|
Burjuva İktidarı ve Devrimci İktidar1
MARIO ROBERTO SANTUCHO*
ÇEVİREN: SİBEL ÖZBUDUN
BURJUVAZİNİN İKTİDARI
Arjantin işçi sınıfı ve halkı son yıllarda,
sınıf mücadeleleri tarihimizi ilişkilendiren ve Arjantinli emekçi
kitlelerin ulusal ve toplumsal çıkarları açısından hayatî sorunlara
açıklık getiren son derece zengin siyasal deneyimler yaşadılar. Bu
deneyimler üzerinde düşünmek, çatışma hâlindeki sınıfların davranışını
gözlemlemek, devrimimizin tikelliklerini derinlemesine kavramak ve eyleme
doğru biçimde rehberlik edecek sonuçları çıkartmak bilinçli işçilerin ve
genelde geniş emekçi kitlelerimizin ilerici, devrimci kesimlerinin önünde
duran yakıcı sorumluluğu oluşturmakta.
Bu broşürde, daha iyi anlaşılması, burjuvazi
ve küçük burjuvazinin, bu temel veçheleri gözlerden gizleyerek halkın
aklını karıştırmak ve mücadelesinin yolunu saptırmak üzere
yaygınlaştırdığı ideolojik farklılıkların yarattığı kargaşayı gidermek
amacıyla, yakın siyasal tarihimizin kimi merkezî önemdeki süreçlerinin
sentetik bir tahlilini yapmayı hedefliyoruz.
İkinci Dünya Savaşı süresince yürürlükte olan
uluslararası ekonomik durumun sağladığı ve yaklaşık 1952’de sona eren
kapitalist istikrar döneminin ardından, halk mücadelelerinin ısrar ve
gücünden tedirgin olan Arjantin’in egemen sınıfları burjuva egemenliğinin
iki temel biçimine birbiri ardı sıra ve tekrar tekrar başvurdu:
parlamenter cumhuriyet ve askerî Bonapartizm.
Kapitalist toplumda ayrıcalıklı bir
sömürücüler ve bürokratlar azınlığının halkın devasa çoğunluğu üzerinde
sınıf egemenliğini uyguladığı bilinir. Hükümette, her biri kendi tarzında,
büyük şirketlerle, büyük toprak sahibi oligarşiyle, emperyalizmle ve
emperyalistlerin bağlaşığı, aralarında Frigerio, Alsogaray, Krieger
Vasena, Salimei, Lanusse, Gelbard gibi örneklerin bulunduğu büyük
girişimcilerle bağlantılı siyasetçilerle askerlerin birbirini izlediği de
biliniyor. Burjuvalar siyasal denetimi, yani burjuva diktatörlüğünü nasıl
sürdürebiliyorlar? Çoğunluğu oluşturan emekçiler sınıfının iktidara
geçmesini nasıl engelliyorlar?
Bunun için iki ana sistemden yararlanıyorlar:
parlamentarizm ve askerî Bonapartizm. Her iki sistem de, burjuva
egemenliğini sürdürebilmek için sahtecilik ve gücü birlikte
kullanmaktadır. Sistemlerden biri sıfırı tükettiğinde ve kitleler binbir
yolla etkin hoşnutsuzluğunu gösterdiğinde, kapitalistler, oligarklar ve
emperyalistler ustaca diğerini devreye sokuyorlar. Parlamentarizm burjuva
diktatörlüğünün maskelenmiş bir biçimidir. Siyasal parti örgütleri ve
genel oya dayanır. Görünürde halkın tümü yöneticilerini seçer. Oysa
gerçekte durum çok farklıdır, çünkü hepimizin bildiği gibi adayları
belirleyen, oaranın gücüdür.
Lenin’in2 dediği gibi, “birkaç
yılda bir egemen sınıfların hangi üyelerinin halkı parlamento aracılığıyla
baskı altına alıp ezeceğini kararlaştırmak; burjuva parlamentarizminin
gerçek özü budur.”3 Her türlü seçim, her türlü parlamentonun
bu aldatıcı, sahteci karakteri, işçi sınıfının seçim süreçlerine devrimci
bir itim kazandırma çabalarından, işçi sınıfının parlamentoyu devrimci
amaçlar için kullanmaktan vazgeçmesi anlamına gelmemektedir.
Devrimci bir siyaset, devrimci fikirleri
yaymak, kitleleri harekete geçirebilmek, düşman saflarda kriz, bölünme ve
yön yitimine yol açmak için, parlamentarizm gibi burjuvazi tarafından
yaratılıp avantajlı biçimde kullanılanlar dahil her türlü silahı
kullanmasını bilmelidir. Ancak seçimlerle yurdumuzun işçi sınıfı ve
halkının temel sorunlarına bir çözüm bulunabileceğine inanmak, vahim bir
yanılgı olur. Emperyalizm yandaşı Arjantin burjuvazisi pek çok kez,
halkımızda seçimler aracılığıyla önemli değişimlerin gerçekleşebileceği
umudunu uyandırmayı başarmıştır.
ABD, İngiltere, Almanya gibi göreli
istikrarlı kapitalist ülkelerde burjuvazi egemenliğini parlamenter yol
aracılığıyla sürdürür. Buna karşılık, günümüz Arjantin’i gibi büyük
iktisadî-toplumsal istikrarsızlıklarla çalkalanan ülkelerde, burjuvazi
sürekli olarak değişikliklere başvurmak durumunda kalmaktadır.
Burjuva diktatörlüğünün, Arjantinli
sömürücüler tarafından sıkça başvurulan öteki biçimi, askerî Bonapartizm,
hükümetin açık bir biçimde, kendilerini ulusun, düzeni sağlamakla, keskin
bir cepheleşme içerisindeki farklı sınıflar arasında arabuluculuk etmekle;
içlerinden hiçbirini kayırmadan karşıtlaşan sınıflar arasında uzlaşma
sağlamakla; zıt çıkarlar arasında “adil orta”yı dayatmakla yükümlü
kurtarıcıları olarak sunan silahlı kuvvetlere dayandırılmasıdır.
Ülkemizde göreli kansız askerî darbelere yol
açan askerî Bonapartizm ustalıkla, Silahlı Kuvvetler’in yolsuzluk ve
adaletsizliğe son vermeye, halkın sorunlarını çözmeye ve ulusun
iktisadî-toplumsal yaşamını sağlıklı kılmaya yönelik müdahaleleri olarak
sunulmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın ürünü son derece elverişli bir
uluslararası iktisadî konjonktüre denk düşen başarılı 4 Haziran 1943
darbesi, kitlelere önemli tavizler verilmesine olanak veren ve
burjuvazinin askerlere sahte umutlar bağlanmasını, kitleler arasında
karşıdevrimci halk-ordu bütünleşmesi teorisinin, ulusal, anti-emperyalist
ve halkçı devrimin formülü olarak yayılmasını sağlamasına yol açan bir
kapitalist refah ve istikrar dönemi sağladı. Gerçeklik şu ki, askerî
Bonapartizm, burjuvazi ve emperyalizmin lehine, halkın çıkarları ve ulusun
ise aleyhinedir.
Doğal olarak, bu iki sistem arasında aşılmaz
bir duvar yoktur ve her iki kapitalist diktatörlük biçimi de birbiriyle
kesişir ve birleşir ve kimi zaman tedricen birinden diğerine geçilmiştir.
Tipik bonapartist bir darbeden doğan ilk
Peronist deneyim yalnızca Silahlı Kuvvetlere değil, aynı zamanda
sendikalaşma sürecindeki geniş işçi kitlelerine dayanma yönündeki önemli
özel karakteristiğiyle, Peron’un ilk başkanlığı döneminde tedricen
parlamenter biçimlere evrildi. 1952’den itibaren, iktisadî-toplumsal kriz
keskin bir biçimde kendini göstermeye başlayarak adaletçi niyetin
tükenmesine yol açtı. Burjuvazi kitlelerden büyük fedakârlıklar,
hükümettense, bolluk döneminde verilen tavizlerin tasfiye edilerek
kapitalist sömürünün sınırlarına dek vardırılmasını talep etti; hükümetin
bu talepleri karşılamaya niyetli olmasına karşın, güçlü bir askerî kesim,
sabırsızlanarak Peron’cu hükümetin etkisiz ve güçsüz kaldığı hükmüyle 1955
darbesini gerçekleştirdi.
“Kurtarıcı” diktatörlük kitlelerin, dev işçi
grevleri ve kentsel kitlesel silahlı direniş biçimini alan,
silahlı-silahsız devasa direnişiyle karşılaştı. Askerî olarak alt edilmesi
mümkün olmayan bu direniş, 1957’de yeniden parlamentarizme geçilmesinin
önünü açtı; diktatörlük, yerini alacak burjuva siyasetçilerle halk
direnişini birlikte kırma konusunda anlaşmıştı. Geniş halk kitlelerinin
gözünü boyayan ilerici bir programın ajitasyonunu yapan, ancak iktidara
geçtikten sonra en küçük vaadini bile yerine getirmeyen Frondizi
böylelikle yükseldi. Ancak o da kitlelerin şiddetli basıncıyla
karşılaşmaktan kaçınamadı. Kargaşadan hızla sıyrılan halkımız, siyasal
talepler mücadelesini yoğunlaştırıp kapitalist aşırı sömürü planlarının
karşısına dikildi, silahlı ve kentsel eylemi sürdürdü ve buna kırsal bir
boyut ekledi. Kırsal eylem, sağlam birliklerden oluşmadığı için
başarısızlığa uğrayacaktı; yine de 1962 Martındaki vali seçimlerinde
Buenos Aires’te, devrimci olmasa da o zaman için burjuvazi açısından kabul
edilemez bir durum olan, işçi bir valinin seçilmesini sağlamakla halk,
Frondizist planı çökertti.
Burjuvazi bir kez daha teyakkuza geçti. Kriz
karşısında, Frondizism’in kitleleri engellemeye yeterli olmadığı
düşüncesiyle, -Guido’yla birlikte- bir kez daha Bonapartizm’e çağrı
çıkardı; silahlı kuvvetler içerisindeki örgütsüzlük ve lider yokluğu
nedeniyle bu, yanlış bir hamleydi. Askerlerin bu zaafı, alanı yeniden
parlamentarizme bırakmalarına yol açtı; 1963 başkanlık seçimleri, Illia
radikalizmini iktidara taşıyacaktı.
Halkımızın, özellikle işçi sınıfının siyasal
ve talepkâr hareketinin sürekliliği ve yoğunlaşması, egemen sınıflara
zarar vermeden ve onları tedirgin etmeden kitlelere kimi tavizler vermeye
istekli ve ürkek de olsa kimi ilerici adımlar atmaya hazır bu popülist
hükümetin manevra alanını daraltıyordu; bu sorun ülkenin içerisinde
çırpındığı derin iktisadî kriz koşullarında her bakımdan uygulanamazdı.
Illia, askerlerin talepleri karşısında, baskı uygulamaya başladı ancak bu
dahi yeni bir bonapartist darbenin önüne geçmeyi başaramayacaktı. Bu kez,
askerler Silahlı Kuvvetlerde, onları burjuvazinin birincil siyasal partisi
konumuna getiren derin bir siyasal yeniden örgütlenmeye gitmişlerdi.
Onganía’nın önderliğinde, Peronizm ve sendikal bürokrasi dahil
burjuvazinin kayıtsız şartsız desteğiyle karşıdevrimci Silahlı Kuvvetler,
düzeni sağlamaya, işçi mücadelelerini bastırmaya, tekelci işletmeler için
büyük kârları güvence altına almaya ve böylelikle de kapitalist yapının,
istikrar ve kalkınmayı başaracak geniş kapsamlı bir modernizasyonunu
sağlamaya yönelik iddialı bir “devrimci” plan hazırladılar.
