MARKSİST LİTERATÜR

Modern Kapitalist Devlet Kuramları Üzerine

 

Marx’ın bütünlüklü bir devlet çalışması yapmaya hayatı el vermemişti. Bütünlüklü olmamakla birlikte Marx’ın birçok eserinde devlete dair önemli saptamaların olduğu su götürmez bir gerçekliktir. Kuşku yok ki Engels’in bu konudaki katkıları Marx’ta eksik kalan birçok konuyu tamamlamış olduğundan dolayı son derece önemlidir.

Henüz liberal fikirlerden tam anlamıyla kopmamış genç Marx’ta devlete ilişkin ağırlıklı yaklaşım devletin toplumun üzerinde parazit bir kurum olduğu yönünde olmuştur. Bu dönemlerde Marx devleti, yeniden üretimde herhangi bir fonksiyonu olmayan bir kurum olarak ele almış, toplumdaki uzlaşmaz çelişkilerin bir sonucu olarak ifade etmiştir.

Daha sonra 1859’da Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserinde (analiz ettiği burjuva ekonomi politik nedeniyle olsa gerek) devleti ekonominin birebir yansıması olarak ele almaya başlar. Ancak bu yaklaşım tarzını ekonomist ve indirgemeci bir yaklaşım olarak ele almak haksızlık olacaktır. Zira Marx bu eserlerinde ekonominin tek belirleyici olmadığını, son kertede belirleyici olduğunu belirtirken, aynı zamanda üst yapı kurumlarının da alt yapı üzerindeki etkisinden söz etmeden geçmez. Ancak bu eserlerden sonra Marx’ın bazı ardılları meseleyi ekonomik indirgemeci bir yorumla ele alma eğiliminde olmuşlardır.

Sonraki dönemlerde, Engels’in Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinde ise devletin bir başka yüzü ile ilgilenilmiş ve devlet, toplumun bağrından doğan, toplumda var olan çelişkilerin itirafı anlamına gelecek bir niteliğe sahip olan ve giderek topluma yabancılaşan bir güç olarak dile getirilmiştir. Bu eser aynı zamanda devletin tarihsel karakterine vurgu yaparak iktisadi sömürünün devleti var eden bir olgu olduğuna işaret eder. Bu önemdeki devletin farklı sınıfların çatışmasının bir yıkıma yol açmasını engellemesi tespiti ile aynı zamanda modern devletin toplumu stabilize eden bir faktör olduğuna da işaret etmiştir. Marx’ın ve Engels’in bu yaklaşımı, kimi yazarların (hatalı bir biçimde) devletin sınıf uzlaşmasını sağlayan bir faktör olduğu tespitini yapmalarına yol açar. Oysa ki esas anlatılmak istenen sınıfsal çelişkilerin varlığı, bu çelişkilerin uzlaşmazlığı ve bu uzlaşmazlığın tezahür ediş biçiminin de devlet mekanizması olduğudur.

“Devlet daha çok toplumun gelişmesinin belli bir aşamasındaki bir ürünüdür. Bu toplumun önlemekte yetersiz bulunduğu uzlaşmaz karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden kendi, kendisiyle çözülmez bir ilişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama karşıtların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların kendi kendilerini ve toplumu kısır bir savaşım içinde eritilip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan çatışmayı hafifletmesi “düzen” sınırları içinde tutması gereken bir güç gereksinmesi kendini kabul ettirir; işte toplumdan doğan ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bu güç devlettir”

“Artık tek bir şey eksikti: yalnızca özel kişiler tarafından az zamandan beri edinilmiş bulunan zenginlikleri (özel mülkü) gentilice düzenin komünist geleneklerine karşı koruyan ve yalnızca eskiden o kadar hor görülen özel mülkiyeti kutsallaştıran ve bu kutsal şeyi bütün insan topluluığunun en yüce ereği olarak bildiren bir kurum değil, ayrıca mülkiyet edinmenin, başka bir deyişle, zenginliklerdeki durmadan daha hızlı bir büyümenin ardarda gelişmiş yeni biçimleri üzerine, genel olarak toplum tarafından yasaya uygunluk mührünü de basan bir kurum; yalnızca toplumda başlamış bulunan sınıflar halindeki bölünmeyi değil, ayrıca mülk sahibi sınıfın hiçbir şeye sahip olmayan sınıfı sömürme hakkını ve onun üzerindeki egemenliğini de sürdürüp götüren bir kurum. Ve bu kurum çıkageldi. Devlet icat oldu.” (Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s.127)

Yine aynı Marx’ın ve Engels’in ele aldıkları politik metinlerinde devletin bir başka durumundan daha bahsedilmiştir. Bu politik metinler Fransa ve Almanya üzerine kaleme alınan metinlerdir. Fransa’da İç Savaş adlı eserde tespit edilen durum Fransız burjuvazisinin yönetme yeteneğini kaybetmesi, işçi sınıfının eskisi gibi yönetilmek istememesi fakat işçi sınıfının iktidarı ele alacak güce sahip olmaması durumudur. Bu durumda bir hükümet darbesiyle iktidarı Louis Bonaparte almış ve görünüşte burjuvazi üzerinde bir iktidar kurmuştur. Bu iktidar aslen var olan sorunların burjuvazi açısından çözümünü hedefleyen bir iktidardır ve alt sınıflar gözünde bundan dolayı bir tarafsızlık imajı yaratmaktadır. Marx’a göre Bonapartist devlet siyasal açıdan belli bir sınıftan ne kadar bağımsız olursa olsun, ekonomik ve toplumsal açıdan egemen olan sınıfın koruyucusu olarak kalır. Benzer bir durum Prusya’da Bismarck için geçerlidir. Bu politik metinlerde açıkça belli olan saptama, devletin egemen sınıftan göreli özerkliğidir. “işte sanayi burjuvazisi kölece bir bağlılıkla aralık darbesini, parlamentonun ortadan kaldırılmasını kendi öz egemenliğinin yıkılmasını Bonaparte’ın diktatörlüğünü böyle alkışladılar.” (s.126)

