerini de kaybederek Alman gemileriyle ülkeden kaçtılar.9

Evet, Türk milliyetçiliğinin kökleri, kaynağı, atası, soy şeceresi işte bu İttihat ve Terakkidir...

 

İTTİHAT VE TERAKKİ

Önce Ragıp Zarakoludan nakledelim: İttihat ve Terakki Partisi (İTP), Türk milliyetçiliğinin kurucu partisidir (...) bütün önemli toplumsal projelerini ve üniter bir ulusal devlet yaratma hayalini Türkiye Cumhuriyeti devralmış ve hayata geçirmiştir.

Devletin bekası için ulus gerekiyordu. O zaman ulus ne pahasına olursa olsun yaratılmalıydı...

Can çekişen bir devlet, eski yönetme tarzını modern giysilerle örterek, yeni bir ulusu inşa etti. Devlet ulusu yarattı ve yarattığı bu ulusun mutlak hâkimi ve efendisi olmaya devam etti. Prusya eğitimi ve milliyetçi ideoloji ile yoğrulan Türk ordusu, gerçekten de yoktan bir millet yarattı...

Yaratılan bu devletin sadece askeri anlamda değil, ideolojik anlamda da koruyucusu oldu. Türkiye Cumhuriyeti bugüne kadar militer bir demokrasi olarak geldi, resmi bir devlet ideolojisine sahip oldu, totaliter özelliklerini terk etmeye karşı direndi.

İttihat ve Terakki, faşizm kavramının icadından önce doğmuş, proto-faşist bir partiydi.10

İttihat ve Terakki 21 Mayıs 1889da İttihâd-ı Osmânî adıyla ve Abdülhamidi tahttan indirmek amacıyla gizli bir örgüt olarak kuruldu. İttihat ve Terakki adını alması daha sonradır. İlk toplantısında başkanlığına Ali Rüşdî, katipliğine Şerefeddin Mağmûmi, muhasip üyeliğe de Asaf Derviş seçildi.

İtalyan Carbonari örgütünü örnek alarak kurulan yapı illegal olarak teşkilatlandı. (Hücre içindeki her üyeye bir sıra numarası verildi. Birinci hücrenin birinci üyesi İbrâhim Temo idi.) İlk zamanlar Osmanlıcı ve İttihâd-ı Anâsırcı bir hat izleyen örgüt, daha sonraki dönemlerde Türkçü/ milliyetçi/ ırkçı bir çizgiye yöneldi.

Teşkilât-ı Mahsusanın çelik çekirdeğini oluşturduğu11 İttihat ve Terakkiyi biçimlendiren 1913-1918 kesitindeki zora dayalı Türkifikasyon politikalarıdır...

Pervin Erbilin, Türkifikasyon, başka halklardan Türk yaratma veya topraktaki başka uluslardan kurtulma demektir,12 vurgusunu anımsatarak devam edelim: 1913de Bab-ı Ali Baskını ile iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti ülkenin kaderinde büyük iz bırakacak bir örgütlenmeydi. Bilinen üç liderine ek olarak diğer yetkili kadroların büyük bir kesimi de yaşları 30-35 arasında olan Balkan kökenlilerdi. Kayıp topraklardan gelmiş ve Anadoluya nazaran İmparatorluğun daha Batılı ve laik ortamını solumuş, başta Bulgar komitacılarına karşı olmak üzere gerilla savaşlarının içinde ötekileştirilmiş ve biraraya ge(tiri)lmiş bu cemiyetin merkezi, 1912 yılında Selanikten İstanbula taşınır. Tarih, Selanikin Yunan Krallığı tarafından ele geçirilmesi tarihidir. Bu taşınma, sadece Selanik merkez komitesinin değil; siyasi ve askeri tüm kadronun (fedailer, Teşkilât-ı Mahsusa vs) ve sayıları 250 bin olacak bir göçmen kitlesinin taşınmasıdır. Üstelik, bu taşınma içinde yer alan devletin bölgedeki çoğunluğu İttihatçı olan askeri ve idari ekibi de Anadoluya taşınmış olur.

Ama her şeyden önemlisi, Balkanlardan Anadoluya taşıdıkları, korku ve intikam duyguları olur. Rum ve Hıristiyan karşıtı duyguların hâkim olduğu bu kayıp toprakların göçmen çocukları, Anadoludaki göreceli daha zayıf olan benzeri anti-Hıristiyan duygulara da dayanarak, I. Dünya Savaşı da dahil olmak üzere ülkeyi idare etme becerisi gösterirler. Bu beş yıl içinde ciddi bir muhalefetle de karşılaşmazlar.

Adını Balkanların Anadoluya taşınması olarak koyacağımız bu İttihatçı projenin, en büyük hedefi, Anadolunun ikinci bir Makedonya olmasına müsade etmemek olacaktı. Özcesi, politikanın ağırlık noktası genel anlamda bir nüfus ve özellikle bu nüfusun taşınmasıydı. Batıda üretilen kavramla sosyal mühendislik, yani bir nüfusun politik bir amaçla sevk ve iskanı politikası.