ONGANÍA DİKTATÖRLÜĞÜ
Onganía’nın askerî darbesinin, çok önemli bir
özelliği vardı. Yeni devrimci güçlerin yükselişini kökünden durdurmaya
yönelik önleyici bir darbeydi. Arjantin proletaryasının mücadeleleri
yüksek bir düzeye ulaşmıştı. Çeşitli genel grevler, binlerce fabrika
işgali, bitmeyen sokak gösterileri, ve kısa sürede yenilgiye uğramasına
karşın halk içinde büyük bir sempati uyandıran yeni bir kır gerillası
hareketi. Kitlelerin mücadelelerinden ve halk bilinci ve örgütlenmesinin
kaydettiği başarılardan ürken Askerî parti, tüm demokratik özgürlükleri
askıya aldı, barbarca bir anti-komünist yasa çıkardı her türlü işçi ve
halk hareketlerine karşı şiddetli bir baskı uyguladı, sendikaları
yasaklayıp yönetici ve eylemcileri tutukladı, bazı sokak gösterilerinde
ateş açılmasını emretti. Santiago Pampillón ile Hilda Guerrero de Molina
Diktatörün katil kurşunlarına hedef olan ilk halk şehitleri oldu. Kitleler
anında tepki verip Diktatörlüğün bu ilk halk düşmanı önlemleri karşısında
etkin bir direniş sergilese de, düşman, iç savaş yöntemleriyle ilk
aylardaki grevleri (öğrenciler, şeker kamışı yetiştiricileri, liman
işçileri) bastırmada başarılı oldu. Bu yüzden, 1967-1968 boyunca kitle
eylemlilikleri geriledi. Ancak halk mücadelelerindeki bu göreli parantez,
halkımızın aklında ve yüreğindeki derin değişimlerle doldurulacaktı.
Savunmasız halka yönelik askerî ve devlet barbarlığı karşısında,
Arjantinliler arasında sömürücü ve zalimlerin şiddetine haklı halk
şiddetiyle karşılık verilmesi fikri yaygınlık kazanmaya başladı. Bu aşkın
ideolojik ilerleme, halkımızın geniş kesimlerinin yüreklerinde yaşayan
Komutan Guevara destanıyla besleniyordu.
Baskı ve sömürü altında ezilen ve siyasal ve
ideolojik bilinçlenme sürecindeki Arjantin halkı Diktatörlüğe karşı nefret
ve daha etkili yeni yöntemlerle mücadele etme kararlılığı
biriktirmekteydi. Bu enerji Mayıs 69’da öğrenci Cabral’ın öldürülmesine
tepki olarak Corrientes’de başlayıp, ülke çapında misli görülmemiş bir
boyut kazanan bir kitle hareketi olarak patladı. Córdoba, Tucumán, Salta,
Rosario gibi ülkenin belli başlı kentleri Mayıs-Eylül 1969 boyunca
diktatörlük karşıtı harikulade eylemlerle ayağa kalktı.
Bu Onganiato’nun sonunun başlangıcı oldu. 69
hareketleri Askerî Diktatörlükte ölümcül yaralar açtı. 1970 Haziranı’nda
Onganía Levingston tarafından devrildi. Halkın mücadelesi yükseliyor, kent
gerillası etkinliğini arttırıyordu; kral naibi Levingston yükseldiği hızda
devrildi.
Mayıs 1969’dan, Cordobazo’dan** sonra,
Arjantin halkının diktatörlük karşıtı mücadelesi dikkate değer bir güç ve
etkinlik kazandı. Arjantin sınıf mücadelesinde kent gerillasının, rejime
ve sürdürücülerine şiddetli darbeler indirmeye yetili bir örgütlü ve etkin
bir güç olarak ortaya çıkması halk mücadelesine yeni bir canlılık kattı.
İşçi ve halk iktidarına dar bir yol açmaya, burjuvazinin hile ve şiddetle
inşa ettiği ve egemen sınıfların onlarca yıl boyunca halkımızı çevrelediği
kuşatmadan kurtulmanın bir yolunu bulma olasılığını göstermeye başladı.
İktidarı ele geçirme stratejisi, Arjantinlilerin ulusal ve toplumsal
devriminin yolu olarak halk savaşı çağrısı o dönemde yükseldi ve yavaş
yavaş da olsa, kesintisiz bir biçimde yükselmeye başladı. İlk kez
yurdumuzun ve halkımızın en vahim sorunlarına çözüme doğru ilerleme
yolunda gerçek bir olasılık Arjantinli emekçilerin önünde şekillenmeye
başladı. Kitlelere coşku ve güven aşıladı ve halk mücadelesinin zirvesi,
paniğe uğramış burjuvazi karşısında görülmemiş bir derinlik ve kesinlik
kazandı. Bu noktada askerî parti siyasal sahneden çekilme kararı alacaktı.
Askerler umutsuzluk içinde en iyi adamlarını Başkanlığa yerleştirdiler.
Lanusse derhâl burjuva siyasetçilerle, öncelikle de Peronist radikallerle
temas kurdu ve onlardan aldığı güvenceyle, Mor Roig aracılığıyla Nisan
1971’de burjuvazinin Büyük Ulusal Anlaşma’sını ilan ederek çekilmeyi
öngören kurnazca bir savunma stratejisi planladı.
Partimiz Nisan 1971’de şunları söylüyordu:
“Levingston’u deviren askerî darbe askeri diktatörlüğün son adımlarıydı.
Askerlerin 1966’da giriştiği serüven krizin daha da derinleşmesiyle
sonuçlandı. Beş yıla yakın süre içerisinde askerî hükümet burjuva
iktisadını kurmaya yetisiz olduğunu gösterdi ve tekel yandaşı uygulamaları
yalnızca emekçilerin ve halkın nefretini toplamakla kalmadı, onu aynı
zamanda burjuvazinin başka kesimleriyle sürtüşmeye sürükledi. Córdoba’daki
halk patlaması Diktatörlüğün aşınmış imgesine öldürücü darbeyi
indirecekti. 15 Mart’taki işçi ve halk hareketi kitlelerin silahlı
hareketlere sempatisini, önemli görevlerde sınıfçı yönetimlerin
bulunduğunu, bürokrasinin gözden düşkünlüğünü, ve halk protestolarını
barışçıl yollara kanalize etmedeki belirgin yetisizliğini aşikar biçimde
gözler önüne serdi.
Bu süreç içerisinde toparlanan, kitlelerin
amblemlerini benimsediği silahlı öncünün büyüyen faaliyeti, ikinci
Cordobazo’nun belki de en önemli özelliğiydi. Yakın bir gelecekte
proletaryanın onun öncülüğünde devrimci bir savaşa kalkışması olasılığı
Arjantin Silahlı Kuvvetlerini Onganía’nınkinin devamı olan Levingston
politikasını tasfiye edecek bir darbeye yöneltti. Askerî diktatörlüğün, bu
kez Lanusse’un figüründe maddeleşen bu darbesi, kendi açısından bir
gerilemedir. İşçi sınıfı ve halkın kitlesel patlayıcı protestoları ve
devrimci savaşın ilerleyişi karşısında ürken Diktatörlük geri adım atıp
tavizler vermeye başladı.”
Onunla birlikte halk mücadelelerinde yeni bir
evre açıldı.4 “Arjantin kapitalizminin krizinin derinliğinin
bilincinde olan, halkın enerjik tepkisinden ve kitlelerle organik bağları
olan gerilla örgütlerinin ayaklanmasından ürken askeri hükümet çeşitli
burjuva ve küçük burjuva partilerle, yurdumuzda başlatılan uzun süreli
halk savaşının ana unsurları olan gerilla grupları ve sınıf öncüsünü
vahşice bastırmaya yönelik karşıdevrimci politikasını onaylatacak geniş
tabanlı bir pakt önerisi olan GAN’a başvurdu.” “Lanusse hükümeti bu
manevranın başarılı olabilmesi için halk içerisinde kök salmış tüm
sektörlerin, özellikle de Peronizm’in katılımını, desteğini gereksindiğini
anlıyordu.
Böylelikle, Peronizm’i karşıdevrimci
politikasına katma amacıyla, Halkın Saati ile flört, Peron’a ülkeye dönme
izni önerisi, Evita’nın naaşının iadesi, ve uzlaşmaya yatkın görünenlere
başka tavizler izledi.”
“General Perón diktatörlük manevralarına
boyun eğmeyeceğini ilan etti, ancak aynı zamanda, fiiliyatta Rucci, Halkın
Saati ve ihanet içerisindeki sendikal bürokrasiye açık bir destek
sağlamakla diktatörlüğün planlarına nesnel olarak arka çıkmış oldu.
Böylelikle askerlerden bezmiş ve yeni bir parlamenter burjuva hükümetini
kabule hazır olan geniş halk kesimlerinin kafasını karıştırarak beş yıl
kadar önce kitlesel olarak kovalanmış siyasetçilerin sahneye dönmesini
sağladı.”5
GAN sonradan da görüleceği üzere burjuvazinin
halkımızın devrimci atılımının önünün hile yoluyla kesilmesi yolunda
kurnaz bir manevraydı, bu kez, tümüyle egemen sınıfların denetimi
altındaki bir seçim süreciyle, Peronist kisveli parlamenter rejime yeniden
dönme kurnazlığı.
Burjuva planı bir kez daha taktik bir başarı
kazandı ve kitlelerde parlamenter çıkış konusunda yeni umutlar yaratmayı
başardı. Ama ileride de göreceğimiz ve çeşitli tezahürleriyle halk
mücadelelerinin ısrar ve yoğunlaşmasının da gösterdiği üzere burjuvaziye
herhangi bir yarar sağlamadı. Kuşkusuz burjuvazinin parlamentarizmden
askerî Bonapartizme ve tersi yönde geçtiği tekrarlanan manevralarıyla
sınıf egemenliğini sürdürmedeki başarısının nedenleri üzerinde durmamız
gerekiyor.
1952’den bu yana, sömürü ve tahakküme boyun
eğmeyen ve son 22 yıldır kesintisiz bir kavgayı sürdüren mücadeleci bir
halkın müthiş direnişiyle karşı karşıya kalan Arjantin kapitalizmi derin
bir iktisadî-toplumsal kriz yaşıyor. Hiç kuşku yok ki, ülkede
iktisadî-toplumsal alanda istikrar sağlamayı başaramayacak olan burjuvazi,
bugüne dek, kurnazca manevralarla iktidarını koruyarak, sınıflar
mücadelesindeki nihaî alan olan siyasette başarılı oldu.
DEVRİMCİ BİR İKTİDAR SEÇENEĞİNİN YOKLUĞU
Halkımızın enerjik mücadelesine karşın egemen
sınıfların siyasal egemenliklerini tehlikede görmemesinin temel nedeni,
günümüze dek kitlelere kapitalist sistemin sınırları dışına siyasal bir
çıkış sunabilecek devrimci bir seçeneğin ortada olmayışıdır.
Arjantin işçi sınıfı ve halkı bugüne dek
devrimci karakterli bir siyasal güç edinmeyi başaramadı. Bu nedenle
sürekli olarak burjuva siyasal partilerin etkisine boyun eğmek durumunda
kaldılar; burjuvazinin hazırladığı çeşitli hileleri saptamada başarısız
kalarak hataya düştüler ve iyi niyetli desteklerini kendi cellatlarına
sundular.
Burjuvazi, doğal olarak, halk güçlerini
bölmek, devrimci örgütlerin inşasındaki her türlü ilerlemeyi, her ne
pahasına olursa olsun engellemek için doğal olarak elindeki her türlü
güçlü maddî aracı kullanacaktı: basın, radyo, TV, halk içerisindeki
ajanlar, baskı, korkutma ve kovuşturmalar, yolsuzluk, vb.
Burjuvazi, doğal olarak, kitleler arasında
her türden yanlış fikri yaymak, hem siyasal hem de askerî burjuva çözüm ve
liderlere umut bağlamalarını sağlamak için elindeki bütün kaynakları
seferber edecekti.
Burjuvazi, doğal olarak, tüm gücünü
sosyalizme kara çalmak, devrimci işçi iktidarı karşısında korku ve
güvensizliği yaymak üzere harekete geçirecekti.
Devlet iktidarını burjuvazinin elinden alma
gerekliliğinin gizlenmesine güçlü biçimde katkıda bulunan bir başka etken
de, Komünist Parti ve Montoneros gibi, halk saflarında, utanmazca, şu ya
da bu, sözüm ona “ilerici” burjuva liderine ilişkin sahte umut yayan,
burjuvalar arası mücadele labirentinde yollarını yitirmiş ve peşlerinden
kitleleri de sürükleyerek gerçek devrimin, tutarlı ve ısrarlı iktidar
mücadelesinden uzaklaştıran reformist ve popülist akımların oynadığı
roldür.