“(...) o yargılamadan insanları sürmüştü şimdi onu sürüyorlar yargılamadan. O devlet kuvvetiyle toplumun her türlü hareketini bastırmıştı, şimdi de devlet kuvveti onun kendi toplumunun her türlü hareketini bastırıyor." (s. 131)

Marx ve Engels’in bazı metinlerinde de modern kapitalist devlet, burjuvazinin sınıf egemenliğinin bir aracı olarak ele alınmıştır. Bu yaklaşım, bir başyapıt olan Manifesto’da şöyle dile getirilmiştir

“... Ve aslında genel olarak büyük monarşilerin temel taşı olan burjuvazi en sonunda modern sanayinin ve dünya pazarının kurulmasından bu yana modern temsili devlette siyasal egemenliği tamamen ele geçirdi. Modern devlette yürütme, tüm burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komiteden başka birşey değildir.” (Komünist Manifesto, s. 12.)

Yine başka bazı metinlerde devlet toplumsal işbölümü ve uzmanlaşmanın sonucu olarak ele alınarak devletin gerçekleştirmek zorunda olduğu kamu görevlerinden bahsedilmektedir.

“İkinci olarak bizzat silahlı güç halinde örgütlenen halka artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücünün kuruluşu gelir. Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü sınıflara bölünmeden sonra halkın özerk bir silahlı örgütlenmesi olanaksız duruma gelmiştir. Bu kamu gücü her devlette vardır, yalnızca silahlı adamlardan değil, ama maddi eklentilerden de gentilice toplumun bilmediği hapishaneler, ve her türlü ceza kurumundan da birleşir. Bu güç sınıf karşıtlıklarının henüz gelişmemiş bulunduğu toplumlarda ve ücra bölgelerde, hemen hemen yok denecek derecede önemsiz olabilir... Ama devlet içindeki sınıf çelişkileri belirginleştiği ve sınırdaş devletler daha büyük ve daha kalabalık bir duruma geldiği ölçüde de artırılır.

“bu kamu gücünü yaşatmak için, devletin yurttaşlarının katkıda bulunması gerekir... Vergiler. Bu vergiler, gentilice toplumda hiç bilinmeyen şeylerdi.. Uygarlığın ilerlemeleri ile artık onlar da yetmez, devlet gelecek üzerine poliçe çeker, ödünç para alır - devlet borçları”.

 “İşte modern devlet bu modern özel mülkiyete tekabül eder, özel mülk sahipleri vergiler yoluyla yavaş yavaş modern devleti ele geçirmişlerdir, ve devlet, devlet borçları sistemiyle bütün bütüne onların ellerine düşmüştür ve devletin varlığı yalnızca borsada devlet tahvillerinin yükselip alçalması oyunu ile özel mülk sahiplerinin, yani burjuvaların kendisine verdikleri ticaret kredisine bağlıdır. (...) devlet sivil toplum yanında ve onun dışında özel bir varlık kazanmıştır; ama bu devlet burjuvaların dışarda olduğu kadar içerde de mülkiyetlerini ve çıkarlarını karşılıklı olarak güvence altına almak üzere zorunluluk yüzünden kendilerine seçtikleri örgütlenme biçiminden başka bir şey değildir.” (Alman İdeolojisi, s. 124.)

Görüldüğü gibi Marx ve Engels’in çeşitli eserlerinde devletin farklı özelikleri ele alınmış ve değerlendirilmiştir. Bu farklılık kaleme alınan metnin niteliğiyle de ilgili bir farklılıktır. Doğaldır ki antropolojik metinlerde devletin doğuşu, özel mülkiyet, sınıfların ortaya çıkması gibi konular ele alınırken, ekonomi politik yazılarda devletin ekonomik fonksiyonlarına vurgu yapılmaktadır. Ancak yukarda da ifade ettiğimiz üzere Marx’ın devlet üzerine bitirilmiş bütünlüklü bir eseri ne yazık ki söz konusu olmamıştır. Ancak eserlerdeki devlet tasvirlerinin diyalektik ve tarihsel bir metotla ele alınması ile birlikte, bütünlüklü bir devlet analizi yapmak mümkün olacaktır. Böyle bir çalışma hiçbir zaman Marx’ın ve Engels’in ettiği tek bir söz üzerinden yapılmamalıdır. Böyle yapmak bizi subjektivizme ve indirgemeciliğe sevk eder. Bu nedenle bu eserlerin özünü kavramak ve bu öze göre çalışma yürütmek gerekmektedir. Lenin’de ise devlet sorunu daha çok politik bağlamı içinde ele alınma eğilimindedir. Lenin, Marx ve Engels’in devleti koyuş biçimlerine katılmakta (bir farkla ki, Lenin’de Marx ve Engels’in saptamasından farklı olarak devletin köleci toplumda doğduğu vurgusu hakimdir) ve sahip olduğu parti ve devrim teorisiyle de kapitalist devletin ancak parçalanarak ve yıkılarak sosyalist devlet tipine geçilebileceğini kaydetmektedir. Lenin devletin analizini bir devrim teorisiyle taçlandırarak Marx ve Engels’in eksikliklerini bir düzeyde kapatmıştır. Özetle Marx, Engels ve Lenin devlet sorunu üzerine aşağıdaki vurgularda ortaklaşmaktadırlar.

· Devlet ekonomik, politik ve ideolojik olarak bir sınıf devletidir.

· Devlet toplumun gelişmesinin belli bir aşamasında ortaya çıkar. Toplumun içinden çıkan bu güç giderek onun üstünde yer alır ve ona yabancılaşır.

· Devlet toplumun önlemekte yetersiz kaldığı uzlaşmaz karşıtlıkların içine girdiğinin itirafıdır.