Bilindiği gibi, Anadolu, Balkanlar ve özellikle Makedonya gibi, Türk olmayan ve gayrimüslim kimliklerin, çeşitli bölgelerde yoğunlaştığı bir coğrafya idi: Rumlar Anadolunun batısında (Trakya ve Ege bölgeleri) ve doğu Karadenizde, Ermeniler altı doğu eyaletinde (bugünkü illerden büyük idari sınırlara denk düştüğünden), Kürtler Erzurumun güneyi ve Sivasın doğusunda, Araplar ise neredeyse Antepten itibaren tüm güneyde. Bu durum İttihatçı demografik operasyonun şekillenmesinde mevcut veri tabanını oluşturacaktı. Bugünden bakıldığında iki aşama söz konusuydu: Hıristiyanların çıkarılması ve Müslüman gayri-Türklerin karıştırılması.

Osmanlının gelenekselleşmiş iskan politikasına ek, Makedonyada 1908den itibaren denenmiş, öncülüğünü Dr. Nâzımın yaptığı, ama pek başarılı olamamış İttihatçı iskan tecrübelerinin üzerinde, Balkan kaybının getirdiği korku ve intikam duygularının hâkimiyetiyle Anadoluyu Türkleştirme İttihatçı politikası devreye sokulur...

Ege, Pontus ve Kapadokyadaki Rum temizlikleri ve ille de Ermeni soykırımı!13

İfade ettiğimiz süreç, i-) Alman modeli örgütlenme, Türkçülük ve Milli İktisat ilişkisiyle;14 ii-) İttihatçılar ve Jön Türkler üzerine;15 iii-) ve nihayet Kemalizme dair kafa yormamızı zorunlu kılar.

 

KEMALİZM VE ŞECERESİ

Kemalizm, (...) İttihatçılığın siyasal ve toplumsal mirasını16 devralarak yolunu açıp, Teşkilât-ı Mahsusa ve Teşkilâttan Kemalist rejime gelen kadrolarla kendini inşa etti...

Sait Çetinoğlunu özenle vurguladığı gibi, Kemalistler kendilerini her ne kadar her vesileyle ve her vasıtayla İttihat ve Terakkiden ayrı tutmaya çalışsa da bu sadece yaratılan/ üretilen bir yanılsamadır.

Teşkilât-ı Mahsusa Karakol Örgütüne, İttihatçı Kulüpler de, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine dönüştürülür. (...) Anadoluda verilen Milli Mücadelede başı asker ve sivil eski İttihat ve Terakki kadrolarının çektiği, bugün Türk tarih yazıcılığı için bir muamma değildir. Mustafa Kemal de eski bir İttihat ve Terakki üyesi olarak bu kadrolara dahildir.

Kaldı ki Mustafa Kemalin İttihat ve Terakkiden ayrıldığına dair bir kayıt ve beyan yoktur.

Ve nihayet Sait Çetinoğlunun, belgeleriyle ortaya koyduğu üzere, Kemalistlerin İttihatçı kökleri ayan beyan ortadadır.

Zaten Önemli olayların kadrolarına baktığımızda Kemalist kadroların çekirdeğinin, İttihatçıların çelik çekirdeği Harekât Ordusu, Teşkilât-ı Mahsusa, Trablusgarp kadroları, Balkan ve Malta sürgünleriyle aynı kadrolar olduğu görülmektedir. Kemalistler kadro olarak İttihatçıların çelik çekirdeğinin devamıdırlar.17

Gerçekten de Milli mücadelenin vurucu gücü Kuvay-ı Milliye birliklerin önemli bir bölümü soykırımı bizzat gerçekleştirenler tarafından kurulmuştur. Kurtuluş Savaşı kahramanı olarak anılan, Batı Anadoluda İpsiz Recepler, Dayı Mesutlar, Kara Arslanlar, Demirci Mehmetler, Sarı Efeler, Karadenizde Topal Osmanlar, Yarbay Halitler, Ahmet Barutçular, Yahya Kaptanlar Teşkilât-ı Mahsusa üyesi çetecilerdir ve hepsi de katliam failidir.

Yani Anadolunun çok-etnili, çok-dinli toplumsal çeşitliliğinin, zorla homojenleştirilmesi ve bu coğrafyanın bir Türk yurdu yapılması süreci Milli Mücadelenin ana içeriğini oluşturmuş, Cumhuriyetin kuruluş döneminde ve sonrasında da sürmüştür. Bu bakımdan İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet arasında kesintisiz bir süreklilik söz konusudur.18

İttihat ve Terakkiden Kemalizme uzanan Türkçülük/milliyetçilik hikayesinde Kemalizm İttihatçı mirası devraldı. Devleti kurtarma amacı nedeniyle de İttihat ve Terakkici bir öz taşıdı.

Bu ortam ve ekolden gelen Mustafa Kemal ve arkadaşları sıfırdan başladılar denemez. Kemalizm İttihat ve Terakkinin hem ekonomik ve hem de ideolojik anlayışının mirasının üzerinde gelişecekti.

İttihat ve Terakki, Türk-İslâm burjuvazisi yaratmak istedi ve bunda bir ölçüde başarılı da oldu. Tüccar, komisyoncu ve toprakla ilişkileri olan bir burjuvazinin gelişmesi İttihat ve Terakki eliyle oldu.

Avrupa burjuvazisine ve emperyalizme karşı olmayan, milli karakteri çok cılız olan bu sınıf, savaş yitirilince eşrafın bir bölümüyle birlikte ne yapacağını şaşırmış halde telaş ve kaygıya kapıldı. Korkusu Batılı devletlerden değildi.