Devrimci güçlerin zaafları, burjuvazinin
kurnaz karşıdevrimci çalışması, halk saflarında işlerlikte olan kimi
akımların sürdürüp uyguladıkları hatalı fikirler gibi etkenler nedeniyle,
burjuvazi, son 22 yıllık iktisadî-toplumsal kriz süresince siyasal alanda
rahatça manevralar yapabildi, büyük bir zorlukla karşılaşmadan
parlamentarizmden bonapartizme ve bonapartizmden parlamentarizme
geçebildi, bu devinimlerle halkı kandırıp Devlet’in tüm kaynaklarının
denetimini elinde tutabildi.
Bu sorunu açıkça anlayabilmek, burjuvazinin
hükümeti elde tutmak için başvurduğu tuzaklı manevraları teşhis edebilmek,
kapitalistlerin iktidarından kurtulmadan, ordusunu ve baskı aygıtını
parçalamadan kitlelerin sorunlarının çözülemeyeceğini kendi ve halkımızın
aklına kazıyabilmek, Arjantin devrimci sürecinin bugünkü durumunun en
hayatî sorunudur.
Halkımızın mücadelesi son yıllarda aslî kimi
ilerlemeler kaydetti. Sosyalist öneriler kitle mücadelelerinin farklı
programlarında yaygın bir biçimde yer aldı; sınıf sendikacılığı pek çok
sendikayı sendikal bürokrasinin elinden kopardı ve faaliyetini ulusal
ölçekte merkezileştirmeye hazır; kır ve kentlerdeki yoksul kitleler kırsal
ligalar ve kentsel federasyonlar kurup geliştiriyorlar; hemen tüm ülkede,
etkin kırsal ve kentsel gerilla birlikleri kuruldu ve işliyor ve bu da
proletarya ve halkın silahlanmasında önemli bir adım oluşturmakta;
devrimci karakterde legal ve yarı-legal, güçlü bir devrimci hareket ortaya
çıktı; ve nihayet, partimiz PRT’nin konsolidasyonu, gelişmesi ve
olgunlaşması, tüm devrimin temel sorununun çözümüne, halk mücadelesinin
proleter-devrimci yönüne işaret ediyor.
Tüm bu unsurlar, biz Arjantinlilerin bugün
işaret ettiğimiz temel kusuru aşmaya hazır olduğunu, kitleler üzerindeki
burjuva etkilerini silmeye ve iktidara doğru sağlam adımlarla ilerlemeye,
mücadelemizi, kapitalist siyaset ve militarizmi alt etmeye, egemenlik
aygıtını (ordu, polis, parlamento vb.) yıkmaya, sosyalist işçi ve halk
iktidarını kurmaya ve kapitalizmin son direncini de kesin bir yenilgiye
uğratıp, adil bir sosyalist rejim kurmak üzere tüm halkın katılımı
temelinde yeni bir hükümet sistemi, yeni bir devlet iktidarı ele geçirmeye
yöneltmemize olanak sağlayan bir devrimci seçeneği hayata geçirecek
elverişli koşullara sahip olduğumuzu gösteriyor.
ÜÇÜNCÜ PERONİST HÜKÜMET
11 mart genel seçimlerinden zaferle çıkan
FREJULI’nin başkan ve başkan yardımcısı adayları Héctor Cámpora ve Vicente
Solano Lima, ilk siyasal adımlarını, dalgalanmalar ve şişirme “devrimci”
değişim vaatleri temelinde devrimci faaliyetleri ve kitlelerin
mücadelelerini engellemeye yöneltti. Sosyalist ve gerilla yanlısı bir
seçim kampanyasında öne çıkan Peronist Cámpora hükümeti yönetim sürecini
Peronist sola bazı ikincil tavizler ve sosyalist ülkelere, kendisine
“devrimci” bir cila sağlayacak uluslararası bir açılımla başlattı. Bu
tavizler arasında kitlelerin öncelikli taleplerini karşılamaya yönelik
kimi yasalar da bulunmaktaydı; bunlardan ilki, savaşçıların affı baskıcı
yasaların değiştirilmesiydi. Ancak Peronist hükümetin önerisi, Peronist
savaşçıların serbest bırakılmasını öngören ve Marksist gerillaların
özgürlüğünü ERP’nin (Devrimci Halk Ordusu-ç.) ateşkesi kabul etmesi
koşuluna bağlayan tedricî bir aftı. Aldıkları 6 milyon oydan heveslenen
Peronizmin burjuva ve bürokratik yönetimi, halkımızın kolaylıkla
kandırılıp mücadelesini askıya alacağı ve “evden işe, işten eve”
formülasyonunu benimseyeceği yolunda irrasyonel bir güven içerisindeydi.
Mayısın 25’inde, kitleler tüm savaşçıların
derhâl serbest bırakılması talebiyle sokağa dökülerek tüm bu planları
paramparça etti. O andan itibaren, burjuvazinin seçim sürecinde uzun bir
hazırlık sonunda elde ettiği taktik zaferin, Arjantin burjuvazisi ve
Yankee emperyalizminin dolayımsız merkez hedefleri olan, kitlelerin
mücadelesini engellemeyi, gerilla ve sınıf öncüsünü tecrit edip yenilgiye
uğratmayı, ve kapitalist tahkimatı gerçekleştirmeyi sağlayamayacağı ortaya
çıktı.
25 Mayıs’tan itibaren kitleler sokakları geri
kazandı, sendikal bürokrasiye karşı yeni zaferler elde etti, güçlü biçimde
patronlara karşı durdu ve içten umutlarla seçmiş olduğu hükümetten kesin
çözümler talep etti. Kazanılmış özgürlüğün rüzgârıyla bu kitleler
mücadelesi ilerici ve devrimci örgütlerin gelişmesi için geniş bir yatak
açmıştı. Özellikle silahlı Peronist örgütler, FAR ve Montoneros öğrenciler
ve kent hareketleri içerisinde hızla yaygınlaştılar ve Peronizm’in
kitleler nezdinde en etkili iç akımı kimliğini kazandı, fabrika proletarya
arasında faaliyette bulundu.
Küçük burjuva kitleleri ve önderleri seçim
öncesi ve sonrası dönemde burjuvazinin güçlü propaganda faaliyetleri
nedeniyle bir hayli sallantıdaydı, genelde hükümetin “ilericilik ve
anti-emperyalizmi”ni kabul etme eğilimindeydiler ve yatıştırma ve “ulusal
yeniden inşa”, yani kitlelerin mücadelelerini engelleme çabalarının
başarıyla taçlanacağını düşünüyorlardı.
Partimiz bu koşullarda yeni hükümet
karşısında ilkeli ve kararlı bir tutum aldı ve burjuva ve küçük burjuva
baskıları karşısında başarılı bir direniş sergiledi. Bu kategorik ve net
tutum sayesinde örgütümüz kitlelerin gözünde tutarlı bir devrimci,
proletaryanın ve halkın çıkarlarının, her türlü oportünizmden uzak, yılmaz
savunucusu konumunu kazandı. İktidardaki Peronizm’in karşıdevrimci
niyetlerini ikircimsiz bir tarzda teşhir eden ve yeni hükümetin izleyeceği
halk düşmanı yönü net bir şekilde öngören bu açık tutum sayesinde,
Partimiz kitlelerin geniş kesimlerinin güvenini kazandı; işçilerin ve
halkın yoğun olduğu belli başlı bölgelerde dağıtılan “Başkan Cámpora’ya
Yanıt” bildirgemiz, tavrımızı özlü bir biçimde özetlemekteydi. Akıntıya
karşı yüzen PRT ve ERP, fabrika proletaryasına dayanan inşa çabalarını
yoğunlaştırırken, istikrarlı ve türdeş bir tarzda büyüyordu.
Halk güçlerinin büyümesi karşısında
Peronizm’in López Rega önderliğindeki faşist kanadı, Toplumsal Refah
Bakanlığı’nı operasyon üssü olarak seçmiş, ve yoğun bir faaliyete
girişmişti. Faşistler hızla para-polisiye çeteleri örgütleyerek 20
Haziran’da Ezeiza’da toplanan sol güçlere karşı şiddetli bir saldırı
düzenlediler. Peron’un dönüş gününde, Osinde’nin yönetimindeki faşist
çeteler, liderlerini karşılamak üzere toplanan her şeyden habersiz sol
Peronistlere etkili bir tuzak kurdular. Bu caniyane saldırıda onlarca kişi
yaşamını yitirdi ya da yaralandı. Bu saldırı, kısa erimde bürokratik
Peronizm’in solun hükümet içerisinde kazanılmış konumlardan uzaklaştırmak,
ve silahlı Peronist FAR ve Montoneros örgütlerini ve yakın akımları
tasfiye etmek için başlattığı genel hamlenin hareket noktasını oluşturdu.
İkinci adım, Cámpora, Righi, Puig, Vázquez ve kitlelerin baskılarına
duyarlı tüm görevlilerin görevden alındığı 13 Temmuz karşı-devrimci iç
düzenleme olacaktı. Cámpora’yla birlikte yükselişinde Peron’cu hükümetin,
toplumsal pakt ve diğer halk düşmanı önlemlerin de gösterdiği üzere, net
bir burjuva ve emperyalizm yandaşı yöneliş sergilediği doğruysa da, 13
Temmuz’dan itibaren, Lastiri’nin geçici başkanlığıyla açık bir sağ
yönelişe girildi.
Halkımızın, kazanılmış demokrasi ve yasallık
çerçevelerinin koruması altındaki ilerici ve devrimci güçlerinin görkemli
derlenişi, burjuvaziyi kaygı ve korkuya sürüklemişti. Peronizm’in burjuva
ve bürokratik yönetimi, sınıfının kaygılarını doğru okuyarak, tüm
kapitalist sınıfın yardım ve etkin desteğiyle müdahale etme kararı aldı.
13 Temmuz tasfiye harekâtı, bu nedenle, ilerici ve devrimci güçlerin
büyümesini engellemeyi, güçlerin halk saflarındaki birikmesini engellemeyi
hedefliyordu.
Bu nedenle, hükümette iki ay dahi kalamayan
Cámpora’nın apansız düşüşünü, halkın mücadelesini göz boyamacılığa dayanan
bir politikayla engellemeye yönelik Peronist niyetin krizine işaret
ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Halkımızın hiçbir hileye rağbet etmeyeceği,
tam tersine, yeni bir gözüpeklikle, çıkarlarını kitlesel gösteriler ve
silahlı eylemlerle savunma kararlılığını 25 Mayıs’tan itibaren
göstermişti. Bu başarısızlığın bilinci, burjuva Peronizmi taktik
değiştirmeye ve silahlı baskıyla kitlelerin karşısına çıkmaya yöneltti.
Lastiri, hükümetin dizginlerini, sert ve etkin bir darbe indirme umuduyla,
“ağır bir ders vermek” üzere ele aldı. Bu amaçla General Iñíguez’i Federal
Polis’in başına getirdi, taşra emniyet örgütlerine García Rey (Tucumán
emniyeti) gibi kişileri atadı ve tüm ilerici ve devrimci güçlere karşı hem
polis hem de para-polis güçlerin düşünmeden vurmasını emretti.
Bu şiddet politikası da kısa sürede
etkinsizliğini gösterecekti. Halkın mücadelesi kesintiye uğramamakla
kalmadı, daha da yoğunlaştı ve baskıcı niyetler boşa çıkartıldı. Örneğin,
faşist García Rey’in, Ekim 1973’te kitlelerin gözünü korkutmak üzere çok
sayıda yoldaşı tutukladığı Tucumán’da, halk hareketi tüm tutukluların
serbest bırakılmasını sağlamış ve García Rey’in görevden ayrılmasını
sağlamıştır. Tucumán halkının bu tepkisi, Peronist hükümeti gerçekçiliğe
çağırdı ve daha saygılı ve dikkatli olmaya yöneltti. Yine de, hükümetin
baskıcı yönelişi, askerî diktatörlükten daha sert baskıcı yasaların
çıkartılmasından yüzlercesi hâlen burjuvazinin zindanlarında bulunan çok
sayıda savaşçı ve eylemcinin tutuklanmasına, gösterilere çok sayıda ölüm
ve yaralanmaya yol açacak saldırıların düzenlenmesine, çeşitli önlemlerle
o günden bu yana sürüyor. Ancak bu yeni politika, hâlkımızın mücadelesini
bastırmak bir yana, şiddetlendirdi. Gösteriler, grevler, gerilla
faaliyetleri devam etti. Yedi milyon oyla gerçekleşen başkanlık
seçimlerinden bu yana hükümetin sürdürdüğü tüm tehditler ve baskı
önlemleri, hâlkın gözünü korkutmadı, onu mücadelesinden alıkoymadı.