· Uzlaşmaz çıkarlara sahip sınıfların kendi kendilerini ve toplumu kısır bir savaşım içinde yok etmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan, çatışmayı hafifletmesi, “düzen” sınırları içinde tutması gereken bir güç, devlet gereksinmesi kendini kabul ettirir.

· Devlet özel mülkü mülksüzlere karşı koruyan özel mülkiyeti kutsallaştıran ve bu kutsal şeyi bütün insan topluluğunun en yüce ereği olarak bildiren bir kurumdur.

· Devlet egemen sınıfın mülkiyetini korumak, yürürlükteki yasaları ve düzeni sağlamak, artı-değer sömürüsünü daim kılmak için silahlı bir güç tekelini elinde bulundurmak zorundadır.

Sonraları devlet sorunundaki marksist çözümlemelerin hemen tümünün düşünsel referanslarını bu teorik çerçeve oluşturmaktadır. Lenin’den sonra uzun yıllar marksist devlet tartışmalarında ciddi bir kısırlık yaşanmıştır. Marx ve Engels’in tespitlerinin ve analizlerinin aşırı determinist ve indirgemeci ele alınışı uzun dönem, adeta kara bir bulut gibi devlet tartışmalarının üzerini örter. Determinist bir tarihsel materyalizm analizi, kaçınılmaz bir biçimde sosyalist devlete ve komünist topluma erişimi “müjdelerken” aynı determinizm ekonomi ile politika, ideoloji, kültür, sanat vb. arasında da hatalı bir denklem kurar. Ekonominin tüm düzeyler üzerindeki tek yönlü belirleyiciliği, geçmişe ait bir tartışma olmasının ötesinde yaşanılan sosyalist toplumun günlük hayatını da belirleyen bir etken haline gelir. Determinizm ekonomizmi o da monolitizmi doğurmuştur. Sonuçta kabak sadece devlet tartışmalarının başına patlamamış, koskoca bir sistem de berhava olmuştur.

Tüm bu kurak tartışma ortamında devlet tartışmalarına en özgün katkı İtalyan komünisti Gramsci’den gelmiştir. Gramsci’nin marksizme yaptığı en önemli katkı “hegemonya” fikrinde yatmaktadır. Ona göre modern devlette sınıf hâkimiyeti salt zorla kurulabilecek ve devam ettirilebilecek bir mesele değildir. Bu hâkimiyetin devamı mutlak suretle alt sınıflar üzerinde fikri bir hegemonyanın kurulmasıyla olası olacaktır. Buradan modern kapitalist devletin açık zordan daha ziyade halk kitlelerinin rızasıyla ve ideolojik olarak iknasıyla sürdürülebileceğine varmaktadır. Bu nedenle Gramsci’de devlet, salt zor yoluyla bir sınıfın diğer bir sınıfı baskı altında tuttuğu bir aygıt değildir. Gramsci’ye göre devlet, siyasal toplum + sivil toplum, yani güçle donanmış hegemonyadır. Siyasal toplum gücü ve zoru içerirken, sivil toplum da ideolojik hegemonyayı ifade etmektedir.