İttihat ve Terakki sayesinde kavuştuğu olanakların kaybolmasından, Rum ve Ermeni burjuvazisinin geri gelmesindendi korku. Büyük devletler değil de, Rum ve Ermenilerin güç kazanacakları korkusu yaşandı.

İttihat-Terakki şoven bir milliyetçiliğe sahipti. Bir ölçüde devamı olan Kemalizmin milliyetçiliği de benzer niteliklere sahip. İttihatçılar diğer halkları aşağıladı ve ağza alınmayacak kelimeler kullandı. CHPliler ve Kemalizmin önemli kişileri diğer ulusları yönetmek için var olduklarını söylediler. Türk ulusunun efendi, üstün, her şeye kadir olduğu iddia edildi. Türk dili, dünya dillerinin atasıydı. Irka dayalı şoven Türk milliyetçiliğinin kuramcısı Ziya Gökalpti.

İttihat ve Terakki döneminde temelleri atılan kuram, yeni Türkiyede gelişti. Dünyada faşizan yönetimler arttı ve Kürt isyanları yaşandı. Bu iki faktör şoven, ırkçı karakterli Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde rol oynadı. Bugün yakındığımız Türk milliyetçiliğinin günümüz boyutlarına ulaşmasında bu etkenler önemlidir.

Bu arada unutulmasın: Kemalizmin ideologlarından bir kısmı İttihat ve Terakkinin de ideologlarıydı. Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu (Agayev) gibi. İkisi de Rusyalı. Biri Tatar, diğeri Azeri Türklerinden. Önemli bir ideolog da Ziya Gökalp. 1924te ölmesine karşın etkisi devam etti. Diyarbakırlı bir Kürt ailedendi. İlginçtir, Türkçü ideologların çoğu, kendi kriterlerine göre Türk değildi...

Nihayetinde militarist devletin resmi ideolojisi olarak Kemalizm ile İttihat ve Terakkinin çizgilerinde bire bir örtüşme vardır: Nüfusu Homojenleştirme + Türkifikasyon = İdeolojik Uluslaşma + Irkçı Tarih Tezi...

Siz bakmayın hızlı ABci/Sivil Toplumcu Baskın Oranın, 1930 Kemalizmi, 2000ler için gericilik, 1930lar için ilericiliktir,19 demesine!

Bilmiyor, görmüyor olamazsınız; 1930lu yıllarda yani Askeri ve siyasi zaferin ardından (...) Cumhuriyet yönetimi, Türklerin tarihini Orta Asyaya çekti!20

Bunun sonucu da Güneş Dil Teorisi oldu... Reşit Galip, Mustafa Kemalin Tarih Tezini şöyle anlatmaktadır: Türk tarihi hakkında Gazi Mustafa Kemalin tezinin başlıca esasları şunlardır:

1- İnsanlığın beşiği Orta Asyadır. Hayat en evvel orada başladı ve en evvel orada tekâmül etti.

2- Dünyanın ilk medeniyeti Orta Asyada ve Orta Asyanın aslî halkı ve ilk sakini olan Türk ırkı tarafından kuruldu.

3- Türk ırkını antropolojik ırk tasnifinde brakisefal-Alpin tipi temsil eder.

4- Avrupa ve Asya münasebetleri hadiselerinden büyük muhaceretler garptan şarka doğu değil, daima şarktan garba doğru olmuştur.

5- Orta Asyanın muhtelif devirlerinde şiddetini artıran kuraklık hadiseleri en mühim âmil olarak Türkler büyük göçlerle dünyanın muhtelif sahalarına yayılmışlar ve buralarda eski medeniyetleri kurmuşlardır.

6- Türk dili ana dildir.

7- Eski medeniyetler için olduğu gibi haksız olarak İslâm medeniyeti denilen- daha yeni devirler medeniyetinde de birinci derece kuruculuk ve yapıcılık rolü Türklerindir.

8- [...] Anadolu paleolitik devir sonlarından itibaren Türkleşmeye başlamış, kalkolitik devirde bu Türkleşme azamî derecede genişlemiş ve Selçuk devri sonlarına kadar binlerce yıl süren istilâcı ve hulûlcu akınlar Anadoluyu ırkî manzara itibariyle Türklüğü en saf, en melezsiz temsil eden sahalardan bir hâline getirmiştir. O derecede ki, Türklüğün en eski tarihi Orta Asyada olduğu kadar Anadoluda da mütalaa edilebilir.

9- Türk milletinin bütün yüksek ve yaratıcı cevherlerini yaşatmakta olan ırk bünyesi salimdir...

Söz konusu Kemalist Tarih Tezi ile Türklerin tüm dünyaya yayıldıkları, Sümerlerin de Türk oldukları, Orta Asyanın Türklerin anayurdu olduğu ifade edildi!

Bu konuda Afet İnan, henüz liseyi yeni bitirmişken Tarih Tezi çalışmalarında bulunmak üzere görevlendirilir... Bir komisyon kurulur... Afet İnan, özel himaye görür, faşist ve kafatasçı Euzard Pittardın öğrencisi olarak, İsviçre Cenevrede doktora çalışması yapar... Türklerin Alpin ırkının brakisefal türünden olduğunu kanıtlamaya çalışır... Türkiyeye dönünce devlet tarafından desteklenen binlerce kafatası ölçümü yapar... Kendisi antropolog değil, yalnız kafatası ölçümleri için bu bölüme ilgi duyar... Tezin bir diğer teorisyeni de, Turancılığı savunan Tatar kökenli Yusuf Akçuradır... Tarih Tezinin amacı, Türk ırkının en yüksek ırk olduğunun kanıtlanmasıdır!