Tehditkâr söylemler, Villar ve Margaride gibi işkenceci ve katillerin
işbaşına geçirilmesi, devasa polis operasyonları bir işe yaramadı. İlerici
ve devrimci güçler kendilerini tahkim etti, gelişimlerini hızlandırdı ve
her türlü mücadele biçimiyle etkin ve yıkıcı tepkilerini sürdürdü.
Peronist hükümet yalnızca demokratik alanda
hâlk düşmanı bir yönelişi benimsemekle kalmadı. 25 Mayıs’tan bu yana,
iktisadî ve toplumsal siyaset de emperyalizm ve tekelcilik yandaşı tutarlı
bir hat izledi. Yabancı yatırımlar yasası emperyalist sermayeyi
destekliyor; ihracat politikası emperyalist sermayeyi destekliyor; et
politikası büyük hayvancıları destekliyor; petrol yasa tasarısı çokuluslu
şirketleri destekliyor. Ülkemiz ekonomisinin yabancı sermaye tahakkümünde
olmasına karşın, bu sözüm ona “anti-emperyalist” hükümet bu durumu
düzeltme yönünde en ufak bir girişimde bulunmuyor.
Buna karşılık, uluslararası politikada
sosyalist kampa, özellikle de Küba devrimi’ne dikkate değer bir açılım
sergilenmekte. Kendi içerisinde olumlu olan bu olgu, Yankee emperyalizmi
ve Latin Amerika kapitalizminin kıtamızın ilk sosyalist devletinin kaya
gibi sağlam duruşu karşısındaki geri adımı olarak şaşırtıcı ya da tutarlı
bir burjuva politikasına aykırı değildir; burjuva siyasetinin sınırları
dışına çıkmaz.
10 yıldan uzun bir süre boyunca, Yankee
emperyalizmi ve küçük ortakları, Latin Amerika burjuvazileri Küba
devrimine dehşetli bir tecrit uygulamıştı. Topyekûn ticarî ambargo,
diplomatik ilişkilerin kesilmesi, Küba’yı diğer Latin Amerika hâlklarından
tecrit eden karşıdevrimin başlıca silahlarıydı. Ancak Küba hâlkı,
Partisinin ve Komutan Fidel Castro’nun doğru yönetimi altında tüm
güçlüklerin üstesinden gelerek, sosyalist kampın özverili yardımıyla,
devrimin konsolidasyonu, sosyalizmin inşası yolunda başarılı ilerleyişini
sürdürdü; devrimci hedefleri konusunda net, en büyük zorlukları aşmaya
kararlı olan birleşik ve örgütlü bir hâlkın saldırılar, ambargolar ve
tecrit karşısında zafere ulaşmaya yetili olduğunu gösterdi. Küba
devriminin kesin konsolidasyonu karşısında, Yankee emperyalizmi ve Latin
Amerika burjuvazileri, yön değiştirmek, ambargoyu askıya almak ve
diplomatik ilişkileri yeniden tesis etmek zorunda kaldılar. Arjantin
burjuvazisi bu yeni hatta yolu açtı. Sovyetler Birliği, Çin ve diğer
sosyalist ülkelere yönelik tavra gelince, askerî diktatörlük dahil önceki
hükümetlerin izlediği çizgide bir değişikliğe gidilmedi.
Sentezleyecek olursak, hükümetin uluslararası
politikası, kapitalist ülkelerin çoğunun yıllardır uygulayageldiğine
benzer, barış içinde bir arada yaşama yönünde gerçekçi bir burjuva
politikasıdır; ticaretin gelişmesini hedeflese de sosyalist ülkeler
açısından da yararlıdır. Dahası, bu politikanın, Yankee emperyalizminin
Küba’ya ilişkin olarak, bu kahraman adada sosyalizmin konsolidasyonunu
engelleme yönündeki umutlarını yitirmiş ve kendisini, devrimci etkisini
kıtada yayılmasını nötralize etmekle sınırlayan genel yönelişine de denk
düştüğünü, yanılma korkusuna düşmeksizin söyleyebiliriz.
Şu hâlde Peronist hükümetin politikasının,
açıkça karşı-devrimci, halk düşmanı ve ulus-karşıtı bir stratejiye denk
düştüğü hususunda hiçbir kuşku yoktur. Halkımız bu gerçeği bu yılın
başından beri anlamış ve hükümet politikalarına karşı kararlı bir
mücadeleye yönelmiştir.
Peronist hükümetin bu gerici ve baskıcı
karakteri, faşist López Rega’nın konsolidasyonuyla daha da vurgulu hâle
gelmiştir. İktisadî siyasalarında bir farklılık olmamakla birlikte,
hükümette, Peron’un ölümünden bu yana birbirini yerinden etmeye niyetli
iki kanat bulunmaktadır. Bir yanda, López Rega’nın önderliğindeki faşist
kanat, “ulusal yeniden inşa”yı bir polis devleti üzerine temellendirmeye
yönelik bir siyasal projeyi dayatıyor. Hitler, Mussolini ve Franco’nun
hayranı olduğunu gizlemeyen López Rega, Arjantin kapitalizmini kurtarmanın
tek yolunun devrimci güçlerin askerî olarak ezilmesi ve halk
mücadelelerinin ve devrimci faaliyetlerin herhangi bir şekilde
yükselmesini engelleyecek kitlesel bir polis denetimi ve baskı sisteminin
kurulması olduğunu düşünmektedir. Öte yanda, devrimci güçlere karşı
kurnazca mücadele etmeyi, gerilla ve sınıf sendikacılığının ve diğer
tutarlı sınıfsal ve devrimci güçlerin siyasal tecridini hedefleyen Gelbard
kanadı var. Gelbard çizgisi, radikalizm, reformizm, özellikle de Komünist
Parti ve Montoneros’u daha etkin bir tarzda içererek hükümetin toplumsal
tabanını genişletmeyi, kitlelerin mücadelelerini kontrol etmede onlardan
yararlanmayı ve kapitalist toparlanmayı sağlayacak özlenen siyasal
istikrarı kurmayı hedefliyor. Her iki proje de, kısa ve orta erimlerde
gerçekleştirilebilirlikten uzaktır. Arjantin’deki sınıf mücadelesi günden
güne keskinleşiyor ve sınıflar arasında büyük çatışmalara, devrimci bir
duruma doğru ilerliyor. Proletarya ve halk 1969’da burjuva sömürüsü ve
baskılarına karşı devrimci bir savaş süreci başlattı ve bu süreç ne kısa,
ne de orta erimde kesintiye uğramayacak. López Rega’nın dayatılan ve
uygulanmakta olan faşistçe planı gerçekleşemez, çünkü kitle hareketinin
gücü bugün bir polis yönetiminin başarıyla kurulmasına hiçbir şekilde
olanak vermez. - López Rega karşısında teslim olan ve bağlaşıklarını terk
eden- Gelbard planı da gerçekleştirilemez, çünkü, yakın zamanın
deneyimleri ve devrimci öncünün kazandığı ağırlık sayesinde halkımız bir
kez daha aldatılamayacaktır.
GERÇEKLİKLERE KARŞI VAATLER
11 Mart ve 23 Eylül seçimlerinde kitlesel
olarak Peronizm’e oy veren Arjantin halkı, FREJULI’nin seçim kampanyasının
“Kurtuluş ya da Bağımlılık” şiarı çevresinde yapılanmış ilerici bir
programdan yana kullanmıştı oyunu. Bu nedenle halkımız Peronist hükümetin
anti-emperyalist ve devrimci çözüm yoluna gireceğini ve nefret ettiği,
muhalefetini her türlü ilerici yoldan açığa vurduğu askerlere karşı
uzlaşmaz bir tutum izleyeceğini ummuştu. Böylelikle, 25 Mayıs günü
Arjantin halkı enerjik bir biçimde, savaşçıların serbest bırakılması için,
şirketlerin ve sendikal bürokrasiye, askerlere karşı harekete geçti.
Arjantinlilerin tüm umutları kısa sürede bir bir boşa çıkacaktı. Hükümetin
ilk girişim ve önlemleri emperyalistlerin çıkarlarına hiçbir şekilde
dokunulmadığını gösterdi.
Ve 20 Haziran’dan itibaren hükümetin
halkımızın devrimci güçlerini bastırmak amacıyla elinden geleni ardına
koymayacağı açığa çıkmıştı. Söz konusu olan, burjuvazinin bütününün
çıkarlarını koşulsuz savunmaya hazır bir burjuva hükümeti olduğundan,
başka türlüsü de mümkün değildi. Yalnızca büyük sermayenin, özellikle de
büyük yabancı sermayenin herhangi bir şekilde zarara uğramasını
engellemekle yükümlü olmayıp, aynı zamanda kapitalist kazançları
arttıracak koşulları yaratma misyonu olan bir hükümet. Her türlü “halkçı”
lafazanlığı, bütün “anti-emperyalist” vaatleri gerçekte kitlelerin gözünü
boyamaya yönelik sinik yalanlardı ve öyle olmaya devam ediyor.
Bu yeni deneyim bize sömürücü sınıfların
temsilcilerinden halkın sorunlarını çözüme kavuşturmalarını
bekleyemeyeceğimizi öğretmiştir. Siyasetçiler olarak her şeyi vaat
etmeleri ve gerçek niyetlerini gizlemeleri, hatta sözde kapitalizme karşı
ve sosyalizmden yana olduklarını ilan etmeleri doğaldır; ama gerçekte
sınıflarına bağlıdırlar, onun denetimi altındadırlar ve onun tahakkümü ve
kazançlarını sürdürebilmek için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Bir
an için herhangi bir burjuva yöneticinin, örneğin yüksek bir Peronist ya
da radikal yönetici veya yüksek rütbeli bir subayın, halkın davasına
içtenlikle inanıp onun saflarına katıldığını düşünelim (bu, imkânsız
demesek de çok, çok zordur); bu yönetici karşısında hemen kendi partisini,
askerleri, kendi sınıfını bulacağı ve derhâl yerinden edileceği için,
hiçbir çözümü hayata geçiremeyecektir. Halkın ve yurdun sorunları ancak
derinlemesine devrimci olabilecek çözümleri, ancak, her türlü bağdan
kurtulmuş, yalnızca halk kitlelerin ve devrimci örgütlerinin denetimi
altındaki, halk hareketine yaslanan ve Arjantin’in gereksindiği derin
değişimleri sulandırmaksızın hayata geçiren yeni bir devrimci işçi ve halk
iktidarı tarafından çözümlenebilir.
REFORMİZM VE POPÜLİZM
İşçi ve halk iktidarı, sosyalizm ve ulusal
kurtuluş için mücadele, halk safları içerisinde varolan vahim siyasal ve
ideolojik hastalıklar olan popülizm ve reformizme karşı mücadeleden
ayrılamaz. Popülizm toplumsal sınıfların çeşitliliğini olgularda görmezden
gelen burjuva kökenli bir kavrayıştır; işçi sınıfı, yoksul ve orta
köylülük, küçük burjuvazi ve orta ve büyük ulusal burjuvaziyi genel halk
adı altında birleştirir. Bu farklı sınıfların rol ve olasılıklarını ayırt
etmediğinden, sürekli olarak ulusal burjuvaziyle ilişkilenmeye öncelik
tanır ve Gelbard, Carcagno ya da Anaya gibi Kuzey Amerikalı
emperyalistlere sıkıca bağlı iktisadî, siyasal ve askerî liderlerine
yanıltıcı umutlar besler. Popülist hastalıkla en fazla malûl olan halk
hareketi Montoneros’tur. Diktatörlük karşıtı kahramanca hattı, ülkemizde
ilerici ve devrimci güçlerin gelişmesine ağır zararlar veren burjuva ve
bürokratik Peronizm’e duyduğu güvenle lekelenmiştir.