1960’lı yıllar marksist devlet tartışmalarının yeniden canlandığı bir dönemdir. Bu dönemin ünlü tartışmalarının başında Poulantzas’ın yapısalcı marksizm yöntemi ile Miliband’ın başını çektiği araççı devlet yaklaşımları gelmektedir.  Araççılık marksizme ait teorik referanslarını Marx’ın “devletin burjuvazinin işlerini görmek için oluşmuş olan bir komite olduğu” tespitinden türetmişlerdir. Bununla birlikte AÖMDK ve Devlet ve Devrim’deki tespitler bu yaklaşıma destek sunar niteliktedir. Bu nedenle egemen sınıfla devlet arasında var olan ilişki araççılar tarafından en fazla ele alınan mesele olmuştur. Araççılık egemen sınıflarla devlet arasındaki ilişkileri dikkatli bir biçimde inceleyen buna karşın analizin tümünün yapısal bir dağınıklıkla malul olduğu bir görüştür (Marxist Kapitalist Devlet Teorilerindeki Son Gelişmeler, Birikim Yayınları, İstanbul 1976). Araççılık genel olarak şöyle demektedir: Modern devlet kapitalist sınıfın egemenliği altında olduğundan dolayı kapitalist sistemin çıkarlarına hizmet eder. Üretim araçlarının sahibi olan kapitalist bir sınıf vardır, bu sınıf toplumun geri kalanını baskı altına almak için devleti kullanır ve devlet politikaları kapitalistlerin egemenliğini korumak yoluyla kapitalistlerin çıkarına hizmet eder. Kapitalistler, politikacılar ve bürokratlar vasıtasıyla devleti kendi çıkarlarına uygun bir araç haline getirebilirler. Daha basitleştirecek olursak üretim araçlarına sahip olan egemen sınıflar kendi çıkarlarına dönük olarak devleti bir araç kullanır gibi kullanırlar, bunu da çoğunlukla devlette hizmet gören politikacılar ve bürokratlar vasıtasıyla yaparlar. Bu analiz devletin kapitalist bir doğrultu izlemesinin geri planında var olan olguyu da devlette hizmet gören zevatın sınıfsal zeminlerinden kaynaklandığı görüşündedir. Örneğin Türk devleti kapitalist bir devlettir. Kanıtı öncelikle parlamentoda, bürokrasinin üst mertebelerinde yer alan görevlilerin kapitalist sınıftan olmaları ya da kapitalistlerce satın alınmış olmalarıdır. Gerçekten de bakıldığında parlamentoda grubu olan ya da olmayan hemen tüm partilerin milletvekillerinin çoğunluğunun sınıfsal zemini kapitalisttir. Doğal olarak da bu zevat çıkardıkları yasalarla bu sınıfın çıkarlarını savunmaktadırlar. Bu nedenle devletin rotası kapitalisttir. Bir toprak parçası üzerindeki politik egemenlik olarak ele alınan devlet, egemenliğini araççılara göre devlet aygıtları sayesinde sürdürebilir. Bu devlet aygıtları dört alt sisteme ayrılmaktadır. Hükümet alt sistemi, idari alt sistem, baskı ve zor alt sistemi, ideolojik alt sistem. Araççılar arasında Miliband’ın değerlendirmeleri önem taşımaktadır. Miliband sermeyenin devlet üzerinde egemenliğini sağladığı ve yeniden ürettiği mekanizmaları ayrıntılı analiz etmiştir. Bu o denli bir egemenliktir ki herhangi bir iktidar değişikliği, örneğin iktidarı sosyal demokratların alması dahi devletin istikametini değiştiremez. Bununla birlikte Miliband devletle sermaye arasındaki ilişkiyi bir emir komuta ilişkisi olarak ele almaktan kaçınmaktadır. Devletle egemen sınıflar ya da sermaye arasında bir “göreli özerklikten” söz etmektedir. Bu göreli özerklik sayesinde devlet sermayenin hemen her türlü yönelimine ani cevap vermekten çok sermayenin uzun vadeli çıkarlarını dikkate alarak politik yönelimler belirler. Araççılığa en ciddi itirazlar başını Poulantzas’ın çektiği yapısalcılardan gelmiştir. Bu itirazların başında, araççı yaklaşımın egemen sınıf-devlet ve devlet kurumlarının iç işleyişlerini kişilere indirgeyerek ele alma eğilimi yatmaktadır. Yapısalcılara göre devlet politikaları bu politikaların oluşumunda o ya da bu düzeyde rol oynayacak olan bürokratların davranış motivasyonlarına bağlı olarak ele alınamaz. Kişilerin motivasyonu sistemin yapısal mantığından daha az önem taşımaktadır. Ayrıca kişiler kapitalizmin yapısal mantığını yansıtırlar, yaratmazlar. Poulantzas’a göre, kapitalist ülkelerde hükümet olan sosyalist partilerin dahi kapitalizmin değiştirilmesinde rol oynayamıyor oluşu, tam da kapitalizmin bireyler tarafından yönlendirilemeyen, ama bireyleri yönlendiren bir iç mantığı ve yapısal durumu olduğunu göstermektedir. (Başka eleştiriler için bkz: Skocpol, Offe, Clarke, Jessop. Bkz: Ahmet Yılmaz, Kapitalist Devleti Anlamak. Aykırı Yayınları İstanbul, 2002.) Bu cepheden gelen bir diğer eleştiri ise tarihi ve olguları “insan özneye” dayandırarak açıklamanın anti-marksist bir tutum olduğuna dair bir tespittir. Bu tespitin kökeni aslında marksizm değil, daha çok dilbilimcilerin, antropologların kullandığı bir sistemdir. Marksizm alanına ise Althusser tarafından devşirilmiştir. Althusser’e göre Marx insan özneyi teorisinden çıkarmış yerine bu özneyi de şekillendirecek bir yapı ikame etmiştir. Bu yapı “belli bir tür karmaşıklıktan oluşur; bu karmaşık bütünlük ayrı ve göreli özerk olup, son kertede ekonomik düzey ya da kertede saptanmak üzere, özgül belirlenimlere göre birbirleriyle eklemlenen düzeyler ya da kerteler olarak adlandırılabilecek unsurlardan oluşan yapılaşmış bir bütünün birliğidir.” (N. Poulantzas, Kapitalizm Sınıflar ve Devlet, Belge Yayınları, İstanbul 1993.) Yapısalcılara göre devlet iktidar sahiplerinin motivasyonundan ziyade toplumsal yapılar tarafından belirlenmektedir. Poulantzas’a göre kapitalist üretim tarzı ekonomik, politik ve ideolojik düzeylerden oluşur ve bu düzeyler birbirleriyle göreli bir ilişki içindedir. Ayrıca devletin işlevi de bir bütün olarak toplumun tutarlılığını güvence altına alma ihtiyacından türetilmektedir.  Bu tutarlılığı sağlayabilmek için devlet çok çeşitli manevralara yönelir ve tutarlılığı tehdit edecek faktörleri tasfiye etmeye ve çözmeye çalışır. Devlet bunu yaparken egemen sınıfla da göreli özerk bir ilişki kurar. Ancak Miliband’ın da haklı olarak itiraz ettiği gibi, eğer yapılar gerçekten bu denli belirleyici olacaksa, devlet biçiminin liberal, faşist ya da demokratik olması arasında bir fark söz konusu olmayacaktır. Yine bu yaklaşımın eleştiricilerinden Clark’a göre yapıların nesnel durumu değil içerikleri ele alınmadıkça marksist bir çözümleme yapılamaz. Bu biçimiyle onlara göre Poulantzas yapısal fonksiyonalist sosyolojinin yapılarıyla uğraşmaktadır.

70’li yıllar araççılarla yapısalcıların devlet üzerine yaptıkları tartışmalarla geçti. Devletin analizinde ya da devlet politikalarının analizinde birey öznelerin mi, yoksa yapıların mı başat olduğu tartışması önemli yer doldurdu. Her iki yaklaşımda da, egemen sınıfların uzun vadeli çıkarlarının sağlanmasında fonksiyon gören ve işçilerin sömürülmesine yarayan bir devlet analizi söz konusudur. 70li yılların yarısından sonra giderek belirginleşmeye başlayan duraklama, sosyal devletin gerilemesi, bir bütün olarak sosyal refah devletinin krizine kapı açtı. İşte bu dönemde, adeta kilitlenmiş olan devlet tartışmalarının yeniden önünün açılması açısından ortaya atılan “türetmeci” devlet analizleri önemli bir entelektüel ufuk sağladı. Devletin türetilmesi ekolü, işleyen bir devlet mekanizmasını ön kabul olarak alıp onu analiz etmeye çalışmak yerine bu kurumun nasıl ortaya çıktığıyla ilgili sorunları cevaplamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla kapitalist devleti bu analiz sonrasında kavramak daha akılcı olacaktır. (Sermaye mantıklı türetim, Altvater, meta değişiminin gereklerinden türetme, Blanke, Jurgens, Kastendiek, güç kullanımı Hirsch, sermaye ilişkisinin görüngüsü olarak türetim Picciotto ve Holloway. Bkz: Ahmet Yılmaz, Kapitalist Devleti Anlamak.)