Tarihi gerçekler böyleyken; Birileri ha bire Türkiyede ırkçılık yoktur, hiç olmamıştır veya Türkler ırkçı olamaz diye yazar dururlar. Onlar böyle yazarken, Türkiyede ırkçılığın ikinci dalgası iyice kabarmış ve toplumu sarmış durumda. Bu nedenle, bu işin başı ve sonrası, nihayet gelinen nokta, başı ile sonu arasındaki farklılaşmalar hakkında bir şeyler söylemek gerekiyor.

Milliyetçiliğin Türkçü kanadı, ta başından beri, koyu bir ırk ideolojisiyle birlikte yürümüştür. Üç tarz-ı siyaset içinde Osmanlıcı veya İslâmcı yerine Türkçü yolu seçen ve bunun propagandasını yapanlar, Rusyadan gelen Türkler, genellikle Tatarlar ve Azerilerdi.21

Bu temelde 30lar, özellikle, Almanya gibi bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiyede de, ırk kavramının her derde deva, her kapıyı açan bir kavram hâline geldiği bir dönemdir. Üstelik bu, dün özetlediğim ilk dönem gibi, ırkın görece ulusal-romantik, iyi tanımlanmamış nosyon olduğu bir dönem de değildir. Irkın iyi tanımlanmış hali ne olabilir? Bu, bilimsel bir kavram olmadığına göre, iyi tanımlanması da zaten mümkün değil...

Açın, Birinci Türk Tarih Kongresinin kitabını, Reşit Galibin, Afet İnanın, Şevket Aziz Kansunun ve daha birçoklarının konuşmalarını okuyun (tabii, aynı şekilde, İkinci ve Üçüncü Tarih Kongrelerinin kitaplarını da okuyun). Nasıl bir devlet ırkçılığı yapıldığını görürsünüz.

... Asiya brakisefallerin ocağıdır. Bunlar Alp adamı tipidirler. Ve Türk de bu tiptir. Bizim son telakkiye göre esasen bir ırk olmaktan uzak bulunan Sarılarla bir alâkâmız yoktur... Hulâsası şudur ki: Anadolu, brakisefal buğday renkli veyahut beyaz, güzel, bazan mavi gözlü ve kumral bir ırk tarafından iskân edilmiştir. Bu ırk Ortaasiyadan geliyor... vb.

Böylece bütün bir resmi tarihyazımcılığı ve eğitim sistemindeki tarih öğretimi bu ırkçı temeller üzerine oturtulmuştur.22

Özetin özeti Türkiyede devlet eliyle yürütülen ırka dayalı Türkçülük (...) o kültürel ırkçılık, Cumhuriyet içinde birlikte yaşamaya devam eden herkesin -yani, gayrimüslim olmayan herkesin- bu yeni kimliği eninde sonunda benimseyeceği varsayımına dayanılarak yapılmıştı. (...) Ulusal birlik, ister istemez dışlayıcı olan ırkçılıkla gerçekleşemezdi. Daha akla yakın politika, asimilasyondu.23

Özetle Güneş Dil Teorisinin, Tarih Tezinin gerçeği, Anadoluyu tek partili, tek şefli, tek uluslu millileştirme/ Türkifikasyon hareketinin kültürel cephesini oluşturmasıdır...

 

YALAN(LAR)A GELİNCE!

Aysel Tuğluk’un, “Mustafa Kemal’in tarihsel eylemselliğinin Türk ulusu açısından büyüklüğü inkâra gelmez bir realitedir”;24 ya da Türker Alkanın, Belki Atatürk döneminde demokrasi kurulamadı. Fakat, demokrasinin temelleri atıldı,25 saptamalarının gerçekle yakından uzaktan alakası yoktur!

Tekrarlıyorum: Kemalistler kendilerini her ne kadar İttihat ve Terakkiden ayrı tutmaya çalışsalar da bu sadece bir yanılsamadır. Zürcherin ifadesiyle: Kemalistler, İttihatçıların bıraktığı yerden devam ettiler.26

Kemalizmin kadrolarını, yukarıda da gördüğümüz gibi, İttihatçılar oluşturdu. İttihat ve Terakkinin çelik çekirdeği olarak ve 30 bin kişilik kadrosuyla, Ermeni Soykırımında da önemli görevler üstlenen Teşkilât-ı Mahsusa; İç güvenliği sağlamak, devletin varlığı için hayati önemi olduğu düşünülen Türkçe konuşan azınlığın süregelen hâkimiyetini korumak ve Osmanlı devletinin daha fazla toprak kaybetmesini engellemek,27 gibi amaçlarla tarif edilen Milli Mücadelenin devraldığı zemindir!

Bu bağlamda Kemalizm sol olmadığı gibi herhangi bir ilericilik türü de değildir!

Kemalizm ile hesaplaşmalıdır. Çünkü Kemalizm Türk egemen sınıfının ideolojisidir!

Neden ve niçin mi?

Gayet basit: Mustafa Kemalin 1922ye kadar Saray ile Kuvayı Milliye arasında hakem sıfatıyla yaptığı manevralarla I. Napoléon rolünü; 1922den sonra Kuvayı Seyyare ve TKPyi tasfiye edip halkı silahsızlandırırken III. Napoléon rolünü oynamış olduğunu söylemek mümkün...

TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının boğazlanmalarından sadece bir hafta önce 22 Ocak 1921de meclis kürsüsünden şunları söylemişti: (...) İşte bu serseriler (...) Türkiye Komünist Fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali bulunmaktadır. Bunlar (...) kendilerine para veren, kendilerini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskovadaki prensip sahiplerine yaranmak için bir takım teşebbüsatı serseriyanede bulunmuşlardır (...) Bu suretle memleketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır...

Bu tutum Cumhuriyet tarihi boyunca da süregidecek, Kemalist rejim kırk yıl boyunca Komünistleri baskı altında tutacak; Sabahattin Ali ve adı bilinmeyen nicesi onlar tarafından yok edilecek, Nâzım Hikmet, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Orhan Kemal ve başkaları yıllar ve yıllar boyu hapiste tutulacak, tek parti diktatörlüğünün işkencehaneleri komünistlerle dolup taşacak; devletçilik burjuvazinin sermaye birikiminin aracı, işçileri amansızca sömürme düzeneği olarak iş görecek; köylüler büyük toprak sahiplerinin giderek artan sömürüsü ve zulmü altına girecek, Kürtler birçok kereler ezilecekti...28

Ya çağdaşlaşma ve laiklik mi?

Kemalizmin laikliği kendini din katına çıkaran bir dayatmadır, devletçiliktir...

Özetle Atatürk, ulusal kimlik inşasına benzer bir İslâm anlayışının inşasına inandı.29 Yani Arap gelenek ve kültürüyle iç içe geçmiş İslâm yerine, İngiliz ya da Danimarkalıların Hıristiyanlık içerisinde yaptığı türden bir sentezin, İslâmın Türk yorumunun arayışı içinde oldu.30

Bu çerçevede31 Kemalizm, genel olarak din olgusuyla sorunu olan bir ideoloji değildir. Sorunu İslâmladır ve bunun nedeni de bu dini ulusal kalkınmaya engel olarak görmesidir. Ama herhangi bir durumda İslâmın araçsal bir yararı olabilecekse, Kemalist, bunu da sonuna kadar kullanmaya hazırdır: Evrenin zamanının Amerikan sosyolojisiyle birlikte yeşil kuşak politikalarıyla bağdaşabilmesinden Tunceliye gökten din kardeşliği broşürleri yağdırmaya kadar çok sayıda örneği vardır bunun!32

 

MASUM DEĞİLİZ HİÇ BİRİMİZ

Kemalizme, resmi tarihe bu denli sarılınmasının ardında, masum değiliz hiç birimiz gerçeğinin kolektif bilinç altında yer alması gerçeği yatar...

Ragıp Zarakolunun ifadesiyle, Jenosit olgusunun arka planında yatan ve es geçilmemesi gereken bir noktada, servetin el değiştirmesi ve kitlelerin de yağma ve talanda bir suç ortağı haline getirilmesidir.

Bugün Türkiyedeki egemen elitin soy kütüğünü incelediğinizde, mutlaka İttihatçılık ile Ermeni tehcirinde ve daha sonraki azınlık karşıtı uygulamalar ile bağlar bulursunuz. Türk kapitalizminin temelini oluşturan ilksel sermaye birikiminin kaynağı buralara uzanmaktadır. İttihatçı kadrolardan bir çok savaş zengini ve işadamı çıktı.33

Böylelikle ortalama/olağan Türk(iye) insanı kolektif milliyetçi histerinin, zenofobinin parçası, taşıyıcısı oldu...

Tam da bu koordinatlarda ötekileştirme ve ötekinin inkârı; Bove-Luneaunın, Ötekinin özgürlüğü benim özgürlüğümü sonsuzca genişletir, diye formüle ettiğinin önünü kesip; dolu dizgin bir otoriterliği hoşgörü söylenceleriyle devreye soktu...

Burada durup anımsatalım: Hoşgörü, hoşgörülen şeyin ahlâki olarak kötü ve suçlanabilir olduğunu ima eder. Başka bir ima da, bunun değiştirilebilir olduğudur. Başka birinin hoşgörülmesinden söz etmenin anlamı şudur: Kişinin, hoşgörülen özelliğini değiştirmemesi kendi itibarsızlığını doğurur.34

Bu tavırladır ki, Holocaust olayından çıkarılabilecek dersleri almaya karşı direnişin kendisini gösterdiği yerlerin başında, Holocaustu tarihte sadece bir kez yaşanan bir olay olarak marjinalleştirme ya da egzotikleştirme gibi çok yönlü çabalar gelir.35

Ve bir şey daha: Soykırımların, planlanmış suçlar sınıfına dahil olarak anlaşılması için, failleri açısından hedefe yönelik eylemler olduğunun anlaşılması gerekiyor: Soykırım, herhangi bir evrensel etik açısından psikopatça da olsa, faillerin amaçlarına hizmet eden rasyonel bir araçtır... siyasi bir formüldür...36

Tıpkı (gayrımüslim) ötekinin elindeki sermayenin millileştirilmesi (yani Türkleştirilmesi) gibi...

Bir an Teşkilât-ı Mahsusanın Anadoluyu nasıl Türkleştirdiğini anımsayın!

Veya Mehmed Emin Yurdakulun Ben bir Türküm dinim cinsim uludur/ Sinem özüm ateş ile doludur/ İnsan olan vatanının kuludur/ Türk evladı evde durmaz, giderim dizelerini!