Ortak kahramanlarımızın Trelew’de birbirine
karışan kanıyla karılmış bu örgüte duyduğumuz içtenlikli hayranlığa
karşın, sık sık ideolojik mücadele yürütmenin, Peron ve burjuva
Peronizmi’ne desteğinin deneyimi üzerinde düşünmenin, düşman sınıfların
Carcagno, Gelbard ve diğer liderlerine bağlanan gizil beklentilere karşı
mücadele etmenin her devrimcinin ödevi olduğunu düşünüyoruz. Son
haftalarda somutlanmaya başlayan burjuva ve bürokratik Peronizm’den
kaçınılmaz kopuş süreciyle birlikte, Montoneros ilerici ve devrimci
örgütler, ve bu arada Partimizle ilişkileri giderek sıkılaştırmaya
yönelmelidir. Giderek mücadele konumuna geçmeli, elde silah, hükümetin,
burjuvazinin ve emperyalizmin polis ve askerî güçlerinin karşısına
çıkabilmelidir. Ancak bu, temelde popülist kavrayışın değiştiği anlamına
gelmemektedir. Bu nedenledir ki, Montonera’nın yeni yönelişini
selamlarken, popülizm adı verilen ideolojik ve siyasal hastalığa karşı,
onu tümüyle halk saflarından, özellikle de bu kuşkulu burjuva
hastalığından fazlasıyla etkilenen Montoneros saflarından tasfiye
edebilmek için, yoğun bir mücadele vermek gerektiğini düşünüyoruz.
1973 başlarında FAR yönetimi General Peron’u
coşkuyla devrimci lider ilan edip halk hükümeti olarak tanımladıkları
Peronist hükümetin tutarlı bir anti-emperyalist ve sosyalizm yandaşı
politikayı sürdüreceğini ileri sürdüğünde, örgütümüz bu yoldaşlara şöyle
seslenmişti: “Düşmanın Askeri Diktatörlük ile burjuva siyasetçiler
arasındaki anlaşmada somutlanan, kapitalizmi kurtarmaya ve ilerleyen
devrim sürecini baltalamaya yönelik planıyla karşı karşıyayız.
Burjuvazinin bütünü, parlamenter rejime dönüş savlarıyla hâkimiyetinin,
Onganiato döneminde Silahlı Kuvvetlere indirgenmiş toplumsal tabanını
genişletmeye, askerî açıdan bozguna uğratmak için sınıf öncüsü ve
gerillayı tecrit etmeye çalışıyor. Burjuvazinin amacı, ilerici ve devrimci
güçlerin ilerlemesini durdurup yolundan saptırmak, ve Arjantin
kapitalizmini istikrara kavuşturmaktır. Bu plan, iktisadî-toplumsal kriz
nedeniyle kısa ve orta erimde gerçekleştirilebilirlikten uzaktır ve
ilerici-devrimci güçlerin mevcut gücü onu engelleyecektir. Kuşkusuz,
düşmanın planı, devrimci öncünün kimi kesimlerinin gençliği, siyasal
zaafları ve deneyimsizliği nedeniyle kimi tehlikeler içermektedir, bu
mektubun amacı da bu zaaflara işaret etmektir. Elde etmeye başladıkları
esas başarı, silahlı örgütlerde kendilerine bir destek sağlamak, silahlı
Peronist örgütler ve Peronist gençliğin bazı kesimlerini, seçim
şaklabanlığının ardından eylemlerini sekteye uğratmak ve yolundan
saptırmak amacıyla etkileyebilmektir... Devrimci bir örgüt olarak
gelişiminizi tahlil edip ortak faaliyetlerimizden kaynaklanan deneyimleri
değerlendirirken, eylemlerinizin derin bir anlama sahip olduğunu ve
ülkemizdeki devrimci güçlerin gelecekteki gelişimi açısından kimi
tehlikeler içerdiğini düşünüyoruz. Bize karşı geliştirdiğiniz olumsuz
tavrın, sizlerin burjuva Peronizminin McCarthy’ci ve sağcı baskıları
karşısında verdiğiniz bir taviz olduğu ve madalyonun öteki yüzünde
Cámpora’ların, Solano Lima’ların, Silvestre Begnis’lerin vb. burjuva
Peronist ve entegrist politikalarına sağladığınız koşulsuz ve etkin
desteğinizin bulunduğu kanısındayız. Yalnızca silahlı örgütlerin türdeş
siyasal-askerî gelişimine, birlik çabalarına verdiği zararlar nedeniyle
değil, askerî operasyonların, burjuvazinin kurmak istediği yeni
parlamenter hükümetin ardından askıya alınması konusunda sizlerin
açıklanması güç bir tereddüt içerisinde olduğunuzu gösterdiğinden, bu
durum bizim için derin bir kaygı konusu.”6 Ne yazık ki, bu sağlıklı ve
haklı gözlemlere kulak verilmedi ve FAR-Montoneros’un politikası
karşı-devrimci ve halk düşmanı hükümete desteği ve örgütümüzü tecrit etme
yolundaki olanaksız bir çabayla, halk saflarında genelde bölücü bir çizgi
izlemeyi sürdürdü. Bugün bunları anımsıyorsak, bunun nedeni, düşmanın
gelecekte olasılıkla Cargano’nun başında yer aldığı, Peru tipinde yeni bir
aldatmacaya başvurup FREJULI programı ya da belki daha da radikal bir
başkasını öne süreceğini bilmemizdir. Bu yeni tuzaktan kaçınabilmek için,
bu yeni palavrayı, bu siren şarkısını savuşturabilmek için GAN karşısında
işlenen hatayı anlamak, burjuva yanlısı bu hattı düzeltmek, popülizm
hastalığından kurtulmak zorunludur.
Reformizm ise, iktidarı ele geçirmenin
devrimci yolunu olgularda reddeder, sosyalist devrimin zaferine inanmaz,
kitlelerin devrimci yetilerine güvenmez, ve bunun sonucu olarak barışçıl
yol çağrısında bulunarak, “ilerici” dediği şu ya da bu burjuva kesimin
kuyrukçuluğunu yaparak, kitlelerin gerçek demokratik özgürlüklerinin
uygulanmasından taviz vermeyi kabul ederek, halkın yaşam düzeyinde kimi
değişikliklerin gerçekleşebileceğini düşünür. Ancak Marksizm-Leninizm ve
pratik deneyimlerin de öğrettiği gibi, özgürlükler ve talepler ancak
burjuvaziden güçlü bir mücadeleyle kopartılabilecektir. Reformist
hastalıktan en fazla etkilenen, yıllardır onun hükmü altında olan popüler
örgüt, Komünist Parti, diktatörlüğe karşı mücadele boyunca tutarsız ve
ürkek bir tutum içerisindeydi ve Peronist hükümetin ilk aylarında negatif
bir tavır izlememekle, devrimci güçlere yakınlaşmakla birlikte, 12
Haziran’dan itibaren topyekûn bir teslimiyet içerisine girdi, hükümetin
Gelbard kanadına tam bir destek verirken, aynı anda devrimci güçlere ve
genelde halk mücadelesine sırt çevirdi. Pasifizm, haklı devrimci şiddetten
ürkmek, kitlelerin mücadele potansiyel ve yetilerine güvenmemek, burjuva
liderleri karşısındaki teslimiyet, parlamenter budalalık, genelde Komünist
Parti’nin faaliyetini karakterize eden tehlikeli reformizm hastalığının ve
yönetiminin, burjuvazinin karşı-devrimci korosuna katılarak zaman zaman
devrimci faaliyetlerine saldırmaya varan politikasının tezahür
biçimleridir. Komünist Parti’yi etkileyen reformizm kanserine karşı yılmaz
mücadelede, çabalarımızın bu yoldaşları devrimci saflara yaklaştırmaya
yönelik olması gerektiğini, söz konusu olanın, reformist hastalıktan
kurtarılması mümkün mükemmel yoldaşlardan, içtenlikli sosyalist
savaşçılardan oluşan bir halk örgütü olduğunu bir an bile aklımızdan
çıkartmamalıyız.
Proleter öncünün bilinç düzeyinin
yükseltilmesi ve daha geniş kitleler arasında sürekli açımlayıcı bir
söylem, proletarya ve halkı, popülizm ve reformizm hastalıklarına karşı
mücadelede, halk saflarını onlardan arındırma ve bu hastalıklardan
etkilenen örgüt ve yoldaşları tedavi ederek, ulusal kurtuluş, sosyalizm,
işçi ve halk davasına, devrimci halk savaşı davasına kazanmada siyasal ve
ideolojik açıdan silahlandıracaktır.
DEVRİMCİ DURUM VE İKİLİ İKTİDAR
Arjantin sınıf mücadelesinin, artan ölçüde
vurgulu bir şekilde popülist projenin sonuna ve büyük sınıf çatışmalarının
başlangıcına işaret eden eğilimleri 1974 Temmuzu’ndan itibaren netleşmeye
başladı. Kitlelerin önderi Peron, kapitalist çıkarların uzlaşmaz
savunucusu olmasına karşın, halkımızın bazı kesimlerinde etkisini
sürdürüyordu. Kapitalist sistemin su alan gemisini fırtınalı işçi ve halk
mücadelesi denizinde su üzerinde tutacak yetke, deneyim ve ustalığa
sahipti; ve 12 Haziran taktik manevrasıyla zorlu ve hassas dengeyi yeniden
kurmayı başarmıştı. Bu nedenle, ölümü, burjuvazi içerisindeki krizin
keskinleşmesiyle birlikte -sömürücü ve baskıcıların birkaç ay daha
ertelemek istemesine karşın- burjuvaziyi dolayımsız siyasal tanımlar
benimseme gerekliliğiyle karşı karşıya bırakacaktı.
Bu görüngü, yani kitlelerin güçlü itimi ve
siyasal ve askerî devrimci güçlerin hızlanan yükselişi birleşerek
yurdumuzda devrimci duruma bir girizgâh olarak büyük sınıf çatışmaları
evresinin başlangıcını oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, Arjantin’de
ulusal ve toplumsal devrimin koşullarının olgunlaştığı, burjuvazi ve
emperyalizmin iktidarına karşı zaferle sonuçlanacak bir meydan okuma
olasılığının biçimlendiği büyük mücadeleler dönemine giriyoruz. Ancak,
devrimci bir durum açılımı, ya da kapitalizmin yıkılıp, yurdumuzu
emperyalizmin boyunduruğundan kurtaracak ve emekçi halkımıza mutluluk
getirecek yeni bir sosyalist işçi ve halk iktidarının kurulmasını olanaklı
kılacak koşulların mevcudiyeti, bunların hemen somutlanacağı anlamına
gelmez. Bunun için, zorlu ve derin devrimci seferberliklerden, sürekli
silahlı ve silahsız çatışmalardan, devrimci güçlerin durmak bilmeyen
ilerlemelerinden, emekçi halkımızın devasa kaynak ve potansiyellerinin
harekete geçirilerek etkin biçimde kullanılacağı bir dönemden geçmek
gerekecektir. Yıllar sürecek bu dönemin sonucu, işçi sınıfı ve halkın
kararlılık, duruş, fedakârlık ruhu ve taktik ustalığına, karşıdevrimci
güçlerin direnişinin ölçeğine, ve özellikle de devrimci mücadelenin
yöneticisi proletarya partisinin kararlılığı, gücü ve yetisine bağlı
olacaktır.
Yaklaşan devrimci durumda karşımıza çıkacak
zorlu sorunları doğru biçimde çözümlemeye hazır olmak, ülkemizin
özelliklerini, halkımızın deneyimini, kitlelerinin mücadele dinamiklerini
nesnelce tahlil etmeye ve uluslararası deneyimden azamî ölçüde ders
çıkartabilmeye, yani karşımızdaki sorunların benzeri sorunlarla karşılaşan
başka halkların bunlarla nasıl yüzleşip çözümlediğini anlamaya çabalamak
demektir. Marksist-Leninist öğretilere uygun olarak iktidar sorunu,
proletarya ve halkın emperyalizm yanlısı burjuvaziyi devirip yeni,
devrimci bir işçi ve halk iktidarını kurma olasılığı, somut ve dolayımsız
biçimde ortaya çıkmaya başlamaktadır. İktidarı ele geçirmenin
gerçekleşebileceği momenti Marksizm-Leninizm devrimci kriz olarak niteler;
bu, Proletarya Partisi’nin silahlı ayaklanmayı, azamî zafer olasılığıyla
başlatmak için dikkatle analiz etmesi gereken nihaî patlama anıdır. Ancak,
devrimci durumun başlangıcıyla devrimci krizle sonlanması arasında,
ülkenin somut koşullarına bağlı olarak az ya da çok uzun bir dönem geçer.