“Sistem analitik” yaklaşımın da temel amacı daha önceki ekollerin içinde düştükleri eksiklikleri aşma iddiasıyla hareket etmektir. Kapitalist sistem birbiriyle göreli özerk ilişkiye sahip alt sistemlerden oluşmaktadır. Bu alt sistemler iktisadi, politik ve toplumsallaştırma alt sistemidir. Her bir alt sistem belirli kurumlar içermektedir. Ancak kapitalizmin analizi ancak bu bütünün analiz edilmesiyle anlaşılabilir. Sistem analizi bu aygıtların fonksiyonlarıyla ilgilenmez. Ancak kapitalist sistemde ortaya çıkan çelişkileri çözmekte devletin başarısızlıklarını analiz etmeye çalışır. (Offe.)

Kapitalist devlette görüngü ile gerçekliğin birbirinden ayrılması gerçekten güçtür. Bir anlamda kapitalist devlet gerçekliklerin üzerinin görüngülerle örtüldüğü bir sistemdir. Bu nedenle kapitalist devleti analiz etmek için uygun bir metod arayışında titiz davranmak en az devletin analizinde titiz davranmak kadar önem taşımaktadır. Kapitalist devleti anlamak için en az iki değişkenin analizine dayanan bir yönteme ihtiyaç vardır. Bunlardan biri çağdaş düzey; yani devletin uluslararası iş bölümünde üzerine düşen vazifeler, jeopolitik durum, komşuluk ilişkileri, ülke içindeki sınıfların mevzilenmesi, devletin görev ve fonksiyonları vb. Bir diğeri tarihsel düzey; yani devletin tarihsel süreç içinde edindiği değişimler, devlet geleneğinin niteliği  ve çağdaş düzey öğelerinin tarihsel planda geçirdiği evrimsel süreç olarak nitelendirilebilir. Adeta bir koordinat sisteminde bir noktanın belirlenmesi için en az iki değere ihtiyaç olduğu gibi, modern bir kapitalist devleti, devlet görev ve fonksiyonlarının tarihsel evrimi bağlamında ele almak doğrudur ve bu iki değişken bir noktanın adresini verebilecek durumdadır. Bu x ve y değerleri o noktanın nerede olduğunu kesinleştirir. Diğer bir koyuş tarzı ile, kapitalist devleti anlamak için eş zamanda kapitalist bir devletin içsel yapısını, sınıf ilişkilerini, ekonomi, politika ideoloji, kamu yönetimi, dış politika vb. konularındaki fonksiyonlarını bir bütünlük içinde ve tarihsel planda analiz etmek gerekmektedir. Burada yöntem itibarıyla önerilen, devleti fonksiyonlarına ve görevlerine parçalamak, bu parçaların bütünle ilişkisini göz ardı etmeksizin, parçaları tarihsel bir düzeyde ele almak ve analiz etmek biçimindedir. Burada bütünlük meselesi önem taşımaktadır. Kapitalist devlette bütünlük, belli bir zaman ve mekandaki statik bir durum olarak ele alınmamalıdır. Bütün kendisini oluşturan parçalarla birlikte bütündür. Bu bütünlük kavramı da ancak bütün ile parçalar arasında var olan ilişkiler bağlamında ele alındığında kavranabilir. Bir toplumsal formasyonun bütünsel tarzda ele alınması o toplumsal formasyonun belli bir anındaki durumunun fotoğrafını çekmek anlamına gelmez. Ancak, güncel durum ile birlikte,  aynı zamanda o güncel duruma olanak sağlamış olan tarihsel durumun analizi ve güncel durumun içinde var olan ileriye doğru gelişim potansiyeliyle birlikte ele almak bütünsel olabilir. Güncel durumun tespiti ise toplumsal formasyonun kabaca dışardan çıplak gözle değerlendirilmesi değildir. Güncel durum da kendi içinde o durumu yaratan temel ilişki ve çelişkiler (üretim ilişkileri, sınıf karşıtlıkları) demektir. Örneğin Marx ve Engels’in Morgan’dan referansla yaptıkları gens değerlendirmesi bu bütünlüğü içermektedir. Gens tarihsel bir süreç içinde irdelenmiş, gensin eşitlikçi yapısını doğuran üretim ilişkilerinin ne olduğu tespit edilmiş, bu üretim ilişkilerinin gens yaşamındaki politik, ideolojik, kültürel ahlaki karşılıklarının ne olduğu saptanmış, buradan hareketle gensin içinde taşıdığı çelişkilerle geleceğe nasıl taşınacağının tespiti yapılmıştır. Dikkat edilirse, bu analiz birbirlerine “yapıştırılmış” olguların anlık değerlendirilmesi değil, diyalektik bütünlük içinde değerlendirilen olguların tarihsel evrimini içermektedir.

Kapitalist devletin esas amacı kabaca kapitalist sistemin devam ettirilmesi, sistemin yeniden üretilebilmesidir. Ancak kapitalist sistemden anlaşılması gereken nedir? Sistem genel olarak birbiriyle uyumlu bir bütün oluşturacak olan parçaların birliği olarak ele alınabilir. Kapitalizm de, kapitalist mantıkla uyumlu olan alt kümelerden ya da alt sistemlerden oluşmuş daha büyük bir sistemdir. Kapitalist sistemin özü, ücretli emek-gücünün ürettiği artı-değerin sömürüsüdür. Bu sömürü aynı zamanda kapitalizmdeki siyaset, ideoloji, ekonomi alt sistemin niteliğinin belirginleşmesinde en önemli ama asla tek olmayan bir belirleyendir. Devletin egemen sınıflar adına yüklendiği en önemli görevi, ücretli emek-gücünün ürettiği artı-değerin sömürüsünün daim kılınmasıdır. Kapitalizmin kalbi olan bu alt sistemin hayatını sürdürebilmesi için de ideolojik ve politik alt sistemlerin de düzenli olarak çalışması gerekmektedir. Birbirleriyle göreli özerk bir ilişkiye sahip olan bu sacayak bacağı üçlü aynı zamanda kapitalist sistemin ayakta durmasını sağlar.