Ya da Bu toprakta Türklerin, sadece Türklerin yaşamasını ve ona tamamen sahip olmasını istiyoruz. Milliyeti yahut dini ne olursa olsun, Türk olmayanlar kahrolsun, diye haykıran Dr. Nâzımın temsil ettiği zihniyeti!

Yeniden hatırlayalım: Teşkilât-ı Mahsusanın kurulmasıyla ilk adımlar Egede atıldı. Celal Bayarın dediğine göre, 1914e kadar bölgedeki 130 bin Rum zorla Yunanistana ve Adalara göç ettirildi. Aynı dönemde Doğu illerinden ilk Ermeni, Süryani, Arap sürgünleri başladı. Bunu 1915-16da Ermeni tehciri, 1916da ikinci Rum tehciri izledi...

I. Emperyalist Paylaşım Savaşının boğazlaşması daha başlamadan önce Harbiye Nezaretinde Teşkilât-ı Mahsusa elemanları ile Anadoludaki İttihat ve Terakki yöneticileri toplantılar yapmışlardı. Konu, Mahmut Celalin (Bayar) sözleriyle, stratejik noktalarda kümelenmiş ve dış menfi tesirlere bağlı gayrı Türk yığınakların tasfiyesiydi.

Bu toplantılarda Anadolunun Türkleştirilmesi için ayrıntılı planlar yapıldı. İttihat ve Terakki kararını vermişti: Batı Anadoludaki çıban başları ortadan kaldırılacaktı, Rumlar, siyasi ve iktisadi yönden alınacak tedbirlerle tasfiye edilecekti. Her şeyden önce iktisadi yönden güçlenmiş Rumları çökertmek, yıkmak gerekiyordu. İttihat ve Terakki yöneticilerine göre, en ağır tehlike Ege Bölgesindeydi.

Kuşçubaşı Eşrefin sözleriyle, Bu unsurlar [gayrı müslimler] dahili tümörlerdi ve temizlenmeleri gerekiyordu, bu dava ise milli bir dava idi. Ziya Gökalpe göre de Türklük Mefküresini ateşlemek gerekiyordu!

Bu ateşle Egeye el atıldı...

Egeden gayri Türk unsurların temizlenmesi planının iktisadi boyutunu yönetmek üzere özel olarak Bursadan getirilerek görevlendirilen Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar, stratejik noktalara kümelenmiş gayri Türk yığınakları tasfiyesi sonucu, sadece İzmir civarından 130 bin dolayında Rumun zorla Yunanistana göç ettirildiğini açıklamıştı.

Celal Bayar tüm eylemlerini, milli bir hareket olarak nitelemektedir!

Halil Menteşe, İzmir civarından sürülen Rumlar için 200 bin sayısını vermektedir!

Trakya bölgesinden sürülen nüfus ise Meclis-i Mebusan görüşmelerinde aktarıldığına göre 300 ile 500 bin arasındadır!

Kuşçubaşı Eşref, sadece 1914 içinde ve savaşın ilk aylarında Ege mıntıkasında ve bilhassa sahillerde yuvalanmış ve kümelenmiş olan... Rum-Ermeni nüfusun, sürülen miktarının bir milyon yüz elli bin olduğunu söylemektedir; ve böylece, değil sahip, bekçi bile olamadığımız gavur İzmir başta olmak üzere tüm Ege temizlenirken; bu eylemler, Kuşçubaşı tarafından fetih hareketi diye tanımlanır!

1913 ve 1914teki bu temizlik operasyonunun başarısı daha sonra yapılacaklara örnek teşkil ettiği gibi İttihat ve Terakkiyi de aynı zamanda cesaretlendirmiştir. Her ne kadar Batı Anadolu bir laboratuar olarak tecrübelerini arttırmışsa da İttihat ve Terakkiciler, Abdülhamit dönemi tecrübelerinden de yararlanarak XX. yüzyılın ilk soykırımını gerçekleştirmişlerdir.

1915 yılında Ermenilere karşı sürdürülen politikanın çok önemli yönlerinden biri de sürgündür. Sürgün kanlı olmuştur. Pek çok katliam, soygun yaşanmıştır. Sürgüne gönderilen Ermenilerin malları çevredeki Müslüman Türk ve Kürt eşraf tarafından yağmalanmıştır. Açlık, soğuk, hastalık, beraberlerinde taşıdıkları altınlar, ziynet eşyaları Ermenilerin tükenmelerine, çürümelerine neden olmuştur.

Nasıl mı?

Bilindiği gibi Osmanlı’ya en son başkaldıran ulus Ermenilerdi. İlk Ermeni örgütleri 1880li yıllarda kurulmaya başlandı. 1890lı yıllarda da Ermeni başkaldırıları başladı. Bu dönemde iktidarda II. Abdülhamit yönetimi vardı. Sason ve Zeytin merkezli Ermeni ayaklanmaları, İstanbulda Osmanlı Bankası baskını 1894 ile 1896 yılları arasında, Hamit döneminde meydana gelmişti. Hatta Ermeniler Abdülhamite de başarısız bir suikast girişiminde bulunmuşlardı. Abdülhamit Kürtlerden oluşturduğu Hamidiye Alaylarını da kullanarak bu ayaklanmaları zorla bastırdı. Abdülhamite Kızıl Sultan adının takılmasının nedeni de buydu. Bu ayaklanmalar ve Osmanlı Bankası baskını sırasında kırlarda Ermeni köyleri, İstanbulda da Ermeni mahalleleri baskına uğradılar. Katliamlar yaşandı. Fakat bütün bunlara rağmen Ermenilerle Türkler arasında köprüler daha tamamen atılmamıştı. Abdülhamit döneminde devletin resmi ideolojisi milliyetçilik değil, İslâmcılıktı. Hamit Osmanlıyı böldüğü için milliyetçiliğe karşı çıkıyor, onu bir İngiliz oyunu olarak görüyordu. Yani ortada daha Türk şovenizmi yoktu.