SSCB’nde devrimci durum Şubat 1917’de başladı; aynı yılın Ekim ayında
devrimci kriz patlak verdi. İspanya’da devrimci durum 1931 Mayısı’nda
başladı, ve 8 yıl boyunca devrimci güçlerin yenilgisiyle sonuçlanan bir iç
savaş hâlinde sürdü. Vietnam’da 1940 Kasımı’nda başlayıp Ağustos 1945’de
iktidarın ele geçirilmesiyle sonuçlandı. Devrimci durumun gelişiminin
ritim ve yerleri burjuvazinin dağılma ölçeği ve halk kuvvetlerinin gücü
gibi farklı etkenlerce belirlenir; devrimci partinin rolü bu alanda son
derece önemlidir.
Devrimci durum boyunca, ikili iktidar ortaya
çıkıp gelişir; yani iktidar mücadelesi öncelikle yerel ve ulusal düzlemde,
burjuva iktidarıyla aynı zamanda, ona karşıt olarak varolan devrimci
iktidar organ ve biçimlerinin ortaya çıkışında tezahür eder. İkili iktidar
organlarının tipik bir biçimi, Rus Devrimi süresince örgütlenen ve işçi,
asker ve diğer halk kesimlerinden delegelerin, genellikle burjuva
hükümetinin niyetlerine muhalif hükümet sorumlulukları üstlenen kalıcı
meclisler oluşturduğu işçi ve halk konseyleri, yani Sovyetlerdi. Devrimci
güçler, bu şekilde silahlı ayaklanma, son iktidar mücadelesi, burjuvazinin
tasfiyesinin ardından yeni bir işçi ve halk iktidarı kurabilmek için
örgütlenip hazırlanabilmiştir.
Farklı devrimlerin, özellikle de Çin ve
Vietnam deneyimleri, ikili iktidarın gelişmesinin biçimlerinden birinin
kısmî ayaklanmalar biçimini alabileceğini, yani bir bölge ya da eyalette
devrimci iktidarın yerel ayaklanmalarla kurulabileceğini göstererek ikili
iktidar ve ayaklanma kavramının kapsamını genişletti . Bu deneyimlerle
uyum içerisinde, devrimci durumda ikili iktidarın, silahlı halk güçlerinin
gelişmesinden soyutlanamayacak tarzda gelişim süreci gerilla bölgeleri ya
da tartışmalı bölgeler olarak ortaya çıkıp, bunlar zamanla destek üslerine
ya da tümüyle kurtarılmış bölgelere dönüştürülebilir ya da genel ayaklanma
anına dek ulusal ölçeğe yayılabilir.
İkili iktidarın gelişimi her durumda
proletarya ve halkın askerî güçlerinin gelişmesiyle sıkı sıkıya
bağlantılıdır, çünkü ona destek veren maddî bir güç olmaksızın,
karşıdevrimci silahlı güçlerin saldırısını püskürtecek devrimci bir ordu
olmaksızın varlığını sürdüremez. Doğal olarak Marksizm-Leninizm’in
yolumuzu güçlü biçimde aydınlatan bu temel yönelişleri basit bir şema
olarak ele alınmamalıdır. Bu, yalnızca onyılların deneyiminden çıkarsanmış
ve her devrimin kendi özgüllüklerine sahip olduğunu ve
Marksizm-Leninizm’in belirli bir devrim sürecinin somut durumuna yaratıcı
bir tarzda uygulandığında yaşam ve yararlılık bulduğunu bir an dahi
aklımızdan çıkarmadan, kendi hattımızı tayin ederken referans noktası
olarak ele almamız gereken kuramsal bir dağarcıktır.
İkili iktidar bugün yurdumuzda hem kentlerde
hem de kırlarda yalnızca devrimci hareketlenmeyi destekleyebilecek bir
askerî güç ve halkımızın tüm potansiyellerinin çokyönlü bir tarzda
serimlenmesi sonucunda ortaya çıkabilir; bu da Marksist-Leninist
Proletarya Partisinin önderliğini zorunlu kılmaktadır. Karşımızda,
hareketin genelleşmesi karşısında zaafa düşen göreli güçlü bir düşman var;
kurnaz, iyi silahlanmış ve eğitimli bir düşman; toparlandığı zaman güç
kazanan göreli dağınık bir düşman; kanlı ve vahşi bir düşman; başlıca
dayanağı, karşıdevrimci Silahlı Kuvvetler’in Aşil topuğunu zorunlu
askerlik hizmetinin oluşturduğu ve bunun da asker kitleleri arasında
siyasal ve yıkıcı bir çalışma yapmayı mümkün kıldığı bir düşman; siyasal
açıdan zaaflı, önemli iç bölünmelere uğramış, ve hâlen parlamenter
“yasallığın” ardına gizlenen bir düşman...
Omurgasını sanayi proletaryasının
oluşturduğu, tüm ülkeye yayılmış, mücadele deneyimine sahip, güçlü ve
mücadeleci bir harekete sahibiz; devrime tutkulu, sosyalist fikirlere aç,
güçlü bir devrimci örgütle donanmaya istekli geniş bir proletarya öncüsüne
sahibiz; mücadeleci bir öğrenci kitlesi ve kavgaya hazır yoksul bir
köylülüğe sahibiz; henüz küçük de olsa iyi örgütlü ve deneyimli kentsel ve
kırsal gerilla kuvvetlerine sahibiz; ülke emekçilerinin büyük bölümünü
kucaklayan çok sayıda ve yaygın kitle örgütlerine sahibiz; ve nihayet,
henüz, başta sayısal azlığı ve proleter ve genelde emekçi kitlelerle
bağlarının zayıflığı olmak üzere henüz eksikleri olsa da, günden güne
büyüyüp konsolide olan deneyimli bir devrimci partiye sahibiz.
Cordobazo’dan itibaren, önceki deneyimlere
dayanarak, halkımız yerel ayaklanmalara kalkışıyor, şurada burada
hareketlere girişiyor, kent ve kasabaların bazı bölgelerini ele geçiriyor,
barikatlar kuruyor ve yerel, bölgesel polis güçlerini püskürtüp geçici
olarak duruma hâkim oluyor. Bu nedenle Arjantin’de ikili iktidarın ülkenin
çeşitli bölgelerinde eşitsiz bir tarzda gelişmekte olduğunu, yani yerel
düzlemde kalıcı ve geçici işçi ve halk iktidarı biçim ve organlarının
ortaya çıkmakta olduğunu, bunların kapitalist iktidarla bir arada
varolduğunu ve kitle hareketlerinin itimiyle sürekli olarak ona karşı
koymakta olduğunu ileri sürebiliriz.
YEREL İKTİDAR BİÇİMLERİ
Bu yeni durumda halkımızın çözüme kavuşturmak
zorunda olduğu pratik sorun, devlet iktidarını burjuvazinin elinden söküp
almaya yönelik son kavga için yavaş yavaş güç biriktirebilmektir. Bu temel
sorun, yaşamaya başladığımız devrimci durumda, hem burjuva iktidarının
bazı planlarına karşı duracak ve enerjik kitle hareketleri temelinde
belirli durumlara işçi ve halk çözümleri dayatacak genel biçimiyle, hem de
ikili iktidarın temel tezahürü olan ve kısa erimde devrimci güçlerin
devasa birikimi için sağlam bir kalkış noktası oluşturacak yerel iktidar
biçimiyle ikili iktidarın ortaya çıkması sayesinde çözüme kavuşacaktır.
Halk mücadelesi eşitsizdir. Kısmî bir tarzda,
bir yerde bir tarzda, başka bir yerdeyse başka bir tarzda, bir yerde bir
momentte, başka bir yerdeyse başka bir momentte gelişir. Farklı zaman ve
yerlerde, farklı güç ve boyutlarda ortaya çıkan tüm bu mücadelelerin tüm
halkın gücünü arttırma sonucunu vermesi, tüm ülkede ve eldeki tüm güçlerle
silahlı işçi ve halk ayaklanmasını zafere ulaştıracak son saldırıyı
başlatmak için uygun an gelene dek birikmesi gerekmektedir. Bir örnek
verelim. Büyük bir fabrikada bir talep mücadelesi ya da bürokrasi karşıtı
bir mücadele başlar ve ardından yalnızca işletme ve sendikal bürokrasiyle
değil, polisle, Çalışma Bakanlığı’yla, kısacası burjuva hükümeti ve
baskıcı güçleriyle çatışma içerisine girer. Mücadeleyi yöneten sendika ya
da iç komisyon, tüm emekçileri harekete geçirir, ilk çelişkide kazanan
taraf olur ve gücünü geliştirir. Bu mücadele burada kalırsa, kaçınılmaz
olarak zaafa uğrayacaktır; çünkü tecrit durumda olduğundan, düşman sabırla
ona karşı mücadele edebilir. Bir süredir, yeni hareketlenmeler
gerçekleşirken, düşman “kutsal ittifak” (işletme, bürokrasi, baskı güçleri
ve hükümet) karşı saldırı başlatıyor ve çoğu kez, kendiliğindenciliğin,
popülizmin, reformizmin etkisi altındaki, ya da yalnızca siyasal
yönelişten yoksun olan işçi önderliği, mücadeleye istekli olmadığı ya da
umutsuz bir savaşa giriştiği için yenilgiye uğruyor. Buna karşılık,
varsayımsal örneğimizdeki sınıf sendikası ya da iç komisyon doğru biçimde
davranarak yaşadığımız devrimci durumun bilincine varabilecek ve
çabalarının ekseninin güç biriktirmek olduğunu anlayabilecektir. Bu
şekilde, ilk zaferinin ardından derhâl topluluğun diğer sorunlarını ele
alacak kent ve varoş örgütleriyle, diğer sendika ve iç komisyonlarla
ilişkilenecek, ve devrimci güçlerin inşasına, PRT hücrelerine, ERP
birliklerine, Anti-emperyalist Cephe’ye katılacak, eylemcileri de
katılmaya teşvik edecektir. Bunun ardından yerel iktidar biçimlerinin
ortaya çıkması, yerel kitlelerin farklı sorunlarına egemen çözümleri
geliştirmesi gerekir. Başta örtülü, ardından da açık yerel iktidarın
gelişmesine doğru ilerlemek, ileride de göreceğimiz üzere, kitlelerin
kısmî mücadelesiyle genel ayaklanma arasındaki adımı oluşturur; bu, mümkün
olan heryerde bugünden atılması gereken bir adımdır.
Açık yerel iktidar organları inşa etmek
tecrit ve kendiliğinden bir olgu değildir. Düşman, bir mahalle, bir bölge
ya da bir kentte halkın salt kendisi için örgütlendiği ve üretim, sağlık,
eğitim, kamu güvenliği, adalet vb. gibi sorunları kendi tarzında çözmeye
başladığı bilgisini alır almaz, elindeki her türlü silahlı gücü, bu
egemenlik niyetini kanla boğma vahşi niyetiyle harekete geçirecektir. Bu
nedenle yerel iktidarın ortaya çıkışı, kuzeyde ve güneyde, doğuda ve
batıda, halk iktidarı organizmalarının inşasının başladığı, kitlelerin
kendi bölgelerini yönetme sorumluluğunu ele aldığı genel ve ulusal bir
sürecin sonucu olmalıdır. Yerel iktidarın bu çoğullaşması ve yaygınlaşması
baskıcı olasılıkları büyük ölçüde azaltır ve küçük ve orta boyutta gerilla
birliklerinin yeni iktidarı başarıyla savunmasını olanaklı kılar.
Kitlelerin devinimi ülkemizde bu yönü
göstermektedir. Devrimcilerin bilinçli faaliyeti, iktidarı ulusal ölçekte
emperyalizm yandaşı burjuvazinin elinden almada kalkış noktası olan yerel
iktidarın ortaya çıkış ve gelişme sürecinin uyumlu ve başarı bir tarzda
işlemesini olası kılacaktır. Günümüzde Arjantin’de yürütülmekte olan talep
mücadelesinden hareketle, bazı bölgelerde, bazı kentlerde, bazı sanayi
bölgelerinde, embriyon hâlinde halk iktidarı organları oluşmaktadır. Ancak
genelde hızla karşıdevrimci baskıyı üzerine çekecek adımı hemen atmak,
uygun değildir. Halk iktidarı uygulamaları bu durumlarda farklı maskeler
ardında ustaca gizlenerek ilerleyebilir. Örneğin bir kentte sağlık,
eğitim, güvenlik, adalet, geçim, vb. sorunlarıyla uğraşan farklı
komisyonlar, siyasal ve askerî devrimci güçlerin inşasını hedefiyle
devrimci bir yönelişle mahalle dernekleri kisvesi altında örgütlenebilir,
tüm kenti harekete geçirecek dolayımı oluşturabilir. Bir Ingenio Azucarero
köyünde aynı rolü sendika üstlenebilir. Ancak bunlar yalnızca ilk
adımlardır ve uygun zaman geldiğinde, resmi olarak bir bölgedeki nüfusun
egemen iktidarı olarak yerel bir meclis ya da konseyin resmen
oluşturulması gerekir.