Ekonomik alt sistem: Bu konudan yukarda etraflıca bahsettiğimizden dolayı ana hatlarıyla vurgu yapmak yeterli olacaktır. Kapitalist devlet ister serbest rekabetçi aşamasında olsun, ister tekelci aşamasında olsun ekonomik yaşama her zaman müdahil olmuştur. Müdahalenin biçimi, şiddeti değişmiş olsa da bu böyledir. Çünkü ekonomik alt sistem kapitalist sistemin devletinin asla elinden düşürmek istemediği en değerli varlıktır. Ekonomik alt sistem de kendi içinde alt sistemlere ayrılmış durumdadır ve tümünün merkezinde de yukarda ifadelendirdiğimiz gibi ücretli emek-gücünün ürettiği artı-değerin sömürüsü yer almaktadır. Yani kabalaştırarak ele alırsak, işçilerin işlerine gitmeleri, üretim sürecinde herhangi bir sorunla karşılaşmaksızın işlerini yapmaları, ürettikleri değerden daha azını emek-güçlerinin fiyatı olarak almaları, akşam eve dönmeleri, uygun biçimde yeni güne yeniden hazırlanmaları (kadın emeği) gerekmektedir. Ayrıca, işçi sınıfının yarattığı artı-değerin asalak sınıflar tarafından uygun bir biçimde paylaşılması gerekmektedir. Bu artı-değerin paylaşımı üzerinden sanayi sermayesinin, ticari sermayenin, banka sermayesinin kendilerini gerçekleştirmeleri gerekmektedir. Elbette bunun için de görece istikrar kazanmış bir pazarın oluşturulması, bu pazarın uygun gümrük politikalarıyla korunması, iç ve dış ticaret önlemlerinin alınması düzenli işleyen bir bankacılık-finans piyasasının oluşması, merkez bankası faaliyetlerinin, borsanın istikrarı ve piyasaların çıkarılan yasalarla stabilize edilmesi gerekmektedir. Uluslararası kapitalist sisteme eklemlenme noktasında herhangi bir sorunla karşılaşılmamasıdır

Politik alt sistem: ekonomik alt sistemin işleyebilmesi için iyi işleyen bir politik alt sisteme ihtiyaç vardır. Politik alt sistem esas olarak yönetme-yönetilme ilişkisiyle ilgilidir. Devlet, burjuvazi adına (burjuvazinin de giderek hegemonya sahibi fraksiyonu tekelci kapitalistler adına) egemenliği işçi sınıfı ve bağlaşıklarına karşı kullandığı gibi aynı zamanda uluslararası arenada da diğer devletlere karşı kullanmak durumdadır. Bu egemenliği kullanış biçimi ve tarzı da devletin yasalarınca belirlenmektedir. Devletin yasaları aslında son analizde burjuvazi ile halk katmanları arasındaki ilişkinin biçiminin tarifidir. Bu yasalar, etkin bir kamu düzeninin sağlanması, parlamenter sistemin sürekliliği, devasa boyutlara ulaşmış askeri ve sivil bürokrasinin süregenliği için gereklidir. Yasalara uymayanların cezalandırılması için gelişmiş bir ceza hukukunun üretilmesi, mahkeme ve cezaevi sisteminin etkin çalışması, çoğunlukla iç bazen de dış düşmanlara karşı militer aygıtların kullanılması da devletin diğer politik görevlerindendir. Devlet tüm bunları yaparken sınıf iktidarının devamı için şiddet araçları üzerinde bir tekel oluşturmuştur. 

İdeolojik alt sistem: Devlet ve devlet aygıtları ürettikleri ve yaydıkları ideolojik ön kabullerle yurttaşların sistemle çatışma potansiyellerini en aza indirmek için bir tür ikna metodu geliştirirler. Burada esas olan şey, halk kilelerinin devletin eylemlerinin meşruluğunu kabul etmeleri, ekonomik hayattan, politikaya, hatta ev yaşantısına kadar genel bir hoşnut olma halinin devam ettirilebilmesinin sağlanmasıdır. Egemen devletler bunu yaparken en çok milliyetçilik ideolojisini kullanırlar. Zira milliyetçilik ideolojisi esas olarak bireyin devletiyle azami uyum içinde yaşamasının nesnel zeminlerini üretir. Milliyetçilik, ülke içindeki sınıfsal bölünmüşlük gerçeğinin üzerine kapayan en yapışkan balçıktır. Aynı zamanda da burjuvazinin yayılmacı politikalarına ve militarizme en uygun zemin milliyetçilikçe yaratılır. Milliyetçilik gibi din de benzer amaçla kullanılagelen bir ideolojik motiftir. Kapitalist devlet, ideolojinin üretim ve yayımında hiç de işini şansa bırakmaz. İsyan zihinlerde yok edilmedikçe en güçlü orduların da etkisi bir yere kadar olacaktır. İdeolojinin üretimi ve dağıtımı son derece hassas bir süreç olarak işler. Burjuvazi bu üretim ve yayım sürecinde aileden okula, askere kadar hemen birçok kurumu kullanır ve destekler. Devlet aygıtı devlet iktidarını elinde tutan sınıf ya da sınıf fraksiyonunun çıkarları doğrultusunda toplumsal hegemonyayı sağlayabilmek için ideolojik aygıtları (siyasi partiler, okul, aile, din kurumları, basın tekelleri vb.) ve baskı aygıtlarını (ordu, polis, mahkemeler vb.) kullanmaktadır. Tüm bu aygıtların ve fonksiyonların kullanılması, birincil olarak ekonomik üretim koşullarının yeniden üretimi, verimliliği ve kollanmasına yöneliktir. İşte bu sacayak bacağı bu üç fonksiyon kapitalist devletin esasını oluşturur. Ancak kapitalist devletteki bu üç fonksiyonun her biri birbirinden görece özerk olarak örgütlenmişlerdir, örgütlenmek zorundadırlar. Örneğin ekonomik fonksiyondaki dalgalanma bir anda siyasal fonksiyona yansımaz, bu yansıma daha çok dolayımlı bir yansımadır.