Abdülhamitle çatışan Ermenilere o zamanki muhalefet, İttihat ve Terakki saflarını açmıştı. İttihat ve Terakkinin Abdülhamite karşı tüm muhalifleri bir araya getirme çabası Ermenilerden de olumlu karşılık gördü. Örneğin İttihat ve Terakkinin 1902de Pariste yapılan kongresine diğer azınlıkların ve ulusların yanısıra Ermeniler de katılmışlardı. 1906 ve 1907 yıllarında Anadolu ve Trakyada Abdülhamite karşı taşra egemenlerinin öncülüğünde köylü eylemleri meydana gelmişti. Anadoluda Kastamonu, Sinop, Trabzon, Diyarbakır, Bitlis, Tunceli, Van, Diyarbakır gibi illerde meydana gelen Abdülhamit karşıtı bu gösterilere Ermeniler ve azınlıklar da katılmışlardı. Bu gösteriler hiç bir yerde milliyet ya da din çatışmasına dönüşmemişti. Nihayet 1907 yılında yapılan ve Abdülhamite karşı silahlı ayaklanma kararı alınan İttihat ve Terakki Kongresinde başkanlık makamına seçilen üç kişiden biri Ermeniydi. Ahmet Rıza ve Prens Sabahattinin yanında Malumyan bulunuyordu. Ve o zamanlar, İttihatçıları Ermenilerle ittifak yaptıkları için, örneğin günümüzde PKKye yapıldığı gibi Ermeni piçleri olarak suçlayıp, kamuoyunda mahkûm etmek gibi vatansever(!) tavırlar henüz ortada yoktu. Ermenilerle ittifak normal karşılanıyordu.

Özetle Ermeni ayaklanmalarına ve İstanbulda meydana gelen olaylara rağmen 1908 devrimi sırasında ve İttihatçı iktidarın ilk yıllarında henüz ne devletin resmi ideolojisinde, ne de kitleler içinde gözü dönmüş bir Ermeni düşmanlığı yoktu. 1908de açılan Osmanlı Meclisi çok uluslu bir meclisti. Bu Mecliste Türklerin yanısıra Arap, Arnavut, Bulgar, Ermeni, Rum, Yahudi, Sırp milletvekilleri de bulunuyordu. Hatta İttihat ve Terakkinin savaş öncesinde 1914 yılında yaptırdığı seçimlerde, İttihatçılar kendi listelerinden 3 Rum, 16 tane de Ermeniyi milletvekili seçtirmişlerdi. Ama Birinci Dünya Savaşı ile birlikte bu durum kökünden değişti.

Artık İttihat ve Terakkide ifadesini bulan tarihsel sosyo-ekonomik gerçek ve politika tarihin sahnesindeydi...

Türkiye burjuvazisinin siyaset sahnesine çıktığı 1860lı yıllardan beri, ülke ekonomisini ve dış ticari ilişkileri azınlıkların elinden almak, Müslüman Türk burjuvazinin gelişiminin önünü açmak gibi ana bir hedefi vardı. Birinci Dünya Savaşı, azınlık burjuvaları iç pazardan kovmanın bir fırsatı olarak görüldü. 1915 yılındaki Ermeni soykırımının temelinde sadece askeri nedenler değil, böyle bir ekonomik neden de bulunmaktadır. İddia edildiği gibi bu soykırım sadece Ruslarla işbirliği yapan Ermenileri etkisiz hâle getirmek için yapılmış değildir. Amaç, bütün azınlıkları Anadoludan kovmak ve bunların mülklerine, ekonomik ilişkilerine el koymaktır. Amaç sadece askeri nedenlerle sınırlı olmadığı için, Ermeni ve Rumlara karşı yoketme politikası Birinci Dünya Savaşından sonra da aynı hızla sürmüş ve günümüze kadar devam etmiştir.