Kapitalist devletin varlığının daha az
hissedildiği kırsal kesimde, kitlelere daha iyi koşullar sunmaya başladığı
andan itibaren yerel iktidarın gelişmesi daha hızlı ve daha etkin
olacaktır. Ancak gizlenmesi daha zordur ve başlangıçta düşmanın daha
şiddetli saldırılarına hedef olacaktır. Kırsalda yerel iktidar
organlarının oluşturulması ancak, Karşıdevrimci Ordu’nun saldırılarını
başarıyla püskürtmeye yetili orta ölçekli gerilla birliklerinin desteğiyle
mümkün olabilir.
HALK BİRLİĞİ VE SEFERBERLİĞİ:
ANTİEMPERYALİST CEPHE
Halk kitlelerinin daha geniş birliği ve
devinimi olmaksızın yerel iktidarın gelişiminde somut ilerlemeler
kaydedilemez. Bu, farklı işçi ve halk örgütleri arasında doğru uzlaşma
politikaları ile kitlelerin tabandan siyasal deviniminin sağlanmasındaki
bilinçli ilerlemelerin çözüme kavuşturabileceği önemli bir sorundur.7
Arjantin halkının en geniş kitlelerinin
yurtsever ve demokratik seferberliği temel bir öneme sahiptir. Her türlü
yasal kazanımdan yararlanan demokratik, yurtsever, anti-emperyalist
mücadele, tüm halkın siyasal şiddetini enerjik bir tarzda harekete
geçirerek, en geniş kitlelerin devrimci mücadeleye katılımını dayatarak,
gizli siyasal ve askerî güçlerin, halk savaşının maddî ve manevî
güçlerinin tükenmez kaynağı emekçi halkın bütününe sıkıca bağlanmasını
sağlayarak, kapitalist-emperyalist rejimin karşısına ikinci bir cepheyle
çıkabilir. Tüm halkın yurtsever birliği ve seferberliği onu
merkezîleştiren, örgütleyen, dayatan ve yönlendiren organik, siyasal bir
aygıtın inşasını gerektirmektedir. Bu seferberlik sırasında en geniş halk
kitlelerinin yasal, yarı-yasal ve gizli siyasal faaliyetinin itici gücü ve
sonucu olarak örgütlenmesi gereken kitlelerin siyasal ordusu,
Anti-emperyalist Cephe’dir. Bu Anti-emperyalist Cephe’nin, FAS’ınki gibi
deneyimlerden hareketle, yurtsever ve devrimci siyasetiyle kitlelere
organik biçimde bağlanması, bünyesinde en geniş temsilî örgütleri,
sosyalist, Pernist, radikal, Hıristiyan vb. parti ve siyasal akımları,
anti-bürokratik sendikaları ve sendikal grupları, öğrenci merkez ve
federasyonlarını, köylü birlik, liga ve federasyonlarını, kent ve mahalle
dernek ve federasyonlarını, yerli federasyonlarını, gençlik ve kadın
örgütlerini, tutuklularla dayanışma komisyonlarını vb. barındırması
gerekir.
Bu zorluktan bağışık bir süreç değildir.
Birlikçi, dayanışmacı, halkın davasına koşulsuz hizmete hazır bir ruhu
gerektirir. Ancak Anti-emperyalist Cephe’nin heterojenliği kuşkusuz,
sabırlı ve yapıcı bir çaba gerektiren zorluk ve iç mücadelelere kaynaklık
edecektir. Düşmana karşı birlik, ittifakın içerisinde ideolojik ve siyasal
mücadele Anti-emperyalist Cephe’nin aslî bir karakteristiğidir; çünkü
halkın bütünü, işçi sınıfı, kentli küçük burjuvazi, yoksul köylülük ve
kent yoksulları, ve bazı durumlarda ulusal orta burjuvazi ortak düşmana
karşı bir araya getirildiğinde, cephe içerisinde keskin sınıf mücadeleleri
kaçınılmaz olur. Ancak bu sınıf mücadelesi, barışçıl bir siyasal ve
ideolojik karaktere sahiptir; birlik bozulmadan çözümlenebilir ve böyle
çözümlenmelidir. Halkın bünyesinde eleştiri, özeleştiri ve devrimci eğitim
aracılığıyla çözümlenemeyecek uzlaşmaz çelişki yoktur. Kuşkusuz, bu çok
önemlidir; çünkü Anti-emperyalist Cephe’nin yönetiminde ancak
proletaryanın hegemonyası kitlelerin doğru hareket hattını ve yerel
iktidarın devrimci savaşın muzaffer siyasetine taşınmasını güvence altına
alabilir.
FAS ve diğer benzer örgütlerin deneyiminden
hareketle inşa etmemiz gereken Anti-emperyalist Cephe, nüfusun farklı
kesimlerinin delegeleriyle egemen konsey ya da meclislerin inşasını ele
alarak yerel iktidarın örgütlenişinin motorunu oluşturacaktır. Bunun için
ustalık, hazırlık, deneyim alışverişi ve ilişkin sorunları öngörebilen,
gerekli kadroları oluşturabilen iyi örgütlenmiş bir devrimci çalışma
gereklidir. Anti-emperyalist Cephe en geniş kitlelerin devasa kaynaklarını
birleştirip örgütlemeli, onları devrimci iktidar mücadelesinin, yerel
iktidarın geliştirilmesinin ve nihayetinde Arjantin halkının muzaffer
genel ayaklanması hazırlıklarının hizmetine sunabilmelidir.
Halkımızın yurtsever birliği ve seferberliği
kitlelerin talep mücadelesinin ve gizli siyasal ve askerî faaliyetlerin
artan şiddetinin gelişimiyle birlikte büyüyecektir. Bu mücadelelerin
devrimci savaş hattını oluşturan birlikteliği milyonların desteğiyle,
kapitalistleri, karşıdevrimci silahlı kuvvetlerini devirmeye ve kesin
olarak iktidardan kovalamaya yetili güçlü bir devrimci kuvvet oluşturacak
yüz binlerce Arjantinliyi ayağa kaldıracaktır. Devrimci bir İşçi ve Halk
Hükümeti oluşturmaya, burjuva-emperyalist sömürü ve baskı sistemini
temelden yıkmaya ve Yeni Sosyalist Anayurdun inşasına başlamaya yetilidir
ve böylelikle sevgili halkımız için uzun bir özgürlük ve mutluluk dönemini
başlatacaktır.
HALK ORDUSUNUN İNŞASI
Üç yılı aşkın kent mücadelesinin ardından,
halkımız düzenli güçler perspektifiyle yapılandırılmış kentsel ve kırsal
gerilla birlikleri inşa etmeye başladı. Bu deneyim ve biriken kaynaklardan
hareketle, biz Arjantinliler bugün güçlü bir gerilla ordusu inşasını hızla
gerçekleştirebilecek durumdayız. Olasılıkla birkaç yıl sürebilecek bir ilk
dönemde, yerel iktidarın gelişmesiyle sıkı sıkıya bağlantılı, halkın
desteğiyle baskıcı güçlerin her türlü saldırısını püskürtebilecek yetide,
tim, müfreze ve bölük düzleminde küçük ve orta boyutlu yerel birliklerin
inşasına başlamalıyız. Bu yerel birliklerden, ileride düzenli Devrimci
Halk Ordusu’nun, Arjantin halkının muzaffer genel ayaklanmasına destek
olacak tugay ve tümenler çıkacaktır.
Belirli bölgelerde halkın egemen iktidarının
uygulanmasının bir parçası olarak, işçi ve halk özsavunma milisleri
oluşturulacak ve bunlar kendi başlarına kendi bölgelerini baskıcı
saldırılarına karşı başarıyla savunacak hâle geldiklerinde, gerilla tim,
müfreze ve bölükleri yerel yükümlülüklerinden kurtularak devrimci halkın
çelik kolu, düzenli tugay ve tümenlere dönüşebileceklerdir. Düzenli
kuvvetlerin savaşçı ve kadrolarının kaynağı özsavunu milislerinin oluşumu,
ciddi, incelikli bir sorundur ve dikkatli, düşünceli, tutarlı bir politika
gerektirir. Karakteristik sorumsuzlukları ve hafiflikleriyle
kendiliğindenciler, ne denli küçük ve tecrit olursa olsun her işçi ve halk
hareketinde özsavunu milisleri oluşturmaya kalkışırlar. Doğal olarak onlar
için bu yalnızca kendilerini Partimizin solunda göstermeye yönelik bir
laftan ibarettir ve hayata geçme riski yoktur. Ancak mücadele azmiyle dolu
öncü proletarya ve halk kesimleri, bu coşkulu çağrının etkisine kapılıp bu
tip milisleri oluşturmada acele edebilir ve böylelikle hem kendilerini,
hem de kitleleri korkunç baskıcı darbelere açık hâle getirebilirler;
böylesi bir olayın sonuçları da son derece zararlı olacaktır. Özsavunu
milisleri işçi ve halk silahlanmasının aslî öğesidir ve devrimci silahlı
kuvvetlerin oluşumunda ana sütunu oluştururlar; ancak geniş kitlesel
karakterleri nedeniyle yalnızca gerilla bölgeleri ya da kurtarılmış
bölgelerde derin ve topyekûn bir halk hareketi içerisinde gelişebilirler.
Günümüzde güçlü gerilla birliklerinin
inşasında, işçi sınıfı ve halkın cömert katkılarından beslenen bu çabada,
başta ERP’miz olmak üzere, savaş deneyimine sahip mevcut silahlı örgüt ve
grupların sorumluluğu, aslîdir. Dağılma, sekterlik ve bireyciliğe karşı
mücadele ederek gerillayı oluşturma çabalarında birliği sağlamak,
önümüzdeki görevdir ve doğru biçimde gerçekleştirildiğinde, gerekli
birliklerin oluşumunu, eldeki tüm kaynakların merkezîleştirilmesini
kolaylaştıracaktır. Çünkü, özellikle kapitalist tahakküm koşullarında ve
göreli güçlü bir düşman karşısında gereksindiğimiz tarzda bir askerî gücü
inşa etmek, gerçekleştirilebilir olsa da, zorlu bir görevdir.
Lojistikleriyle (hizmetler) birlikte yüzden fazla savaşçıyı kapsayan ve
baskıcı ordunun birliklerinden daha fazla savaşma yetisine sahip timleri
kurabilmiş olmamız, ya da 15 milyon kişilik bir ülkede bir milyonu aşkın
bir işgal ordusu karşısında ülkenin yüzde 90’dan fazlasını kurtarmayı, bu
kurtarılmış bölgeleri özsavunma milisleriyle savunmayı ve en iyi Kuzey
Amerikan birliklerini yok eden, dünyanın en güçlü karşıdevrimci ordusunu
bozguna uğratıp geri çekilmeye zorlayan güçlü bölükler oluşturmayı başaran
muzaffer Vietnam deneyiminin bize gösterdiği gibi, bu
gerçekleştirilebilir. Ancak, mümkün olmakla birlikte, büyük fedakârlıklar,
devasa kaynaklar ve fazlasıyla ustalık, işçi sınıfı ve halkın kararlı
desteğini, doğru bir kitle politikası ve kitlelerin bilgece bir askerî hat
izleyebilmesini gerektirmektedir. Tek bir sözcükle, işçi sınıfı ve halkın
geniş kesimlerinin katılımını, farklı popüler akımların desteğini ve
Marksist-Leninist bir mücadele partisinin kararlı yönetimini
gerektirmektedir.