Devletin ne olduğuna ilişkin bir analizin salt devletin fonksiyonlarıyla yetinmesi mümkün değildir. Ancak devlet olgusunu analiz etmek için parçalamaya başladığımızda önce beliren parça devletin fonksiyonları olacaktır. Bir diğer parça, devlet ve egemen sınıflar arasındaki ilişkidir. Bu ilişki yer yer değişimler gösterse de esasında kapitalist devletin kapitalistliği kendinde bir şeydir. Yani kapitalist devlet, kapitalist bir sisteme doğmuş olduğu için kapitalisttir. Burada araççıların yaptığı gibi devlet kapitalisttir çünkü parlamentoyu oluşturanların büyük kısmı kapitalizmin temsilcileridir biçimli bir analize yönelmek doğru olmaz. Devletin kapitalist olmasının sebebi içinde var olduğu sistemdir. Feodal devletin hemen tüm aygıtları, ordusu, bürokrasisi, örgütleniş biçimi, ideolojik ve politik tüm esasları kapitalizmin egemenliğiyle birlikte ya şekil değiştirmişler ya da yeniden doğmuşlardır. Tüm bu aygıtların temelinde ise diğer tüm düzeylerle ilişki içinde ve karşılıklı etkileşim içinde artı-değer sömürüsü yer almaktadır. Ancak bu bir ekonomik süper belirlenimciliğe kapı aralamamalıdır. Aynı esas üzerine kurulu Türk devleti ile aynı esas üzerine kurulu olan Fransız devleti birbirinden farklıkları olan devletlerdir. Bu farklılık, o devletlerin tarihsel şekillenişleri, ideolojik, toplumsal yapıları ile ilişkilidir. Bu olgular, altyapının üst yapıyı şekillendirme tarz ve şiddetini belirleyen dolayımlardır. Bu dolayımlarla alt yapı üst yapıya  (ve tersi) müdahale eder. Yani kapitalist devlet temelin basit bir yansıması değildir. Devletin tüm bu fonksiyonları son analizde ve uzun vadede, egemen sınıfın çıkarlarını korumaya ve geliştirmeye yöneliktir. Fakat devletin bu çıkarları savunabilmesi ve geliştirebilmesi için, sınıflar üstü tarafsız bir aygıt imajı yaratması gerekmektedir. Devlet aygıtı bunu yaparak işçi sınıfı ve diğer ezilen sınıf, tabaka ve kesimlere tarafsız hakem devlet olduğuna ikna etmeye çalışır. Yasaların herkes için aynı yaptırım gücüne sahip olduğu, devletin zenginin de yoksulun da devleti olduğu her vesileyle propaganda edilir. Bunun için devletin egemen sınıftan göreli bir özerkliğe ihtiyacı vardır. Bu göreli özerklik her devlet biçimi için geçerli olmakla birlikte, açık diktatörlüklerde daha belirgin bir hal alır ve adeta devlet kapitalist sınıflardan bağımsızmış gibi hareket ederek açık diktatörlüğe gerekçe olan bunalım halini kapitalistler lehinde çözmeye çalışır.

Kapitalist devlet siyasal üst yapıda da öncellerinden farklı özellikle gösterirler. Bu özelliklerin hemen birçoğu kapitalizmin sınıf egemenliğini gözlerden saklama fonksiyonunu yerine getirmektedir. Modern devletler kendi öncellerinden çok daha fazla bir biçimde tanımlanmış bir toprak bütünlüğüne sahiptirler. Daha önceki devletler için de toprak bir olmazsa olmazdır. Ancak modern devlette az çok istikrar halinde, uluslararası antlaşmalarla sabit olmuş, sınırları belli bir toprak söz konusudur. Bu durum modern devletin aynı zamanda jeopolitik bir varlık olduğu anlamına gelir. Bu jeopolitik varlık, devletin gerek uluslararası ilişkilerde en fazla önemsediği ve kıskançlıkla savunduğu gerekse ülke içinde en fazla üzerinden politikalar oluşturduğu bir etkendir. Devlet bu jeopolitik varlığı savunmak için ciddi askeri yatırımlar yapar, hatta savaşlara girer. Esas itibarıyla devletin toprağını önemsemesi ve bu amaçla savaşları göze alması burjuvazinin toprağını önemsemesinden kaynak alır (bu nedenle modern toplumda her türlü vatan, toprak söylemi egemenlerin söylemidir). O toprak ki burjuvazinin uluslararası arenada varlığının teminatıdır. Pierson’un haklı olarak dile getirdiği gibi “devletler tecrit halinde var olamazlar. Devletler, bir rakip devletler sisteminin parçası olmalarıyla var olurlar.” (C.Pierson, Modern Devlet, Çivi Yazıları s. 31.) Kapitalist devlet bu toprak üzerinde egemen sınıflar adına egemenlik kurar ve bunu uygular. Bu egemenliği sağlarken de, bunu bir anayasallık kılıfına sararak, oyunun kurallarını herkes için belirlerler. Bu kurallar her ne kadar herkes için aynı gibi görünse de demokrasi kültürünün az ya da çok gelişmiş olmasına göre hemen her devlette az ya da çok bir çifte standart söz konusu olur. Bu basitçe mahkeme karşısına gelmiş bir işçi ile bir tekelci kapitalistin aynı biçimde muamele görmeyecekleri anlamında değildir. Anayasal ve yasal düzenlemeler kaynakları itibarıyla az ya da çok, son tahlilde egemen sınıfların hayat görüşleri ve çıkarları doğrultusunda vücut bulurlar. Bu nedenledir ki bir yoksulu mahkeme karşısına çıkaran nedenler (en azından potansiyel olarak) çoğunlukla bir tekelci kapitalisti mahkeme karşısına çıkaran nedenlerden çok daha fazla olacaktır. Buna karşın modern bir kapitalist devlette ağızdan düşürülmeyen kavram hukukun üstünlüğüdür.