Rum ve Ermenilerin Anadoludan silinmesi süreci aynı zamanda bu azınlıkların mal ve mülklerinin yağmalanması sürecidir. Bağ, bahçe, toprak, dükkân, ev, fabrika vs. akla gelen ne varsa kır ve şehirdeki Türkiyeli egemen sınıflar tarafından gaspedilmiştir. Türkiye burjuvazisi ekonomik olarak ilk büyük sıçramasını Birinci Dünya Savaşı sırasında yapmıştır. Bir yandan savaş ortamının yarattığı ortamda gerçekleştirilen yolsuzluklar, vurgunlar ve karaborsa, diğer yandan azınlıkların zorla mülksüzleştirilmesi, bugünkü burjuvazinin ilk sermaye birikim yöntemleri olmuştur. Türkiyenin önde gelen zenginlerinin örneğin Koçların, Sabancıların zenginliklerinin temelinde bu soykırımla birlikte el konulan azınlık malları vardır. Bugün hâlâ Osmanlı tapu kayıtlarının açılmamasının nedeni budur. İttihatçıların başlattığı süreci Kemalistler sürdürmüşlerdir. Öyle ki sadece azınlık malları değil, Batı Trakyadan getirilen göçmenlere dağıtılan topraklar bile, devleti arkasına alan egemen kesimler tarafından zorla gaspedilmiştir. M. Kemal konuyla ilgili olarak mecliste yapılan tartışmalar sırasında, mazlumların değil, gaspçıların safında yer almış, ayrıca kendi üzerine 300 bin dönüm toprağı tapulamayı da ihmal etmemiştir. Bu yağma ve talanın ardından, azınlıklardan kalan dış ticari ilişkilerin devralınması için şirketler kurulmaya başlanmıştır. Bu süreç İkinci Dünya Savaşı yıllarında azınlıklar için kurulan toplama kampları, Varlık Vergisi ve değişik türden baskılarla yeni bir sıçrama daha yapmıştır. Bu sefer gaspedilenler kırsal alandaki topraklardan çok şehirlerdeki büyük küçük sanayi tesisleridir. Azınlıklar korkudan işlerini, işyerlerini bırakmak zorunda kalmışlardır. İkinci Dünya Savaşı sırasındaki yolsuzluk, karaborsa ve vurgunları da gene özellikle belirtelim. Halkın ot toplayıp yediği, at pisliklerinden arpa ayıkladığı bu savaş yılları, sermaye için en kârlı vurgun yılları olmuştur.

Birici Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan katliamlar ve ardından yapılan göçmen mübadeleleri sayesinde, milyonlarla ifade eden azınlık nüfusu yüzbinli rakamlara düşmüştür. Ama buna rağmen, özellikle İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerde 1930lu yıllarda bile nüfusun dikkate değer bir kısmını (örneğin 1931 yılında İstanbulda nüfusun yüzde 35ini ) gayrımüslimler oluşturuyordu. Bunlar da Cumhuriyet döneminde, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında uygulanan baskı, linç girişimleriyle yokedildiler. Bugün azınlıkların sayısı artık binlerle ifade ediliyor.

Mülksüzleştirme sürecinin en son adımı 1970lerden itibaren azınlık vakıflarının mallarına zorla el konulması ve din adamı yetiştiren okulların kapatılmasıdır.

Ermeni ve Rumlara yapılan bütün bu saldırıları, yağma ve talanı haklı, meşru gösterebilmek için ideoloji de geliştirildi. Bu ideoloji bildiğimiz şovenizmden başka bir şey değildi. Rumlar ve Ermeniler aşağılık, yabancı uşağı, özellikle Türklere karşı her türlü kötülüğü ve iğrençliği yapmaya hazır, çoluk çocuk, hamile kadın demeden katleden, ırz düşmanı uluslar olarak bilince kazındılar. Ders kitaplarına böyle yazıldı, çocuklar böyle yetiştirildi. Örnek için her yerde bulunan Şu Çılgın Türkler kitabına bakılabilir. Bu kitapta çizilen Rum tipi, Büyük Taarruzdan can havliyle kaçarken bile yakıp yıkmaktan, ırza geçmekten başka bir şey düşünmeyen, anormal ve sapık bir insan tipidir.

Rum ve Ermenilerin bu özelliklerine karşılık, bir Türk dünyaya bedeldir, Türkiye Türklerindir, Türk olmak en büyük mutluluktur. Bu Türk şovenizmi en uç biçimlerini 1930lu yıllarda aldı. Saçmalamakta o derece ileri gidildi ki, bütün dillerin Türkçeden doğduğu bile iddia edildi. Elbette dünyanın bu saçmalıklara inanması mümkün değildi. Fakat daha çocukluktan itibaren insanların bu saçmalıklarla büyütülmesi, basın, yayın organlarından her an bu tür propagandaların yapılması, aydınların bu işe çanak tutmaları, devlet büyüklerinin bu doğrultudaki davranışları vs. sayesinde Türk şovenizmi ülkede genel bir olgu hâline geldi.

Türkiye burjuvazisi Ermeni düşmanlığını ve Türk şovenizmini sadece yaptığı soykırım ve talanları meşru göstermek için sürdürmüyor. Bunun bir diğer nedeni, bu düşmanlığın sınıf mücadelesinin ve halkaların kardeşleşmesinin engellenmesinin onların çok işine yaramasıdır.

 

DERİN (DENİLEN!) DEVLET FASLI: SUSURLUK/ ŞEMDİNLİ

Kaldığımız yerden sıralayarak devam edelim...

Birincisi: Türkçülük önemli bir ideolojik argümandır ve ulusal arındırma politikaları ve uygulamaları iktidar erkinin temel payandalarından biridir.

İkincisi: ...Derin Devletin köklerini Teşkilât-Mahsusada arayabiliriz.

Bununla bağıntılı olarak üçüncüsü: Adları ve programları ne olursa olsun, herhangi bir devletin varlığının olmazsa olmaz koşullarından birisi de kendine bağlı -kendisi tarafından oluşturulmuş hukuk dışı- illegal- gizli örgütlenmelerdir. Ve devlet olarak tanımlanan tüm örgütlenmeler için bu örgütler bu türden örgütlenmeler zorunluluktur ve;