EMEKÇİLERİN DEVRİMCİ PARTİSİ
“Vietnam halkının kurtuluş savaşı büyük bir
zaferle taçlandıysa, saydığımız etkenler sayesinde, ancak her şeyden önce,
işçi sınıfının partisi, bugün Vietnam Emekçiler Partisi adını alan
Çinhindi Komünist Partisi tarafından örgütlenip yönetildiği için mümkün
olabilmiştir. Ulusal demokratik Halk Devrimi’nin temel görevlerini
tanımlayabilmek ve silahlı mücadelenin başlangıcını ve kurtuluş savaşının
genel hattını -uzatmalı direniş, kendi çabalarına dayalı kurtuluş- tayin
edebilmek için Marksizm-Leninizm’in ışığında Vietnam toplumunun doğru
tahlilini yapan ve düşmanla bizim aramızdaki güçler dengesini isabetle
hesaplayan bu partidir. Bir halk ordusunu, halk iktidarını, birleşik bir
Halk Cephesi’ni örgütleyip yönetmenin önündeki çeşitli sorunları kesin
olarak çözüme kavuşturdu. Ulusa ve orduya tutarlı bir devrimci ruhu ve her
türlü zorluğu aşma, her türlü yoksunluğa göğüs germe ve uzun ve zorlu
direnişi sonuna dek sürdürme iradesini esinledi.”8
Biz Arjantinliler de benzer bir partinin,
anti-emperyalist ve sosyalist devrimimizi zafere ulaştıracak proletarya
partisinin çekirdeğine sahibiz. Bu, dokuz yıllık zorlu ve gizli
diktatörlük karşıtı, anti-emperyalist ve antikapitalist mücadele
koşullarında bilenen ve bugün sağlam bir ulusal yapıya, birkaç bin aktif
üyeye, yüzlerce sağlam kadroya, mücadele geleneği ve deneyimine, doğru bir
siyasal stratejik ve taktik hatta, belirgin proleter özellik ve ahlâkına
ve her türlü fedakârlıkla yenme kararlılığına sahip PRT’dir. Ancak,
devrimci görevini tamamlayabilmek için Partimiz hâlen büyük güçlüklerle
karşı karşıyadır. Öncelikle, fabrika proletaryasına organik biçimde nüfuz
edebilmede yetersizdir, ancak yüzde 30 kadarı fabrika işçilerinden oluşan
toplumsal dokusu zaaflıdır, devrimci görevlerin yerine getirilmesinde
profesyonel ustalıktan yoksundur ve örgütlü üye sayısı azdır. Mevcut ve
gelecekteki mücadeleler sürecinde partimiz, mevcut sınırlılıklarını
aşabilmek ve sorumluluklarını yetkin biçimde yerine getirebilmek için,
devrimci mücadelenin bütününün motoru, merkezîleştiricisi ve yöneticisi
görevini onurla yerine getirebilmek için işçi ve halk öncülerinin tam
güvenini kazanmayı, halkımızın en iyi evlatlarının devrimci kararlılığını
uyandırıp yönlendirmeyi bilecektir.
Tüm devrimci Arjantinlilerin, özellikle de
büyük fabrikalarda çalışan işçilerin birincil görevi, PRT’nin inşası
fabrika bölge ve cephelerinin oluşturulmasından geçmektedir. Büyük
fabrikalarda hücreler oluşturmak, proletaryanın talep mücadelesini
etkilemek ya da yönetebilmek, ustaca propagandayla Parti’nin fabrika
işçilerine ulaşması, her büyük fabrikada onlarca işçiyi örgütlemek,
PRT’nin yönetici ve örgütleyici rolünü oynayacak koşullara ulaşabilmesi
için gerekli sağlıklı ve enerjik gelişimin mevcut görevleridir. Partimizin
ana kadro ve yöneticilerinin büyük bölümü, bugüne dek kısmen olduğu gibi,
büyük fabrikalardan çıkacaktır.
Görüldüğü gibi tüm bu çaba sadece
militanlarımızın tutarlılık ve iradesine bağlı değildir; aynı zamanda
bilinci, davaya bağlılığı ve kesin kararlılığı Partinin inşasında
belirleyici olacak proletaryanın öncü unsurlarının devasa sorumluluğunu da
gerektirir. PRT’nin kadro darlığını aşabilmesi için öncü unsurların kendi
adına örgütlenme yatkınlığı, devrimci güçlerimizin hızla artması açısından
hayatîdir. Örgütümüzle ilişkilenen her bir öncü işçi, proleter kökenli
olmayan her bir devrimci, her bir yeni yoldaş, fabrika cephe ya da
bölgesinin hücrelerinin hızla inşası ya da onlara katılmada elinden
gelenin azamîsini yapma sorumluluğunu taşımaktadır. Halkımızın coşkulu
desteği ve işçi ve halk öncüsünün kararlı müdahalesiyle, PRT önümüzdeki
dönemde güçlerini önemli ölçüde arttıracak ve devrimimizin karmaşık
sorunlarını pratikte çözümleme koşullarını hazırlayacaktır.
DEVRİMİMİZ KAZANACAK
Bu kısa broşürde burjuvazinin, kâh
parlamentarizme, kâh askeri Bonapartizme başvurarak, hile ve baskıyla
iktidarını nasıl sürdürdüğünü gördük. Peronist parlamenter niyetleri boş
çıkan burjuvazinin mevcut durumda nasıl Peru tipi bir darbe ya da tasfiye
harekâtına hazırlandığını gördük. Halkımızın her ne pahasına olursa olsun
bu tuzağa düşmemesini ve umudunu orduya bağlamaktansa, devrimci
mücadelenin yoğunlaşarak sürmesi gerektiğini anlamasını sağlamamız
gerektiği sonucuna vardık. Ardından da iktidar mücadelesinin olanaklı
olmaya başladığı devrimci bir durumun eşiğinde olduğumuzu gördük. Ve
nihayet, Arjantin halkının genel silahlı ayaklanması sonucu iktidarı ele
geçirmesinin yolunun, ikili iktidarın, gerilla ve kurtarılmış bölgelerde
yerel iktidarın geliştirilmesinden, tüm halkın birleşmesi ve seferber
olmasından, kitlelerin Anti-emperyalist Cephesi’nin, güçlü bir gerilla
ordusunun ve sağlam bir Marksist-Leninist savaş partisinin, Emekçilerin
Devrimci Partisi’nin inşasından geçtiğini gördük. Gelecekteki
faaliyetimizi aydınlatan bu basit ve temel sonuçlar, mevcut Arjantinli
devrimci kuşakların önündeki bu devasa olanak ve sorumluluklar, kavgada,
işkencede düşen ya da polis veya askerlerin soğukkanlı cinayetlerine
kurban giden yüzden fazla kahraman ve şehidin cömert kanlarıyla sulanan
tohumların çiçeğe durmasıdır. Onlar, sosyalist ve anti-emperyalist
devrimin zaferi için geniş ve emin bir yol, devrimci halk savaşının
zaferli yolunu açmayı başaran halkımızın mücadeleciliğinin ve devrimci
uğraşının, Arjantin halkının kahramanlığının azamî ifadesidir.
Bizi zorlu görevler ve büyük fedakârlıklar
bekliyor. Devrimci kararlılıkla, halkımızın yeti ve kararlılığına inançla,
devrimimizin kesin zaferine güvenle, onlarla yüzleşmemiz gerekecektir.
Bugünden böyle, nafile kurbanlar vermeyecek, çabamızı boşa harcamayacak,
karşılıksız beklentilere bel bağlamayacağız. Neden ve nasıl mücadele
edeceğimizi biliyoruz, gerekli temel donanımlara sahibiz; yalnızca onları
durmaksızın bilememiz ve yetkinleştirmemiz, hergün işimizde ustalaşmamız,
ülkenin dört bir yanından yeni ve çok sayıda militanın aynı devrimci
donanımdan yararlanmasını sağlamamız gerekmektedir.
İlk bağımsızlık savaşında Arjantinli
devrimciler yalnız değildi. Yankee emperyalizmini Latin Amerika’dan
kovulması ve adaletsiz kapitalist sistemi yıkmanın sorumluluğu tüm Latin
Amerika halklarınca paylaşılmaktadır ve tüm dünya halklarının destek ve
sempatisini toplamaktadır. Yalnızca aynı düşmanla karşılaştığımız için
kardeşleşmedik. Partimiz Devrimci Eşgüdüm Cuntası’nda, Uruguay MLN
Tupamaroları’yla, Şili MIR’iyle, Bolivya ELN’siyle kuramsal ve pratik
birliği sağladı.
Yankee emperyalizmin boyunduruğu altındaki
kapitalist Latin Amerika ülkelerinin çoğunda, halklar sıcak bir mücadele
sürdürüyorlar ve değerli devrimci deneyimler biriktirebildiler.
Ülkelerimizin büyük çoğunluğunda acılı yenilgiler yaşandığı doğrudur.
Ancak bu yenilgiler derin düşüncelere, temel bir öğrenme sürecine
kaynaklık etmiştir ve Latin Amerika kapitalist ekonomisinin derin krizi
sayesinde, kitleler ve öncülerinin bünyesinde ülkelerimizin bazılarında
devrimci mücadelelerinin güçlü bir biçimde yaygınlaşmasını müjdeleyen
dinamikler olgunlaşmaktadır.
Latin Amerikalı kardeşlerimizin benzer
deneyimleriyle koşut olarak, yurdumuzda devrimci mücadele bu bağlamda
gerçekleşecektir. San Martín ve Bolívar gibi, Che gibi, Latin Amerikalı
devrimciler gibi, halkımızın en iyi evlatları şanlı devrimci
geleneklerimizi onurlandırmasını bilecek ve Latin Amerika halklarının
ikinci ve kesin bağımsızlığının şanlı yolunu zaferle aşabileceklerdir.
NOTLAR
* Arjantinli. 12 Ağustos 1936-19 Temmuz 1976.
Devrimci Emekçi Partisi (PRT) ile Devrimci Halk Ordusu’nun kurucularından.
Arjantin’de ve Latin Amerika’da devrimci örgütlerin birliğinin aktif
destekçilerindendi. Trelew cezaevinden kaçışın örgütleyicilerinden. 19
Temmuz 1976’da çatışmada öldü.
** Mart 1969’da Córdoba kentinde gerçekleşen
kitlesel protesto gösterileri (ç.n.).
1 “Poder burgués y poder revolucionario”, El
diálogue de América. C. Korol (der.) El Socialismo Latinoamericano, Un
recorrido hasta nuestros tiempos, Ediciones Madres de Plaza de Mayo,
Buenos Aires, 2006, s. 167-201. “A vencer o morir”den alınmıştır. PRT-ERP
belgeleri. Daniel de Santis derlemesi. Eudeba Yayınları. Türkçesi: Sibel
Özbudun.
2 Vladimir İliç Ulyanov (Lenin) 22 Nisan
1870’te Simbirsk kentinde doğdu. Rus Bolşevik Partisi’nin kurucusuydu.
Onun yönetimi altında bu parti öncü yönetime dönüştü ve proletarya ve
halkla birlikte, Rusya’yı dünyanın ilk sosyalist devletine dönüştüren
Büyük Ekim Devrimi’ne önderlik etti. Rus devriminin usta yürütücüsü Lenin,
haklı olarak dünya proletaryasının büyük önderi sayılır; ateşli bir
enternasyonalistti; bu soruna verdiği önem, İkinci Enternasyonalin
iflasından sonra onu Komünist Enternasyonal’i kurmaya yöneltti. 21 Ocak
1924’te öldü.
3 V. I. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Bütün
Eserleri, c. 24, s.56.
4 PRT, Nisan 1971 Kongre Kararları, IV Kongre
kitabında yayınlandı, s.161.
5 “Una definición contrarevolucionaria”, 29
Şubat 1972 tarihli El Combatiente’nin başyazısı.
6 FAR’a Ocak 1973 tarihli mektup.
7 Anti-emperyalist Cephe’nin siyasal
faaliyetinin bu ikili karakterine bir kez daha dikkat çekelim: a) tabandan
örgütlenme, harekete geçme ve nüfuz; b) Örgütten örgüte tavandan uzlaşma.
Bu iki veçhe birbirleriyle yakından ilişkilidir ve ilki temelinde uyumlu
kılınmaları aslî önem taşır. Kitlelere kök salmayan bir Anti-emperyalist
Cephe devrimci çalışması, tutarlı olamaz. Ve tepeden uzlaşmaları
esneklikle kuramazsa, gelişmesi sekteye uğrar ve sekterleşir.
8 General V. N. Giap, Halk Savaşı, Halk
Ordusu, s.49.
|
|