Kapitalist devletin en önemli eserlerinden biri de vatandaşlık ilkesidir. Vatandaşlık ilkesi tüm vatandaşlar için önemli görevler ve yükümlülüklerle birlikte aynı zamanda haklar da getirmiştir. Seçme seçilme hakkı, seyahat etme hakkı, ticaret hakkı, haberleşme hakkı ve da sayılabilecek birçok anayasal hak yurttaşları homojen bir yapı olarak tarif ve tespit ederken aynı zamanda askerlik, daha önemlisi düzenli, sistemli bir vergilendirme ve modern toplumda tüketim en önem taşıyan görevlerdendir. Yurttaşlık kağıt üzerinde bir homojenizasyon yaratmış olsa da pratikte hemen hiçbir zaman böyle olmaz. “Erkekler ve kadınlar aynı resmi siyasi sürece erişim haklarından yararlanabilirler ama sosyal örgütlenmenin gerçek modelleri –farklı çalışma hayatları, çocuk bakım izni, ev içi işbölümü- erkeklerin kendi yurttaşlık haklarının uygulanmasına sistematik biçimde imtiyazlı eriştikleri anlamına gelir. Var olan yurttaşlık çağrışımları yetersizdir, çünkü bunlar kamusal hayatla (yurttaşlık alanı) ve mahrem alan (siyasi olarak sınırların ötesi sayılan) arasındaki ilişkiyi belirli bir biçimde tasavvur ederler. Yurttaşlık ayırt edici bir biçimde modern bir kamu kavramlaştırması oluşturmaya yardım eder ama bu belirli seslerin –toplumsal cinsiyet, etnik köken, cinsel yönelim veya her neyse- dışlanması eğilimi taşıyan bir kamudur.” (Modern Devlet, s. 55.) C. Pierson’un haklı olarak işaret ettiği konu mülkiyet eşitsizliği için de geçerlidir. Kağıt üzerinde yazan özgürlükler pratikte ancak sahip olunan para kadar ulaşılabilirdir. Seyahat özgürlüğü vb. anayasal haklarda böyle olduğu gibi hemen her türlü yurttaşlık hakkı için de böyledir.

Modern bir devlet kendi öncellerinden farklı olarak kişisel olmayan, devredilemeyen, seçim ilkesi tarafından belirlenen bir iktidar anlayışına sahiptir. Esasen bu vasıtayla her ne kadar kölecilik ya da feodalizmden daha meşru dayanaklara sahip olsa da nihayetinde bu da bir sınıf iktidarını gizleme aracı olarak işlev görür. Bütün bu işlerin görülmesi için de etkin bir bürokrasiye ihtiyaç vardır. Bürokratik yönetim modern devletin bir olmazsa olmazıdır. Zira modern devlet (aygıtları) önceden belirlenmiş kurallara göre, belirlenmiş bir alt üst ilişkisi içinde, eğitimlilerin kalifiye emeğine dayalı, profesyonelleşmiş bir biçimde işler. Örneğin sağlık bakanlığı, içinde daha önceden belirlenmiş kurallar çerçevesinde hareket eden binlerce profesyonelin çalıştığı, evraklar ve yazılı belgelerin bilgisinin esas olduğu bir devlet aygıtıdır. Bu, örneğin genelkurmay için de böyledir. Bu faaliyetler sınıf iktidarının stabilizasyonunu ve devlet mekanizmasının işlemesini sağlar. Bürokratik mekanizma hemen hiçbir biçimde seçilmişlerden oluşmaz ve demokratik halk denetiminin dışında kurulur. Bu nedenle parlamento seçimleri bürokratik yapıyı hemen hiçbir biçimde etkilemez. Devlet mekanizmasını bir bütün olarak parçalayamayan hemen hiçbir iktidar değişimi bu mekanizmayı alaşağı edemez. Bu mekanizma her türlü dalgalanmadan, istikrarsızlıktan bağışıktır.

Bu saydığımız görev ve fonksiyonlar az ya da çok hemen her modern devlet için geçerlidir. Fakat bu görev ve fonksiyonların tümünün toplamı yine de bir kapitalist devlet etmez. Ya da daha doğru bir vurguyla söylersek kapitalist bir devleti anlamamız için bu toplam yetmez. Bakıldığında bu görev ve fonksiyonların tümünün Türk devleti için de İsviçre için de Kongo Cumhuriyeti için de aynı olduğunu görürüz. Peki o zaman bunları birbirinden ayıran esas nedir? İşte bu esas, yukarda sayılan görev ve fonksiyonların, (her bir devletin) özgün tarihsel süreçlerde kazandıkları farklı özelliklerin, kapitalist devlet tipine eklemlenmiş halleridir. Bu esastır ki her bir kapitalist devletin bir diğerinden farklılıklar taşımasını sağlar.

 

 

 
     

     

Devrim Yolunda

KURTULUŞ

 
     

dergi@devrimyolundakurtulus.net

 
SAYILAR:
      4 2008 ŞUBAT İKİ HALKIN MÜCADELE BİRLİĞİ  
      3 2007 EKİM KÜRT SORUNU TÜRKİYE İŞÇİ SINIFININ SORUNUDUR  
      2 2007 EYLÜL DEVRİM VE DEMOKRASİ GÜÇLERİ TOPARLANMALI  
      1 2007 AĞUSTOS MİLİTARİZM SANDALINDAKİ KARA DELİK